Bir soruya cevap (4) Japon samurai sınıfında ve Budist manastırlarında oğlancılık

Neredeyim? “Dış” korkusunu yazıyordum, çeşitli açılardan. Önemli, çünkü otoriter rejimler ve eğilimler tarafından çok kullanılıyor. Dünya, insanlık, başka ülkeler, uluslararası kamuoyu… sürekli umacı gösteriliyor, bir tür kültürel ve zihinsel, politik ve psikolojik izolasyon uğruna. Bu da, sürekli ergen, korkulu, güvensiz tutulmak istenen bir toplumun, “iç” uygulamaları sorgulamaksızın kabullenmesinin zemini haline getiriliyor. “Dünyada yerini düşmanlıkla alacaksın!” Öyle mi? Bazen düşünüyorum, bunun zıddında, gerçekten özgüvenli ve dolayısıyla barışçı bir Türkiye’yi görebilecek miyim diye. Artık sanmıyor, ummuyorum.

[2-3 Eylül 2021] Madalyonun diğer yüzünde, tamamen uydurma, ya da en ufak bir hakikat çekirdeğinden yoksun bir demagoji mi bu “dış” korkusu söylemi? Veya, hangi geçmiş travmalardan kaynaklanan, ne gibi sinir uçlarıyla oynuyor toplumun? Bunu da anlamak önemli, hem bilimsel hem siyasî açıdan — ortaya (benim gerçekleştiğini göremeyeceğimden korktuğum) daha evrenselci bir sentez, bir alternatif konacaksa.

Bunu evirip çevirmeye koyulmuştum, 13 yazı boyunca. Derken bir olamamışlığın, 19 Ağustos’taki bir televizyon programındaki (mealen) “ben inceledim araştırdım, Osmanlı’da eşcinsellik yok” beyanı geldi.[1] Önemliydi, çünkü bu da “kötü dış”a karşı “iyi ve mükemmel biz” ikilemine oturuyordu. Dolayısıyla ânında eleştirdim (bkz  “Dış” korkusu (14) Osmanlı’da eşcinsellik yokmuş (Batı’dan mı gelmiş acaba?), 23 Ağustos 2021), ama bu da bir öğrencimin ciddî ve önemli bir komparatif tarih sorusunu tetikledi. Kamusal mekânın bölünmesi ve kadınların eve kapatılması ile erkek eşcinselliğinin alıp yürümesi arasında, Osmanlı örneğinde imâ ettiğim korrelasyonu, bir de Eski Yunan üzerinden göstermeye çalıştım.

Şimdi buna feodal Japonya örneğini de eklemek istiyorum, 19. yüzyıl sonlarının Meiji Restorasyonu’na ve Batılılaşma hamlesine kadar (lütfen, Ahmet Cevdet Paşa’nın Tanzimat hakkındaki gözlemleri bağlamında, buraya bir mim koyalım). Doğrudan resim veremiyorum, minyatür, gravür, taşbaskısı vb türü. Gerçi internette pek bol, ama kompozisyonlar öyle ki, anal seks ve cinsel organlar kısımlarını kırpıp daha masum unsurlarını bırakmak mümkün olamıyor. Bunun yerine, yukarıda iki önemli kitabın kapağını sunuyorum. İlki, ABD’nin Tufts Üniversitesi Tarih Bölümü’nde profesör (o zaman doçent) Gary Leupp’un, bundan neredeyse 25 yıl önceki, çığır açıcı kabul edilen incelemesi: Male Colors. The Construction of Homosexuality in Tokugawa Japan (University of California Press, 1997). McLelland’ın Modern Japonya’da Erkek Eşcinselliği’ne ilişkin çalışması ondan hemen sonra (Routledge, 2000). Kronolojik kapsam bakımından birbirlerini tamamlıyorlar. Zamanında özellikle Leupp’u okuyarak öğrendiklerimi şöyle sıralayabilirim:

(1) Eski Yunan’la benzerliğin sadece ben değil, sanırım bu alana birazcık girmiş herkes farkında. Şu tanıtım cümlesi, doğrudan Leupp’un arka kapağından alınma: “Tokugawa döneminde Japonya, erkek eşcinselliğini tolere etmekle kalmayıp yücelten bir toplum olarak, İlkçağ Atina’sının  yanında yer alıyor.”[2]

(2) Geleneksel Japon kültür ve medeniyeti, stilize “çay seremonisi”nden ibaret değil (İngiliz emperyalizminin de “öğleden sonra 5 çayı”ndan ibaret olmaması gibi). Gerek Çin, gerekse Japon yazısında “renk” anlamına gelen karakter, aynı zamanda “cinsel zevk”i ifade ediyor. Dolayısıyla kelime anlamı “erkek renkleri” olan nanşoku sözcüğü, modernite öncesi Japon toplumunda (çeşitli türleriyle) erkek erkeğe seks için kullanılıyor. Gary Leupp’un kitabının başlığındaki Male Colors ifadesi de buna atıf. Bunun yanısıra, görece eski eserlerde wakaşudo ve şudo terimlerine de rastlanıyor. Wakaşudo “ergen oğlanların yolu [tariki]” demek. Yani hemen tam Eski Yunan’daki paiderastia’ya, “oğlan seviciliği”ne karşılık geliyor. Şudo da onun kısaltılmışı oluyor.

