Beşinci Zirve’nin üzerindeki iç siyaset gölgesi

Türkiye ile İspanya’nın 2009’da İstanbul’da başlayan stratejik ortaklıklarının beşinci randevusu hükümet başkanlarının iç siyasetten kaynaklanan sorunlarının gölgesinde gerçekleşti. Yıllık ikili zirveler İspanyol diplomasisinin önem verdiği AB ortakları ve komşularıyla yaptığı bir uygulama. Hükümet başkanları ve ilgili bakanların katılımıyla gerçekleştirilen zirveler ikili ilişkilerin tüm veçheleriyle her yıl ele alınmasını sağlıyor. Türkiye’nin yıllık zirve düzenlenen ülkeler kapsamına alınması Madrid’in ikili ilişkilerimizin daha da sıkılaştırılmasına atfettiği önemin somut bir göstergesini oluşturuyor.Kuşku yok ki Türkiye, İspanyol diplomasisi açısından stratejik öneme sahip bir ülke. Aynı şekilde İspanya’nın da Türkiye açısından taşıdığı stratejik önemi yadsımak mümkün değil. İki ülke arasındaki yakın ilişkiler karşılıklı olarak birbirlerinin coğrafi – kültürel alanlarında siyasi ama daha da önemlisi ekonomik açıdan etkinlik kazanmak bakımından önem taşıyor.Türkiye’nin AB üyeliği  Türk-İspanyol stratejik ortaklığının kilit noktasını Türkiye’nin AB üyeliği oluşturuyor. AB içinde beş büyükten biri sayılıyor olmakla birlikte, Fransız-Alman ortaklığı karşısında ağırlığı bulunmayan Madrid, daha çok, Brüksel ile tarihsel ve kültürel bağlarının bulunduğu Akdeniz ve Latin Amerika bölgeleri arasında bir tür köprü rolü oynuyor. İçin için kaynayan bu iki bölgede barış ve istikrara önem atfediyor ve bu bağlamda AB’nin evrensel değerleri olan demokrasi ve insan hak ve özgürlüklerinin geliştirilmesini savunuyor. Aynı şekilde bu iki bölgede yer alan ülkelerin AB ile ilişkilerinin sıkılaştırılması için de çaba sarf ediyor.Kabul etmek gerekir ki Türkiye, Orta-Doğu ile iç içe geçen Akdeniz bölgesinin önemli siyasi aktörlerinden biri ve bu bölgede geleneksel olarak barış ve istikrardan yana politika izliyor. Arap Baharı ile başlayan dönemde de bölge halklarının demokratikleşme arzularına destek oluyor. Dolayısıyla İspanya için Türkiye Akdeniz’de (ayrıca Orta Doğu ve Orta Asya’da) işbirliği yapacağı ülkelerin başında geliyor. Böyle bir Türkiye’nin ayrıca AB üyesi olmasının Birlik içinde İspanya’nın da aralarında bulunduğu güney ülkelerinin ağırlığını arttıracağına kuşku yok.Konuya Ankara açısından bakıldığında, İspanya’nın AB içerisinde çok tartışılan üyeliğine verdiği değerli desteğe kayıtsız kalması mümkün değil doğal olarak. İspanya’nın desteği o kadar ilkesel ki fiilen iki partili siyasi sisteminde kim iktidara gelirse gelsin kaybolmayan, iktidarı ve muhalefetinin aynı kararlılıkla verdiği bir destek. Sadece bugün ana muhalefette bulunan Sosyalist İşçi Partisi PSOE değil, aynı zamanda iktidar partisi PP (Partido Popular) da başından beri bu desteği Türkiye’den esirgemiyor. Başbakan Mariano Rajoy’un partisi bunu Avrupa Parlamentosu’nda üyesi bulunduğu PPE grubundan ayrışarak yapıyor.Türk-İspanyol ilişkilerine Ankara’nın gözüyle bakıldığında, Madrid’in ağırlığını hissettirdiği Latin Amerika kıtası da iştah kabartıyor. Türk-İspanyol stratejik ortaklığı, Türkiye’ye öncelikle ekonomik alanda Latin dünyasının kapısını aralıyor. Nitekim Türkiye