Ben seni gizli sevdim, bilmedim âlem duyar

Bafra sigarası içer; rivayete göre günde dört paket. İçer de kokusuna tahammül edemez o meretin. Ama şiirini “karanfil kokuyor cıgaram” diye yazar. Bahar da, şiir de hayatı başkalaştırır zira.

Sevdasız  şiir olmaz. Şair de… 

Ben öyle bilir, öyle inanmak isterim. 
Ağaca, kuşa, yıldıza, çuvaldızla da yazılsa şiir… 
İyi bir şiirde aşk vardır, arar bulurum. 
Gündüzünde göremezsen, gecesinde vardır. 
Orada da zorlanıyorsan, aşkı sen uyduracaksın. “Ellere nesi…”

Sonu hüsran aşklar, karşılıksız, platonik, hayâlde yaşatılan imkânsız sevdalar da gezer şairlerin dizelerinde.

Cahit Sıtkı Tarancı’nın Mihrimah Hanım’ı, Abdürrahim Karakoç’un Mihriban’ı, Sezai Karakoç’un Mona Rossa Muazzez’i, Özdemir Asaf’ın Lavinia ve Oktay Akbal’ın Hisya Mevhibe’si, Ahmet Muhip Dranas’ın Fahriye Abla’sı… 

Bazen o gizli, örtülü, mahçup aşklar, su yüzüne çıkar. Hatta günü gelir, “belge”leriyle ortaya serilir.

Oysa şair, aşkının Ahmed Arif’in Diyarbakır’daki büstüne de yazılan dizelerindeki gibi saklı kalacağına inanmıştır belki:

“Bir ben bileceğim oysa /Ne afat sevdim /Bir de ağzı var dili yok /Diyarbekir Kalesi…”

Lâkin o aşkı, Arif’in Cemal Süreya’ya yazdığı mektubunda sözünü ettiği ve çocukluğundan beri çok sevdiğini, “mısralarının onu sarhoş ettiğini” vurguladığı o türküdeki gibi, herkes duyar:

“Bahçada yeşil çınar /Boyu boyuma uyar /Ben seni gizli sevdim /Bilmedim âlem duyar.” (¹)

Arif, yazar Leyla Erbil’e vurgundur. (Erbil de 50’li yıllarda şairin çok sevdiği o türkünün nakaratındaki gibi “top kâküllü, esmer midir biraz”)

Ama aşkına karşı, kaya gibi bir dostluk düşer payına.
Olsun varsın. “Dostluğumuz ki korkunçtu. Ve yaşanmaya değer” der, Erbil’e yazdığı mektubunda:
‘’Sen ister dostum ol, ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol.’’

Çekinir de bazen; “Seni ve çevreni rahatsız edebileceğimi aklıma getirmeden, paldır küldür mektup yazışım bir intihardır belki de. Ödüm kopuyor Leylâ. Seni kırarım, üzerim, yahut bunlara sebep olurum diye…”

Ama şiirlerinde, mektuplarında mahçup durmaz sevdasına. 
“Leylim, leylim” der, Leyla’ya:
“Bilmezler nasıl aradık birbirimizi, /Bilmezler nasıl sevdik,
İki yitik hasret, /İki parça can.”
Yanıtını bilse de… Erbil’e, “Hınca hınç mısra doluyum. (…) Biraz kendime geleyim, mendillerine, bluzlarına, yastığına mısralar serpeyim. Ha?” diye sorar. 

“Israr”ı, üslûbu-usturubuyladır.  
Kendisi de kabullenir zaten, “Nasıl da yılları buldu, Bir mısra boyu maceram…”
Aldırmaz, aşkının sonuçsuz kalmasına; “Körsem /Senden gayrısına yoksam /Bozuksam /Can benim, düş benim, /Ellere nesi?”
Belki Nâzım’ın, “Yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı? /Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık /Yahut hiç sevmeseydi /Tahir ne kaybederdi Tahir’liğinden” meselesi.

Zindanda, “zulasındaki mahzun resim”dir, sevdası. 
Bafra sigarası içer; rivayete göre günde dört paket.  İçer de kokusuna tahammül edemez o meretin.  Ama şiirini “karanfil kokuyor cıgaram” diye yazar. 

Bahar da, şiir de hayatı başkalaştırır zira.

Aşkı, içinde/kendinde yeniden yaratır.

“Mâşûka” hiç bilmese, bilip de mukabele etmese, acısa da yüreği ne gam: “Açardın, /Yalnızlığımda /Mavi ve yeşil, /Açardın, (…) Yenerdim acıları…”

Şiirinde dönüşen o koku, bahara, aşka, Leyla’ya sevdasındandır belki.
Her kokuyu algılar insan, kendi kokusu hariç. Kendi kokusunu alamaz. 
Ama şiirde, o lanet Bafra bile karanfil kokuyorsa… 
Şiir kokarsınız, bir an. Muhâtabı o kokuyu alır.


Şiirleri zaman zaman uzağımda kalsa da… Yeri ayrıdır benim için. 

