Ana SayfaYazarlarBelgesel (7) Amerikancı İnönü, bağımsızlıkçı Menderes

Belgesel (7) Amerikancı İnönü, bağımsızlıkçı Menderes

 

[20-22 Haziran 2016] Bu dizi başka yoğunluk ve seyahatler yüzünden çok gecikti, çok uzadı. Bitirmek için, kalan konuları peşpeşe sıralamam lâzım. Bu da tek bir yazı için fazla şişkin olacağa benzer. Üçe bölmek ama hepsini üç gün boyunca peşpeşe koymak daha doğru. Öte yandan, şöyle bir şaşkınlık içindeyim: Hafıza-yı beşer, gerçekten de bu kadar nisyan ile malûl olabilir mi? Ya da, Demokrat Parti dönemi bu kadar gerilerde mi kaldı gerçekten? Bir yanda, “bellek” dediğimiz şey var, yani bilfiil yaşadıklarımıza (ya da neredeyse yaşadıklarımıza) dair, kendi hatırladıklarımız veya bize anlatılanlardan hatırladıklarımız (ki, hatırladığımızı sandıklarımızı da içerir). Diğer yanda ise özel bir anlamda “tarih var” – dolaylı-dolaysız belleğimizin kapsamadığı geçmiş, yani ister 50-100, ister 500, ister 3000 yıl önce olsun, çalışarak öğrenmemiz gereken şeyler. Herkesin biraz gerilere giden bir “bellek konisi” var, bu anlamda.  Belki birkaç onyıl. Ama bir yerde tükeniyor, grileşiyor, flulaşıyor ve belli belirsiz yerini “tarih”e bırakıyor. Örneğin benim için, 1950-60 arası hem “bellek” hem “tarih”; hem yaşadım, hem hatırladıklarımla yetinmeyip üzerinden defalarca çalışarak gittim, profesyonel anlamda. Belki bu yüzden, anlayamıyor olabilirim, kendi kafamda bu kadar taze olan şeylerin başkalarının gözünde nasıl bilinemezleştiğini.

 

                                                                     *          *          *

 

(9) Marshall Planı düşmanca bir komplo muydu? Menderes “belgesel”i satır aralarında böyle bir imâda bulunuyor. Hiç doğru dürüst açıklamıyor ne olduğunu. Sadece kötü bir şey olduğunu hissettiriyor. Zamanın cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü (herhalde durup dururken) bunun üzerine atladığı ve Amerika’nın oyununa geldiği için suçluyor.

 

ÇOK YANLIŞ. (1) Marshall Planı gökten zembille inmemişti; özel bir kötülük vizyonu ve misyonu da değildi; öncelikle, Adam Smith’in “görünmez el”inin işleyişiyle toparlanması imkânsız hale gelmiş bulunan Avrupa ekonomilerini canlandırmak için tasarlanmış “global Keynesçi” bir müdahaleydi. Savaşın yokettiği sabit sermaye stokunu kısmen telafi etmek ve yatırımları özendirip genişletilmiş yeniden üretim döngüsünü makro çapta harekete geçirmek amacıyla, ABD’nin Avrupa’ya büyük bir sermaye enjeksiyonu yapması öngörülüyordu. Bu da oldu nitekim; 1948-51 arasındaki dört yılda yeni sermaye girişi 13 milyar doları buldu. Hızla Sovyet nüfuzu altına giren Doğu Avrupa ülkeleri — Çekoslovakya gibi bazılarının büyük ilgi duymasına rağmen — Moskova tarafından Marshall Planını reddetmek zorunda bırakıldı. Böylece Marshall yardımları sadece Batı Avrupa üzerinde yoğunlaştı ve bugünün AB’sinin yeniden hayat bulmasında tâyin edici bir itici güç rolünü oynadı. En büyük payı İngiltere, Fransa, (Batı) Almanya, Hollanda ve İtalya aldı. İki süper devlet arasındaki Soğuk Savaş kutuplaşmasının giderek tırmandığı koşullarda, Yunanistan’ın yanısıra (İkinci Dünya Savaşına katılmamış olduğu halde) “komünizmin yayılmasına karşı ön safta” yer aldığı kabul edilen ve dolayısıyla (“belgesel”de hiç sözü edilmeyen) Truman Doktrini çerçevesinde zaten Amerikan yardımı almaya başlamış bulunan Türkiye de Ocak 1947’den itibaren Marshall Planı’ndan yararlanır oldu. Böylece 1948-49’da 28, 1949-50’de 59, 1950-51’de 50 milyon dolar olmak üzere, Marshall Planı çerçevesinde toplam 137 milyon dolar yardım alındı (başka bir deyişle, dağıtılan toplam yardımın belki yüzde 1 kadarı Türkiye’ye geldi).