bu kapıyı araladıktan sonra birçok Latin Amerika ülkesiyle de ilişkilerini sıkılaştırmış bulunuyor. Bu ülkelerde açılan büyükelçilikler, bölgeye uçuşlarını sıkılaştıran THY ve yoğunlaşan diplomasi trafiği Türk-İspanyol stratejik ortaklığının önemli kazanımları olarak öne çıkıyor.Stratejik ortaklığın ilk meyveleriTürk-İspanyol stratejik ortaklığının ilk meyvelerinin ekonomik ve ticari alanda net biçimde görüldüğü söylenebilir. Nitekim iki ülke arasındaki ticaret hacmi on yıl önceki 3.5 milyar avro eşiğini, İspanya’nın 2011’de baş gösteren derin ekonomik krizle biraz düşmüş olsa da ikiye katlamış olduğu gözleniyor. Bu rakamlarla Türkiye İspanya’nın dış ticaretinde AB ülkeleri dışarıda bırakılırsa ABD ve Meksika’dan sonra üçüncü ortağı konumunda yer alıyor. Bu gelişme, iki ülke ticaretine konu olan ürünlerin benzer profile sahip olduğu, başka bir deyişle hem ihracatı, hem de ithalatı yapıldığı göz önüne alındığında çok daha dikkat çekiyor.Bu benzerliğe paralel olarak iki ülke şirketlerinin karşı tarafta yatırımlar yaptıkları görülüyor. İspanya’daki Türk firmalarının başını Borusan, Sabancı Holding, Arçelik, Vestel, Sarar, Nuh Çimento gibi tanınmış markalar çekiyor. Türkiye’de yatırım yapan İspanyol firmaları arasında günlük yaşantımıza girmiş olan Mapfre Genel Sigorta, Zara, Mango gibi markalar var. Yine Ankara- Eskişehir hızlı tren projesinde bir İspanyol firmasını görüyoruz. Başbakan Mariano Rajoy’un Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan ile açılışını yaptığı Sincan metrosunda dünyaca ünlü Katalan firması Comsa Emte var. İspanyol şirketleri Türkiye’de 500 milyon avroluk bir yatırıma ulaşmayı hedefliyor.Özetle, Türk-İspanyol stratejik ortaklığıyla Türkiye bugüne kadar ihmal etmiş olduğu Latin dünyasına gözle görülür biçimde girmiş bulunuyor.İki ülke iç siyasetinden kaynaklanan sorunların gölgesi İki başbakana düzenlenen ortak basın toplantısında yöneltilen sorulardan da anlaşılacağı gibi, 5. Türk-İspanyol Zirvesi’ne iç siyasete ilişkin sorunlar damgasını vurmuş durumda. Objektif olarak bakıldığında, Başbakan Mariano Rajoy’un sorunları Erdoğan’dan çok daha fazla. Bir kere, Katalan özerk parlamentosunda çoğunluğa sahip bağımsızlıkçı siyasi partilerin bu yıl içinde anayasaya aykırı bir referandum gerçekleştirme çabaları var. Ana muhalefet PSOE, sorunu İspanya’yı federal monarşiye dönüştürecek bir anayasa değişikliği paketiyle aşmayı öneriyor, Rajoy’un partisi PP buna sıcak bakmıyor. PP’nin ETA’nın sonlandırılması sürecinde de bazı sorunları var.Ama asıl sorun yolsuzluk iddialarıyla ilgili. Bir önceki yazımda ayrıntılarını yazdığım gibi Kral’ın kızı Infanta Cristina’nın geçen cumartesi altı saatten fazla ifade vermesine yol açan damat Iñaki Urdangarin’in sanık olduğu bir yolsuzluk davası var. Savcı Pedro Horrach’ın Urdangarin hakkında 19 yıla kadar hapis cezası isteyeceği öne sürülüyor. Bu dava İspanya’nın demokratikleşmesinin bir numaralı aktörü olan Kral Juan Carlos ve Kraliyet ailesinin saygınlığını olumsuz yönde etkilemiş durumda. Bu davada yargılanan iktidar partisinin eski mensuplarından bir politikacı (Jaume Matas) ayrıca Palma Arena davasından altı yıl hüküm