Yükte hafif, pahada ağır incecik bir kitabı (Hasretinden Prangalar Eskittim) olduğu için değil sadece… “Benim yaşadığım şiirdi, bu kadardı, bitti” demesi de değil?
Hani İlhan Berk, “Zor olan, diyor, şiirin hayatını yaşamaktır. Yazmak sonra gelir hep” der ya, Arif odur işte.
Bir dağ yeli, bir meltem eser. “Toplar dağın rüzgârlarını”… Baharı dağa çıkarır. 

Gökyüzüne değen o zirvede gözleriniz, “Maviye çalar, yangın mavisine…”

Ahmed Arif, 29 yıl önce 2 Haziran’da öldü. 
Ankara’da, 64 yaşında, yürek enfarktından… 
Bana göre, Edip Cansever, “menekşe rengi papyonlu Ruhi Bey”in bazen uzak, bazen yakın ahbabıysa, Metin Altıok “taş bir ağılsa bozkır”da, “kostak”sa Ece Ayhan’ın şiiri ve en renkli homurdanmaysa Can Yücel…
Arif, façalı delikanlıdır şark çıbanıyla, afili filintadır. (Ki, Filinta’dır oğlunun da adı)

“Ahmed Arif 1969’da kara Ankara’dan, (…) deniz kıyısı İstanbul’a inmiştir, Gazanfer Bilge’nin ucuz otobüsleriyle günübirlik. E, onu karısı ve oğlu Filinta bekliyor çünkü.”
Bu satırlar, bu satırların yazarı Ece Ayhan, Ahmed Arif, Ankara’nın afili ve filinta günleri, Gazanfer Bilge otobüsleri, günübirlik İstanbul, haftasonu İstanbul, uzun uzun İstanbul da, bizim kuşağın hayatına dair resimli kesitlerdir belki.
Yılmaz Erdoğan’ın kulakları çınlasın, zaten biraz da “şehirlerarası otobüslerde vazgeçtik, çocuk olmaktan”. 

Büyüyünce de şiir değdi, her yanımıza.
Hayatla didişenlerin şiirle iyi geçindiği günlerdi o zamanlar. Çoktu şiir…
Ne kadar okusak, hatta yazsak… Az kalırdık.
Ve öyle azalırdık, sitemsiz.
Şairlere borcu çoktur, mahçup aşkların.

BİR KİTAP/BİR KAÇ SATIR

“Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu; ikirciksiz, apaçık sevgiyi, hatta şımartılmayı, Edip Cansever tattırdı bana. Tek ihaneti ölmesiydi!..” (Tomris Uyar’ın Cansever’in ölümünün birinci yılında yayınlanan yazısından. 28.5.1987)

(¹) Şairin Erbil’e yazdığı mektuplar, “Leylim Leylim – Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar – 1954-1957” başlığıyla 2013 yılında İş Bankası Kültür Yayınları’ndan basıldı.

Arif’in oğlu Filinta Önal kitabın basılma sürecini Cumhuriyet Gazetesi Pazar Eki’nde 6 Ekim 2013’de yayımlanan röportajında Türey Köse’ye şöyle anlatıyor:

“- Bu tür mektupların yayımlanmasını edebiyat tarihi açısından doğru bulanlar da var, saygısızlık olarak görenler de. Bir ‘oğul’ olarak sizi ya da annenizi rahatsız eden bir yanı oldu mu bu mektupların?

Niye olsun ki, bu hakikat. Ayrıca yaşanan şeylerin platonik olduğunu fark ediyorsunuz, biraz da umutsuz bir aşk hikâyesi var baba açısından. (…) Aşk soylu bir duygu, hayata tutunma metodu, genç bir adam ölümlerden dönüyor, platonik de olsa o aşkla hayata tutunuyor. Fakat karşılıksız, onun verdiği bir melankoli, bir hüzün de var.

– Sizden kitap için izin alınmış. O süreci anlatır mısınız?

– Leylâ Hanım’ın editörü Ruken aradı. Kalan kitabının tanıtımına gelmek ister misin, seni görmeyi tanımayı çok istiyor Leylâ Hanım, dedi. Gittik tanıştık, çok güzel bir kadın, gözleri mavi mavi o ışığı görseniz… Bana öyle severek baktı ki… Ruken, bu mektuplar var kitaplaşmasını isterim, sen ne dersin, dedi. Olur, dedim. Leylâ hanım da çekiniyordu -eski insanlar bir asalet var-, üzülür müsünüz, diyor. Ya ne üzüleceğiz, dedim. Leylâ Hanım nasıl asil bir kadın. Madem senin görüşün karşı değil, ben öldükten sonra yayımlansın, dedi. (Erbil 19 Temmuz 2013’de öldü, kitap aynı yılın sonbaharında basıldı) Anneme de sordum, o da biliyor bilmez mi? Masal gibi, platonik bir hikâye. Niye utanılsın, aşk ne güzel bir şey. Bizde hiç mektup yok, babam saklamamış.”

Önceki İçerikStetoskop kulaklı doktor: Cemil Taşçıoğlu
Sonraki İçerikVaka sayısı arttı:15 ilde sokağa çıkma kısıtlaması uygulanacak