 

(2) Marshall Planı esas olarak bir borç programı değil, bir bağış veya hibe (grant) programıydı. Hem genel planda, hem tek tek ülkeler ölçeğinde, yardımın çok büyük kısmı bağış veya hibe, görece küçük bir bölümü ise kredi olarak veriliyor; dolayısıyla bu kısmın geri ödenmesi hiç de öyle ağır bir yük oluşturmuyordu. Nitekim yukarıda sözünü ettiğimiz 13 milyar dolar içinde sadece 1.2 milyarı krediydi; İngiltere ve Fransa’ya verilen yaklaşık 6 milyar doların ise yüzde 85’ini hibe ve yüzde 15’ini krediler meydana getiriyordu. Tek önemli koşul, ister hibe ister kredi olsun bütün bu taze para girişlerinin ABD’den ithalât için kullanılmasıydı. Bu çerçevede ve 1948-51 arasında Avrupa’ya giren 13 milyar doların 3.4 milyarı hammadde ve yarı-mamullere; 3.2 milyarı gıda, hayvan yemi ve kimyasal gübre ithalâtına; 1.9 milyarı makina ve donanım ile taşıt araçlarına; 1.6 milyarı da yakıta harcandı. Avrupa bu sayede silkindi. 1948-53 arasında toplam GSMH yüzde 32 arttı; tarım üretimi savaş öncesinin yüzde 11, sanayi üretimi ise yüzde 40 üzerine çıktı. Avrupa’nın savaş sonrası refah, istikrar ve sosyal barış süreci böyle başladı. Yardım alan taraflar (16 ülke) bundan zararlı değil kazançlı çıktı.  

 

(10) Türkiye’nin belini Marshall Planı mı büktü? “Başvekil Adnan Menderes”in senaristine sorarsanız, Washington’un isteğine uyan İsmet İnönü, Türkiye’ye mısırözü yağı üretimini getirmiş. Bunun için de Amerika’dan mısır ithaline girişmiş. 1950’lerin borç yükü, işte bu adımlarla: Marshall Planı kredileriyle ve mısır ithalâtıyla oluşmuş.

 

ÇOK YANLIŞ. Marshall Planı’nın genel ve global sonuçları hakkında yukarıda söylediklerimiz, üç aşağı beş yukarı Türkiye için de geçerli. Uzun otarşik durgunluk yıllarından sonra Türkiye 1948-54 arasında ekonomik büyüme açısından bir patlama yaptı. Bunun da ilk ivmesini Marshall Planı sağladı. Madalyonun diğer yüzünde, evet, hızlı kalkınma hamlesinin bedeli artan dış borç yükü ve dış ödemeler dengesinin bozulması oldu. Ama bunda, Marshall Planı’nın ve hele İnönü’nün son yıllarının payı çok azdır. Bir kere, Marshall Planı’nın ilk iki yılı CHP, son iki-üç yılı ise Demokrat Parti döneminde geçti. İkincisi, verilen yardımın kendisi başka, nerede ve nasıl (ABD’den ne tür ithalatta)  kullanılacağı ise her zaman ayrı bir sorundu. Bu dışsal bir dayatma değil, içsel bir tercih meselesiydi. Ve burada Demokrat Parti’nin, iyi düşünülmüş ekonomik adımlara değil, daha çok genelgeçer ideo-politik söylemlere dayandırılan kararları etkili oldu. Dolayısıyla üçüncüsü, dış borç yükünün de, dış ödemeler dengesindeki bozulmanın da çok büyük bölümü asıl DP yıllarında meydana geldi. Ve bunda ağırlık Marshall Planı’nda değil, ondan ayrı ve sonra alınan kısa vâdeli proje kredilerindedir. Bir yanda bu dış borç yükü ve diğer yanda ticaret hadlerinin tarım aleyhine seyretmeye başlaması (yani Türkiye’nin borçlarını tarım ürünleri ihracatıyla ödeme kapasitesindeki düşüş), 1954-57 arasının derinleşen ekonomik krizine yol açtı.    