(3) Özetle, oldukça yaygın ve yüksek dozda şiddet içerebilen bir erkek eşcinselliği, binyıllardır mevcut. Çünkü bir kere daha, (tabii erkek ve eril) bir savaşçı sınıfın tahakkümü altında kadınlar ile erkekler arasında oluşturulan mekânsal ayrışmaya denk düşüyor. Japonya’nın erken ortaçağı diyebileceğimiz 11. yüzyıla geldiğimizde, üst sınıf erkeklerin üst sınıf kadınlarla yazılı haberleşmesi dahi, katı bazı ritüellere bağlanmış. Mektuplar belirli bir şekilde kaleme alınacak. Tercihan şiir yazılacak. Şiir gidecek ve cevabında şiir gelecek. Sonra bunlar yorumlanmaya çalışılacak. Harvard’ın İngilizce ve Karşılaştırmalı Edebiyat bölümlerinde çifte profesörlüğü olan Martin Puchner, tarih boyunca çeşitli kurucu (foundational) metinleri incelediği The Written World’unun bir bölümünü, haklı olarak “ilk roman” saydığı “Genji’nin Öyküsü”ne hasretmiş (orijinali Genji monogatari, İngilizcesi The Tale of Genji). 11. yüzyıl başlarında, 1021 öncesinde kaleme alınmış. Yazarı Murasaki Şikibu. Soylu bir saray kadını. İmparatoriçenin nedimelerinden. Kitaba adını veren “Prens Genji”nin aşk hayatı üzerinden, dönemin aristokratik yaşantısı ve âdetlerini yansıtıyor. Bunlara, yetişkin erkeklerin sık sık yakışıklı gençlere tutulması da dahil. Romanın bir yerinde kahramanımız bir kadın tarafından refüze edilince genç erkek kardeşiyle yatmayı tercih ediyor. “Genji çocuğu yanına çekip yatırdı… Oğlanı soğuk kızkardeşinden daha çekici buluyordu.”

(4) “Genji’nin Öyküsü”nün yazıldığı Heian dönemine (794-1185) ait bazı metinlerde, “cinsel amaçlarla bulundurulan yakışıklı oğlanlar”la eşcinsel ilişkilere giren imparatorlardan söz ediliyor. Bir adım ilerde, kami denen ilâhlar da bu kapsama giriyor. Kendi aralarına anal seks yaptıklarını göstermek serbest sayılıyor. Dört beş asır sonraki Tokugawa döneminde, özellikle dört Şinto tanrısı (Haşiman, Miyoşin, Şinmei ve Tencin) nanşoku’nun, “erkek renkleri”nin koruyucu ilâhları kabul ediliyor. Gene bu dönemin yazarlarından İhara Saikaku, tanrı ve tanrıçalar soykütüğü demek olan Nihon Şoki’nin ilk üç kuşağında hiç kadına (tanrıçalara) rastlanmamasından hareketle, demek ki erkek tanrılar sürekli eşcinsel seks yapıyordu esprisini patlatabiliyor. Hattâ nanşoku’nun böyle (tanrılarla) başladığı yorumunu getiriyor.

(5) Bununla birlikte, “erkek renkleri” asıl “merkezî feodal” Tokugawa döneminde kendine has bir belirginlik kazanıyor. Denebilir ki, Fransa’da 1000 dolaylarının “feodal devrim”ine, Japonya’da da 1600 dolaylarının Tokugawa şogun’luğu karşılık geliyor. Geleneksel Japon tarım toplumunun karakteristik çehresi, üretim ilişkileriyle, siyasal rejimiyle, kütür ve sanatıyla, asıl bu dönemde yerli yerine oturuyor.

(6) Bütün Ortaçağ köylü toplumları, sırf zanaatlarda değil, her alanda usta-çırak ilişkileri üzerine kuruludur. Varolduğu kadarıyla bütün “meslek” sahipleri de böyle yetişir, sanatçılar da, Osmanlı’nın harem kadınları da, din adamları da, savaşçılar da. Bu prensip, Eski Yunan paiderastia’sından yüzyıllar sonra, Japon erkek eşcinselliğinin sosyo-kültürel organizasyonuna da uzanıyor.