giymiş bulunuyor.Basın toplantısında konuk Başbakan’a sorular yöneltildiği gibi, PP’li yerel politikacıların yargılandığı “Gürtel”  davası ve eski hesap sorumlusu Barcenas’ın yargılandığı yolsuzluk davası Demokles’in kılıcı gibi PP üzerinde sallanıyor. Barcenas davasında PP’nin illegal yollardan finanse edildiği ve parti yöneticilerine zarflar içinde açıktan para verildiği iddiaları var.Bütün bunların yanı sıra aldığı kemer sıkma önlemleriyle toplumsal desteğini kaybetmiş olan PP’nin hazırladığı “kürtaj yasa tasarısı” parti içinden de protestolara neden oluyor. Anketler yolsuzluk davalarıyla ilgili değil ama bu yasa tasarısı nedeniyle PP’nin ana muhalefet partisi PSOE’nin 1.5 puan arkasına düştüğünü gösteriyor.İspanyol basını Erdoğan’ın sorunlarını öne çıkarıyorBütün bunlara karşılık İspanyol basını ve özellikle El Pais gibi ana muhalefet yanlısı bir gazetenin konuyla ilgili haberlerinde Başbakan Rajoy’un sıkıntıları değil, Erdoğan’ınkiler ön plana çıkarılıyor. Başbakan Rajoy, gittiği ülkelerde hükümetlerin yanlışları konusunda söz etmemekle eleştiriliyor. Hem de yukarıdaki yolsuzluk iddiaları nedeniyle Rajoy hep yerden yere vurulduğu halde. Bu, pek doğal bir şey değil. El Pais’in 11 Şubat tarihli nüshasında Erdoğan’ın “otoriterliğine yönelik eleştirilerin yağmur gibi yağdığı ve daha çok demokratik açılım talep eden gençlerin protestolarının güçlü biçimde bastırıldığı” vurgulanıyor. Ardından “AB Komisyonu’nun da eleştirdiği, yetkililere internet sayfalarını yargı kararı olmadan kapatma yetkisi vererek interneti güçlü biçimde kısıtlayan” yasadan söz ediliyor. Sansür girişiminin “dört bakanla ilgili büyük yolsuzluk skandalından sonra yapıldığına” dikkat çekiliyor.İspanya’nın saygın gazetesinin konuyla ilgili 12 Şubat tarihli Carlos E. Cué imzalı haberinde Rajoy yine internet yasası ve “Erdoğan’ın yargıyı kontrolü” hakkında bir İspanyol gazeteci tarafından yöneltilen soruyu geçiştirmekle suçlanıyor. Rajoy’un konuk olarak gittiği ülkelerde özgürlükler hakkında hiç konuşmadığı, işin hep “ekonomik yönüyle ilgilendiği” vurgulanıyor.Bir önceki bölümde anımsattığım gibi, Başbakan Rajoy’un sıkıntıları Erdoğan’ınkilerden az olmadığı gibi, yolsuzluk iddialarıyla ilgili olarak başkalarına ders verecek konumda da değil. O bakımdan bu konularla ilgili soruları geçiştirmesi sadece diplomatik tavrının değil, ayrıca bu ortamı iç politika arenasına çevirmemenin gereğiydi. Rajoy’un, Başbakan Erdoğan gibi, iki ülkeyi birbirine yakınlaştıran stratejik ortaklığı geliştirmeye çaba harcarken, bu ortaklığa gölge düşürecek konulara girmesi doğru olur muydu acaba?Kabul etmek gerekir ki basın toplantısında gazetecilerin iki Başbakan’a yönelttikleri soruların iç siyasetle ilgili olanları yersizdi. El Pais’in Türkiye’deki olaylarla ilgili yaklaşımına gelince, muhalefetten yana bir tutum içinde olduğunu söylemek mümkün. Gazetedeki bu eğilim Gezi olaylarıyla başlamıştı aslında, son gelişmelerle de pekiştiği gözlemleniyor. Bundan AK Parti kurmaylarının çıkaracağı sonuçlar olmalı kuşkusuz.

Önceki İçerikKoşullar değişince (1) ‘Ölümüne direnme’nin en aşırı halleri
Sonraki İçerikŞeyhleri ve medreseleriyle Tillo