 

(11) Türkiye’nin ABD nüfuz alanına girmesi, Marshall Planıyla mı başladı?  Evet, işin bu boyutu tartışma götürmez. İkinci Dünya Savaşını izleyen ortamda, Sovyetler Birliği’nin bir dizi doğu ve güneydoğu Avrupa ülkesini Nazizmden kurtarmışlığı artık yeni bir işgale dönüşür ve küçücük komünist partileri çeşitli komplolarla iktidara getirilirken, bu gelişme karşısında bir dizi batı Avrupa ülkesi de ABD’ye yaklaştı veya sığındı. Bu yeni siyasi çerçeveyi Atlas Okyanusunun doğusu ve batısı arasında birlik şeklinde ifade eden “Atlantikçilik” kavramı (ve giderek NATO, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) doğdu. Marshall Planı ile yeni ABD nüfuz alanı arasında da genel bir mütekabiliyet meydana geldi. Stalin’in tipik emperyal, hegemonyacı Büyük Devlet talepleri gibi bir dizi faktör, Türkiye’nin de bu mecraya girmesini kolaylaştırdı.

 

Bunlar olgusal gerçekler. Lâkin alternatifi neydi acaba? Var mıydı? Kaçınılabilir miydi? Topyekûn bir hatâ mıydı? Kendi payıma, bu zor sorulara ayrı bir yazıyla cevap vermeye çalışacağım. Problem, bu konuları yeniden tartışmayı zorlaştıran anti-emperyalist söylemin ağırlığı. Önceki yazılarımda defalarca hatırlattığım gibi, solda bir karşı-devrim fikri var. Mustafa Kemal’in “istiklâl-i tam” ilkesi Millî Mücadele ve Cumhuriyet ile zafere ulaşmış; ancak 1946-50 arasında yeniden emperyalizme teslimiyete ve bağımlılığa dönüşmüş. İnternette nereye baksanız, davulcunun şahidi zurnacı misali hep birbirine referans veren birtakım öğrenci ödevleri veya öğrenci acemiliğinde çiziştirilmiş başka makaleler çıkıyor. Hattâ öyle ki, bazıları (mealen) “demokrasi ile yönetilen Türkiye elbette komünizme boyun eğemezdi” diye başlayıp, (gene mealen) “sonuçta Türkiye bağımsızlığını yitirip Amerikan emperyalizmine bağımlı hale geldi” diye bitiriyor. Altı kaval, üstü şeşhane. İlk yarısı merkez sağ söylem, son yarısı sol ve merkez sol söylem. İyi de, aHaber’in Menderes “belgesel”inin 1946-50 arasında ABD’yi Türkiye açısından şüpheli ve güvenilmez, hattâ neredeyse düşman bir güç gibi göstermesini, Amerika’ya yaklaşma “günahı”nı ise İnönü’ye yıkmasını, gene söz konusu merkez sağ söylem ve gelenek açısından nereye koymalı?

