Bir Çinli gene de bir Çinli midir?

Watching the treatment that he has been getting for uttering what he believes to be true, it is dawning on me that while many of his friends, confronted with “life’s realities,” have learned to “conform,” this is something that Hakan hasn’t managed to learn. The kid inside him has yet to grow up. All the better.

''Dokunma duyusu yüzünden?''

''Ne?''

''Gerçek bir şehirde yürüdüğünü düşün, geçerken insanlara sürtünürsün, birileri sana çarpar durur. Los Angeles'ta ise kimse sana dokunmaz. Daima bu metal ve camın ardındayız. Bu dokunuşları öylesine özlüyoruz ki, sırf bir şeyler hissetmek için birbirimize bindiriyoruz.''

Crash- 2004- yön: Paul Haggis

 

 

Caddebostan Sahilde yürüyordum ki yanıma biri yaklaştı. Başını çevirmiş yüzüme bakıyordu dik dik. Boynunu iyice uzatmıştı, bakıyordu, ısrarla ve arsızca. Bir kapının açılmasını sabırsızlıkla bekleyen birinin tüm gücüyle kapıyı dövmesi gibi o da bakışları ile ''fark edilmeyi'' bekliyordu çaresizce. ''Bak bana," diyordu gözleri, ''bana bak ve sana aşağılayarak bakan beni gör.''

 

Görülmeye ihtiyacı vardı zahir.

 

Dindarlara ve dine olan öfkesini, beceriksiz bir şekilde siyasi eğilimlerinin ardına saklamış olmasını bir kenara bırakırsak, ne tür bir psikolojik açlık içindeydi? Yüzünden altmış yaşlarında olduğu anlaşılıyordu. Sorsan çocukları ve eşi vardı belki de, çaya gittiği komşuları da… Oysa, her halinden anlaşılıyordu, bir yalnızlık girdabındaydı. Hayatında gerçekten dokunabildiği kimse yoktu belki de. Belki de bir insanın dünyasına nasıl dokunulur bilmiyordu, hiç bilememişti. Egosu, daracık hayatının duvarlarına sürtüne sürtüne bir hayli su toplamıştı belli ki.

 

Bir ur gibi büyüdükçe büyüyen kibri başkasının dünyasına dokunmasına izin vermiyor olmalıydı. Dostluğun, ahbaplığın, kardeşliğin, arkadaşlığın ruhu yumuşatan ışığı sızamıyordu kalın derisinden. Aslında dolu gibi görünen bomboş, karanlık dünyasının zehirleyici kasvetiyle yaşamaktan kağşamış ruhu, sırf bir şeyler hissetmek istedi ve orada ben vardım: Başı örtülü, kendi halinde yürüyen biri.

 

Orada ben vardım ve bana fırlatacağı en uygun kelimeleri çoktan hazır etmişti zihninde.  Muhtemelen daha önce de çok defa sergilemişti bu sahneyi.

 

Ben ona doğru yüzümü çevirip de olabildiğince sesimi yumuşatarak, ''Birine mi benzettiniz acaba,'' diye sorunca, önce ne yapacağını bilemedi,  hemen başını omuzlarının arasına kıstırıp adımlarını hızlandırdı. Bir an sonra cesaretini toplamış olacak ki, hafifçe başını tekrar bana çevirip dişleri arasından tıslayarak, sözlerini bir çamur topağı gibi üzerime fırlattı. ''Kime benzetcem, hepiniz Arapsınız işte! Hırsızsınız hepiniz!'' Bu lafların ardından adımları daha da hızlandı, kendine yedirse koşmaya başlayacaktı. İlk amacı beni sersemletmekti. Bendeki hayatı yok ederek kendi çorak toprağının gübresi yapmayı umuyordu.

 

İkinci amacı ise benden de ona akacak öfke ve kin yüklü kelimelerle ruhunda bir titreşim hissetmekti.

 

Ağzından dökülen faşizm yüküne karşı tek bildiğim vardı, böylelerine asla istediğini vermemek, ruhlarının karanlığını beslememek.

 

Söylediklerinin üzerine sadece sakin ve yumuşak bir sesle, ''Aa ne kadar ayıp,'' diye seslendim ardından, ''bu söyledikleriniz bir faşistin lafları, siz daha önce hiç görmediğiniz tanımadığınız kim olduğunu, ne olduğunu bilmediğiniz insanlar hakkında nasıl bu sözleri sarf edebiliyorsunuz? Bu apaçık bir nefret suçu.''

