Ana SayfaYazarlarBorçlanalım eğlenelim... mi?

Borçlanalım eğlenelim… mi?

 

Canınız sıkılıyor mu? Ruhunuzu kasvet basmış, ne yapacağınızı bilmez halde kanepeye gömülmüş, tavanı mı seyrediyorsunuz? Eskiden bu durumdaki arkadaşlarıma depresyonun derecesine göre, parkta yürüyüşe çıkmalarını; hemen bir köpek alıp onunla arkadaşlık kurmalarını; yok eğer parmaklarını kıpırdatamayacak kadar yığılıp kalmışlarsa “friends” dizisini baştan sona izlemelerini önerirdim… Bunlardan iyisi var artık… Bankalar.

 

 Bankaların insanları bu kadar eğlendirdiğini; onlardan kredi kartı edinmenin, bir “tık ”ta parayı cebe indirmenin, avuç avuç borç almanın bu kadar hoş, böyle şenlikli bir iş olduğunu nasıl keşfedememişiz şaşırıyorum. Evimde televizyon genellikle açıktır. Düşük volümle tek bir haber kanalında mırıl mırıl sabahtan akşama kadar aynı görüntüler aynı sözlerle döner durur, ben de arada bir bakarım ona. Reklamlardan kaçmanın imkânsızlığını bildiğim için kendimi oradan oraya atmaya da çalışmam. Bankaların insanlar için eğlence kaynağı olduğunu; “büyüklere lunapark”a dönüştüğünü fark etmemi de biraz buna borçluyum. Kıvırcık kabarık saçlı bir çekirdek aile görüyorum mesela sık sık. Çok bilmiş bir erkek çocuğu, sevimlileştirilmeye çalışılmış vıcık vıcık bir babaya “baba hayat ne kadar kolay farkında değilsin hadi kredi kartını alıp mağazaları yağmalayalım, puanları çuvalla toplayalım” mealinde müjdeler veriyor. Gerisi tam bir şenlik. Bir oraya koşuyorlar bir öteki tarafa. Kucaklarda paketler… Bir de “vadaaa” diye bağıran, önceleri ürkütücü bulduğum sonra sonra alıştığım uzaylı anime yaratıklar vardı. Hoşluğa bakar mısınız; bu şirinciklerden insana bir kötülük gelir mi? Ya da o yuvarlak kafadan ibaret yeşil robot. Ne duygulu, ne iyiliksever bir küçücük fıçıcık içi para dolu kutucuk o… Çok da akıllı maşallah…   Hem sonra; mesela CMYLMZ’ı bir bankanın bitmez tükenmez hizmetlerini anlatırken dinlemek bile nasıl hoş bir şey; bir de o bankadan şakır şakır paralar çekip alışverişe gittiğinizi düşünün. Tadına doyulmaz. Bir Hanım vardı; apartmanın şiveli kapıcısıyla el ele, bankalara hiç güvenmeyen anlayışı kıt yöneticisine tane tane anlatıyordu yaptıkları hizmetleri. Bu aralar korkusundan yılbaşı çamına saklanmış aile babasını güleç yüzüyle rahatlatıyor. “Paranız mı yok; amaaan dert ettiğiniz şeye bakın…”

 

Borçlanmak çok eğlenceliymiş yemin ederim. Ondan biraz daha eğlenceli olan ne olabilir? Bildiniz: O borcu bankaya geri ödememek. Büyük iş adamları bu eğlencenin dibine vurmuşlardı 2000’lerin başında hatırlarsınız. Sonra dünya finansçıları ellerini cebe attılar, hasarı borç alıp kapattık ve karşılığını kuruş kuruş milletçe ödedik. O harcanan paralara elini sürmemiş insanlar ödedi borçların çoğunu. Ne eğlenceli yıllardı.

 

Fakat büyüklerden değilseniz bütün gördüğünüz eğlence borç alırken ailece yaşadığınız cümbüş olacaktır. Sonra bankaların o eğlenceli, müjdeci, sizi kollayan, zor durumlarınızda hızır gibi yetişen Hanımları, Beyleri, CMYLMZ’ları gidecekler, hayatınızı hiç de şakacı gözükmeyen avukat abiler-ablalar, icra memurları ve bilumum ciddi suratlı şahsiyetler ziyaret edeceklerdir.

 

Şöyle bir soruyu hak ediyorum: “Peki çok bilmiş yazar, bu durumda, her eğlencenin bir bedeli vardır diyebilir miyiz?”…

Cevabım şudur: “Hayır sevgili okur, şöyle düzeltelim bu düşünceyi: Borçlanmak eğlenceli bir iş değildir.”

Yani şunu söylemek istiyorum: Biz bir eğlencenin bedelini ödüyor olmayız aslında, çünkü ortada baştan beri bir eğlence falan yoktur.

Bir arkadaşım vardır; hayatın altta kalanlara iyi davranmadığı bilgisiyle, mutluluğun güç ilişkileri içinden belirlendiği inancıyla yaşar. Ondan duymuştum ilk kez: “Vermekten korkmayın; veren el, alan elden daha güçlüdür” sözünü.

 

Alacaklı-borçlu ilişkileri elbette sadece bankalarla müşterileri arasında cereyan etmiyor…

 İnsan ilişkilerinin her veçhesinde rastlayabiliriz biz alacaklılık-borçluluk hallerine.

  Borç “minnet” e zorlar insanı. Alacaklı en çok minnet bekler. “Nankör” kavramı üzerine dönüp dönüp düşünmeli insan. 

Efendi-köle ideolojisinin temelleri alan/veren ayrımına dayanmıyor mu acaba?

 

İş adamlarının çoğu, çalıştırdıkları insanlara ekmek verdiklerini düşünürler. Onlar alan değil verendirler. “Ekmeğini yediği kapıya ihanet” sayılır çalışanların hoşa gitmeyen diklenmeleri, şikayetleri…

 

Bu söz en çok da Kürtler için sarf edilirdi bir aralar; “ekmeğini veren eli ısırdıkları” söylenirdi. En ağır koşullarda da çalışsalar Kürtleri hiç hak etmedikleri halde beslediklerini düşünüyordu birileri. Onların hak taleplerini, veren eli ısırmak olarak tanımlıyorlardı.

 

Velhasıl neyin almak, neyin vermek anlamına geldiğini güçlüler tanımlar. Böylelikle borçlu olması gerekenler alacaklı, alacaklı olanlar ise borçlu tarafına kaydedilir.

 

Hayat bu rol hileleriyle hep güçlüleri kollar. Zayıflar altta kalır, minnet duymaları beklenir.

En kötüsünü söyleyeyim…

Koskoca bir toplumun kendini iktidar tutkunu bir yöneticiye borçlu hissetmesidir.

 

Kudretin şahikasına ulaşmış; bir sözüyle orduları savaşa gönderebilen, kızdıklarını içeri attırıp, işini aşını elinden alabilen, hiçbir önemli kademenin karar verici olamadığı, beyefendi ne düşünüyor sorusu sorulmadan adım atılamadığı bir ülkede; milyonların kaderine hükmeden bir şahsiyetsiniz. Üstelik herkesten de alacaklısınız. O ülke sizinle gurur duyuyor. Gururunu size borçlu. Bundan büyük minnet duygusu mu olur?

 

Bu, banka reklamlarından bile komik…

Ama komikten de öte fevkalade tehlikeli.

 

   

             

- Advertisment -