 

(12) O yıllarda Amerika, Türkiye’de öncelikle hangi partiyi destekliyordu? Büyük Devletler bütün yumurtalarını tek sepete koymaz; özellikle daha koşmamış, hiçbir yarışa katılmamış, gücü ve ne yapacağı belli olmayan atlara oynamakta ihtiyatlı davranır. Nitekim Truman yönetimi, liberalizasyon, serbest seçimler ve çok-partilileşme çizgisini telkin etti ve destekledi; ancak CHP iktidarda olduğu ve İnönü Türkiye’yi dünyaya açıp görece ABD’ye yaklaştırdığı sürece, ağırlığını açıkça (henüz muhalefetteki) DP’den yana koymaktan kaçındı. Fakat 14 Mayıs 1950’yle birlikte her şey değişti. Demokrat Parti gayet net bir şekilde ABD’nin favorisi ve güvenilir partneri haline geldi. (13) Madalyonun diğer yüzünde, Türkiye’de hangi parti ABD’ye dört elle sarıldı? Menderes “belgesel”inde ABD-Türkiye ilişkilerinin 1950-54 arası sanki hiç yaşanmamış bir kara delik; üstelik bir yerde, Marshall Planı’na başvuran İnönü’nün Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapmak istediği dahi söylenmekte.

 

27 Mayıs 2016 gecesi bu son cümleyi duyduğumda neredeyse yataktan düşüyordum. Neden? 1949 Washington Antlaşması’yla NATO kurulduğunda, Türkiye ilk başta üye olmadı. Haziran 1950’de Kore Savaşı patlak verdiğinde, Demokrat Parti hükümeti konuyu TBMM’ye bile getirmeksizin ABD (Douglas MacArthur) yönetimindeki Birleşmiş Milletler gücüne 4500 kişilik bir tugayla katılma kararı aldı. Hemen aynı sıralarda McCarthycilik Türkiye’ye ulaştı. 1951-52’de büyük komünist tevkifatı gerçekleşti; Şefik Hüsnü, Reşat Fuat ve Zeki Baştimar’ların illegal TKP’si esas olarak ezilip dağıtıldı. Türkiye’nin NATO üyeliği örgütün 20 Eylül 1951’deki Ottawa konferansında onaylandı ve (Yunanistan’la birlikte) Türkiye de 1952’de resmen NATO üyesi oldu. Aynı yıl, yeni ABD başkanı Eisenhower Türkiye’ye resmî bir ziyarette bulundu ve karşılığında, 1953’te Celal Bayar’ı Amerika’ya dâvet etti. Bu gezi 18 Ocak – 10 Mart 1954 arasında gerçekleşti. Bayar ABD’de gittiği her yerde törenlerle karşılandı; Kongre’de konuştu; bütün söylev ve demeçlerinde gerek ülke, düzen ve devlet olarak ABD’yi, gerekse Türk-Amerikan dostluğunu göklere çıkardı. Hepsi Türkiye ve özellikle DP basınında yankılandı, çok geniş yer buldu. Bir kapitalizm ideali olarak “Amerikan rüyası”na gönderme yapan “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağız” cümlesini de yurda dönüşünde sarfeden, gene Bayar oldu.

 

Artık bu kadarı da, yani bu sözü ve çizgiyi de İnönü’ye maletmek, cehalet midir, yoksa düpedüz yalancılık mıdır, doğrusu bilemiyorum. Öyle veya böyle, Türkiye’de liberalizm övgüsü, Özal’lı 80’lerden önce 1954’te Bayar’la tavan yaptı. Bütün bunlar alacakaranlıkta kalmadı, bir takım deliklere tıkılıp unutulmadı; tersine, Demokrat Parti tarafından 1954 seçim kampanyasında sonuna kadar kullanıldı ve herhalde partinin yüzde 57 gibi eşi görülmedik bir oy oranına ulaşmasında, en azından bir başarı ve prestij simgesi olarak önemli rol oynadı. (14) Peki, bunlar olurken CHP nerede duruyordu? Menderes bağımsızlıkçıydı da, karşısında hep Amerikancı ve işbirlikçi bir İnönü mü yer alıyordu? “Belgesel”imizde bu sorunun da cevabı yok. 1946-50 arası için, İnönü’nün (güya) aşırı Amerikan taraftarlığına yukarıda değindiğim göndermeler var, ama sonra her nasılsa gündemden çıkıyor, yokoluyor bu konu (1955’e kadar). Ne, artık iktidardaki Demokrat Parti’nin Türkiye’yi Batı’ya, dünya kapitalizmine ve ABD nüfuz alanına entegre etmek için yaptıkları var, yukarıda sadece bazı nirengi noktalarını sıraladığım, ne de, artık muhalefetteki CHP’nin bunlar karşısında aldığı tavır.