 

Sonradan olan biten üzerinde düşündüğümde Crash filminin başındaki sözler aklıma geldi. Birine dokunamadığı için çarpışmayı seçiyordu bu gezegenin misafirleri.

 

Hayat bu işte. Aynı hafta içinde, önüme başka bir sahne fırlattı, neredeyse benzer. Bu seferki hikâyenin kahramanı seküler biri değil, milliyetçi muhafazakâr bir vatandaştı.

 

Kadıköy'deydim, işlerimi halletmiştim. Eve dönüş yoluna koyulmak için bir taksi durdurdum. Trafik tıkalıydı. Bir duruyor bir ilerliyor yine de pek bir mesafe alamıyorduk. Şoför sabahtan beri trafikte olmanın bezginliğini taşıyordu yüzünde. Çok yorgun görünüyordu, radyoda haberler başlayınca radyonun sesini biraz açtı. Ve herkesin Türkiye'deki yegâne ortak noktası olan siyasetten dem vurmaya başladı. Haberlerin akışına göre renkten renge giren konu Türkistan'daki Müslümanlara yapılan zulme gelince, geçenlerde başına gelen bir şeyi anlattı.

 

Yoldan bir müşteri almış. Ve aldığı adam Çinli çıkmış. ''Çinli olduğunu bilseydim almazdım abla'' dedi, ''neredeyse adam hapse girmeme neden olacaktı'' dedi derin bir iç çekişle, ''içim içimi yedi yol boyunca.''

 

''Hayırdır" dedim, "ne oldu ki?'' 

 

''Dur anlatayım başıma geleni,'' dedi ve lafa koyuldu:

 

''Adamın Çinli olduğunu öğrenince, hemen155'e telefon ettim. Bir polis açtı telefonu, polise, 'meraba abi' dedim, 'biliyosunuz, Doğu Türkistan'da Çinliler, Müslümanları katlediyor'. Polis de ne dedi beğenirsiniz?''

 

''Ne dedi?'' diye karşılık verdim.

 

" 'Eeee napalım oraya mı gidelim?' Ben de ona 'Hayır tabii, gitmeyin de ben size bir şey danışıcam' dedim. Şimdi ben, taksime bir Çinli bindi. Şimdi ben bu Çinlinin ağzını burnunu dağıtsam cezası ne?''

 

Biraz duraksadı, ofladı pufladı, sonra devam etti.

“Eğer polis benle bir süre konuşmasaydı, bu işten vazgeçirmeseydi hapisteydim yani. Hiç açık kapı bırakmadı. Eğer biraz yeşil ışık yaksaydı ağzını burnunu kıracaktım orada o Çinlinin. Ama polis bana hiç yol vermedi. Sonuçta benim de çoluk çocuğum var di mi abla?”

 

Bu "di mi abla'' lafından belliydi ki hâlâ “Acaba yapsamıydım” diye bir soru işareti kılçık gibi takılıp kalmış bir türlü çıkmıyordu aklından.

 

“Aman aman iyi ki yapmamışsınız,” deyiverdim. “Ayrıca nereden biliyorsunuz belki o Çinli de en az sizin kadar karşıdır ve üzülüyordur orada yapılan zulme. Devletin yaptığı bir zulümden dolayı masum bir Çinliyi cezalandırmış olurdunuz eğer adama zarar verseydiniz. Bakın bu durumlarda bana yol gösteren bir ayet meali gelir aklıma: Birinin hatasıyla başkası mesul olamaz.”

 

Biraz durdu. “Haklısın abla,” dedi biraz mahcup. Ama ne yazık ki mahcubiyeti pek de uzun sürmedi. 

 

“Abla,” dedi, kendinden emin, “gene de Çinli de Çinlidir yani.”

Artık bunun üzerine söylenecek söz yoktu.

Bildiğim hakikat şuydu. Ne o seküler kadının bana “Hepiniz Arapsınız, hepiniz hırsızsınız” ithamı doğruydu, ne de milliyetçi muhafazakâr taksi şoförünün “Gene de Çinli Çinlidir” çok bilmişliği.

 

Ben, “Birinin hatasıyla başkası mesul olmaz,” diyen söze güveniyordum bir tek.