(7) Bunun iki ayağı var: (a) Budist manastırları ve (b) savaşçı samurai sınıfı. Manastırlarda nanşoku ilişkileri hemen tam Eski Yunan anlamında pederastik. Biri daha büyük (yetişkin) ve diğeri daha küçük (genç, ergen) iki partneri kapsıyor. Yetişkine “sevici” veya “hayran” anlamında nenca deniyor. Bir keşiş, rahip veya başrahip (başkeşiş) olabiliyor. Genç çocuk ise çigo diye anılıyor. Biyolojik açıdan ergenlik öncesi (henüz ikincil cinsiyet özellikleri gelişmemiş) ya da en fazla ergen olması; manastır hiyerarşisinde ise “çırak” veya “tilmiz” konumunda bulunması gerekiyor. Her iki tarafın bu ilişkiyi ciddiye alıp şerefli bir şekilde sürdürmesi bekleniyor. Hattâ bazen nenca’nın formel bir sadakat yemini etmesi bile istenebiliyor. Genç oğlan yetişkinliğe eriştiğinde (veya manastırdan ayrıldığında) ilişki son buluyor.

(8) Öte yandan, nenca konumundaki yetişkin keşiş ve rahiplerin, edindikleri cinsel alışkanlıklardan kolay kolay vazgeçemedikleri anlaşılıyor. Manastır dışında, kagema denen erkek fahişelere özel bir düşkünlük peydahlıyorlar. Bu da onları, Utagawa Kuniyoşi’nin buraya alamayacağım Yaşlı Budist resminde olduğu gibi, alabildiğine kaba, çirkin ve hoyrat gösteren bir hiciv geleneğine maruz bırakıyor. 

(9) Batı Avrupa Ortaçağında, Kilise de feodalleşir zamanla. Seküler topraklı aristokrasi içindeki süzeren-vasal ilişkileri, Papalığın iç yapısı için de bir model oluşturur. Japonya’da, nanşoku açısından benzer bir alış-veriş söz konusu. Ancak bu sefer, muhtemelen dinî çevrelerdeki ilişki biçimidir ki samurai sınıfını etkiliyor. Ortaçağ Avrupa şövalyeliğine giden yolda, 7 yaşlarında bir şövalyenin yanında page (peyk veya içoğlanı mı desek), 14 yaşlarında squire (yaver, seyis, cebelu) olunuyor. Benzer biçimde, Japonya’da wakaşu yaş kuşağındaki ergenlerin, tecrübeli bir yetişkin savaşçının yanına çırak girip savaş sanatında eğitilmesi gerekiyor. Manastırlardaki yetişkin nenca – genç çigo ilişkisi, herhalde bu açıdan bir model oluşturuyor. İllâ baştan bir eşcinsellik ilişkisini içermesi gerekmiyor. Ama biri, diğerinin üzerine oturuyor. Eğer genç çocuk kabul ederse, rüştünü ispat edinceye kadar yetişkin savaşçının sevgilisi olabiliyor. Bu ilişki katmanı bazen formel bir “kardeşlik sözleşmesi”yle perçinlenebiliyor. Bunun için her iki partnerin başka (erkek) sevgili bulmayacaklarına yemin etmesi gerekiyor.

(10) Budist manastırlarındaki pederasti ile savaşçılar arasındaki pederasti birbirini tamamlıyor; “ergen oğlanların [wakaşu’nun] yolu [Tao’su, tariki]” anlamına geldiğini daha önce belirttiğim wakaşudo (veya kısaca şudo) sistemine dönüşüyor. Bu, belirli yaş kuşaklarına göre yapılandırılmış bir eşcinsellik sistemi. Eski Yunan’daki erastes gibi burada da nenca üstün, aktif, egemen, arzulayan özne. Daha genç ve cinsel bakımdan pasif konumdaki wakaşu oğlanı ise, aşk, sevgi ve sadakat gibi etkenlerle nenca’nın ilgisine karşılık veriyor. Samurai sınıfına mensup yetişkinlerin wakaşu rolüne girmesine izin verilmiyor. Eşcinsel arzunun hedefi, sadece aynı soylu sınıfın ergenleri olabiliyor.

(11) Bundan sonra, görev ve sorumluluklar geliyor. Nenca rolündeki yaşça büyük partner, çigo’ya savaşmayı, savaşçılık nezaketi ve protokolünü, samurai töresini öğretip aktarıyor. Çigo’suna iyi örnek olma kaygısının, onu da daha onurlu bir davranış biçimine götüreceği, dolayısıyla şudo ilişkisinin her iki tarafı “karşılıklı soylulaştırıcı” bir etkisinin olacağı umuluyor (teorize ediliyor). Birbirlerine ölünceye kadar sadık kalacaklar. İster feodal yükümlülüklerinde, ister onur töresinin gerektirdiği düello veya kan dâvâlarında birbirlerine arka çıkacaklar. İşin seks boyutu çocuğun yetişkinliğe ermesiyle birlikte sona erse de, ömür boyu arkadaş kalacaklar. Bu arada, her iki taraf için kadınlarla ilişki serbest. Ayrıca, çocuk wakaşu çağından çıktığında, her ikisi kendilerine başka wakaşu sevgililer bulabiliyor.