 

Gerçek şu ki CHP, o yıllarda ve tâ 1960’a (hattâ günümüze) kadar, ekonomik alanda hep Tek Parti yıllarının kurucu ideolojisi ve alışkanlıklarıyla davranmaya devam etti. Kapitalizmle de, liberalizmle de, özel sektörle de, dışa açılmayla da, Amerika’yla da, NATO’yla da bir türlü tam barışamadı. Bu yüzden, bir dizi konuda DP’ye (daha iyi bir deyimin yokluğunda) “bağımsızlıkçı” diyebileceğimiz bir noktadan muhalefet eden, hep CHP oldu. En canalıcı noktalarda zamanın kuvvet dengelerine uydu belki, ama içine sindiremedi. Örneğin 1951’de, TBMM kararı olmadan Kore’ye asker gönderilmesine de karşı çıktı, ikili anlaşmalarla ABD’ye verilen üslere de. Biraz önce değindiğim, Celâl Bayar’ın ABD gezisini de içeren 1954 yılının hükümet icraatı ve seçim kampanyası, bu açıdan sert çatışmalara tanık oldu. Demokrat Parti 18 Ocak’ta yeni bir  yabancı sermayeyi teşvik yasası, 7 Mart’ta da petrol yasası çıkardığında; 1 Nisan’da ise yabancı sermaye girişinin ilk tantanalı örneği olarak Migros kurulduğunda, CHP’nin genel tavrı “DP’liler vatanı/memleketi satıyor” şeklinde oldu. Hattâ bu, CHP’nin seçim stratejisinin ekseni haline geldi. Özel olarak İnönü, Osmanlı İmparatorluğu’nun kapitülasyonlar tecrübesini hatırlattı  ve “Amasya’nın elma bahçelerini sattırmayacağız” gibi ifadeler içeren konuşmalar yaptı. Buna karşı New York Times’da, CHP’nin sırf oy uğruna popülist milliyetçiliğe sığınıp Amerikan aleyhtarlığı yaptığı mealinde haberler çıktı. DP ise ideolojik değil pragmatik bir yaklaşımla bütün kampanyasını güncel kalkınma, “müreffeh Türkiye” ve “Türk mucizesi” üzerine kurdu. Henüz halkta herhangi bir Amerikan aleyhtarlığının görülmediği koşullarda, ABD’nin DP’yi desteklediğiyle açıkça övündü ve seçimleri kazanmaları halinde bunun daha fazla yardım anlamına geleceğini iddia etti. CHP yeni yeni borçlanmalara karşı çıkarken, DP de buna karşılık zamanın muhalefetini “CHP büyük rakamlardan hep korkar” diye suçladı.  

 

Dolayısıyla sırf 1954 seçimlerine bile baktığımızda, bir yanda merkez sağın ekonomik büyüme ve kalkınmadan yana, projeci ve yatırımcı çizgisi ile diğer yanda merkez solun çok daha ürkek, sağın vizyonuna hep karşı çıkan ama kendisi herhangi bir alternatif getirmeyen (getiremeyen), hayırcı, yetinmeci ve tasarrufçu çizgisi arasında son elli altmış yıl boyunca habire tekrarlanarak bugüne kadar uzanan bir saflaşmayı olanca çıplaklığıyla görebiliyoruz. Öte yandan bu saflaşmada (Pelikan Dosyası’nın tarif ettiği Davutoğlu’na benzesin diye) “işbirlikçi”leştirilmiş bir İnönü ile (Pelikancıların gözündeki Erdoğan’a benzesin diye) “bağımsızlıkçı”laştırılmış bir Menderes’e zerrece yer yok. Olsa olsa tersi söylenebilir — bu terimlerle konuşacaksak eğer.  

 

- Advertisment -