(12) Kadınlar ve  kadınlarla ilişki, cinsel zevk açısından değil, üreme, mülkiyet ve sosyal statü açısından önem taşıyor. Evlilik bu unsurlar etrafında örülüyor. Bu da gene hem Eski Yunan’la, hem Osmanlı’yla çarpıcı bir benzerlik arzediyor. Öte yandan, Meiji Restorasyonu ve Batılılaşma ile birlikte nanşoku saygınlığını yitiriyor ve inişe geçiyor. Bu da, daha önce işaret ettiğim gibi, Osmanlı’da Tanzimatla yaşanan (Ahmet Cevdet Paşa’nın anlattığı) dönüşüme tekabül ediyor.

 (13) Özetle, nenca/çigo veya nenca/wakaşu ilişkisi, Eski Yunan paiderastia’sındaki erastes/eromenos ilişkisiyle hemen tıpatıp aynı. Tabii biri diğerinden alınmış değil. Dünyanın iki zıt ucunda, kronolojik açıdan çok farklı çağlarda, son derece değişik medeniyet dairelerinde… birbirine çok benzeyen iki eşcinsellik kültürü ve kurumlaşması, tamamen bağımsız ve spontane olarak vücut bulabiliyor.

Bunlar tarihsel gerçekler. Birilerinin, öncelikle de eşcinselliği bir hastalık zanneden homofobik zihniyet sahiplerinin, bu gerçekler üzerinde biraz olsun düşünmesi (tabii öyle bir aklî melekeleri, düşünme kapasiteleri varsa) hayli yararlı gözüküyor.


[1] Unutmayalım diye kaydediyorum. Aynı programda, aynı zâtın bir de, (daha sonra işleyeceğim) Atatürk’ün asla Batıcı olmadığı iddiası yer alıyordu.

[2] Japonya tarihinde 1603-1867 arası, Tokugawa dönemi veya Edo dönemi diye adlandırılır. Tokugawa terimi, bu döneme damgasını vuran Tokugawa klanından; Edo terimi ise, hanedanın kurucusu Tokugawa İeyasu’nun kendisine merkez seçtiği Edo müstahkem kale-kentinden gelir (bugünkü Tokyo). Yönetim tarzı şogunluk denen bir tür askerî diktatörlüktür. İeyasu, diğer büyük feodal aileleri yenerek boyun eğdirip şogun’luğunu tesis eder. Bu bakımdan, önceki Sengoku döneminin “feodal anarşi”sine kıyasla önemli bir gelişmedir. Tarihçilerce “merkezî bir feodalizm” gibi kavramlarla yorumlanır (ki bu, Osmanlı tarihi açısından da başlı başına önemlidir, eğer feodalizmin illâ Avrupa tarzı ademi merkeziyet olduğu dogmasına saplanıp kalınmazsa). Fakat madalyonun diğer yüzünde, Tokugawa İeyasu ve halefleri, zayıf ve törensel bir konuma indirgenmiş imparatorluk makamını tümüyle ortadan kaldırmaya girişmez, girişemez.. Daha ziyade “himaye” (vesayet) altına alırlar. İki yüz yılı aşan hâkimiyetleri boyunca Tokugawa şogun’larının kendilerini imparator ilân etmemeleri veya edememeleri, bir bakıma (a) Kavimler Göçü sonrasındaki ilk Germen krallarının (Şarlman’a kadar) kendilerini bir türlü imparator ilân edememeleri, o gücü ve meşruiyeti bulamamalarını; (b) İslâm imparatorluğu dağılırken de, Bağdat ve çevresinde yükselen yerel hanedanlardan hiçbirinin, meselâ Büveyhîlerin ve hattâ Selçukluların bile, Abbasî halifeliği üzerinde “himaye” kurmanın ötesine geçememelerini andırır. Edo dönemi veya Tokugawa şogun’luğu, 3 Mayıs 1868’de Edo’nun düşmesi ve imparatorluk otoritesinin restorasyonu ile son bulur. Meiji Restorasyonu olarak bilinen bu dönüşüm, aynı zamanda Japonya’nın “Prusya ve Bismarck tarzı” yukarıdan aşağı modernleşmesinin başlamasını simgeler. Dolayısıyla tarihsel işlevi bakımından kabaca Osmanlı’nın Tanzimat yüzyılına karşılık gelir.

Önceki İçerikTürkiye yarı finalde Sırbistan’a yenildi
Sonraki İçerikİstanbul ve Ankara göç veriyor, İzmir göç alıyor