Bütün bunlar için Teksaslı bir aileyi suçlayabilir miyiz?

Ankara’da bakanlıklar, belediyeler, kalkınma ajansları AB ve vakıfların fonlarından almak için birbirleriyle yarışıyorlar. Fon almak ve idare etmek için danışmanlık hizmeti alıyor, aldıkları fonlar bağıra çağıra basın toplantılarıyla ilan etmekten çekinmiyor, “her şeyin en iyisi” esaslı organizasyonlarda bir güzel de harcıyorlar. Sonra da akşam eve gidip fon alan basın kuruluşlarını “beşinci kol faaliyeti” ilan ediyorlar. Çünkü yurtdışından fon bulmak sadece devlete ve belediyelere layık görülen bir hak.

Dün sosyal medyada iki hashtag TT listesindeydi.

Biri yurtdışından fon alan medya kurumlarını hedef alan “Fondaş medya”, diğeri “Habertürk’ü kınıyoruz.”

Aslında ikisi arasında doğrudan bir ilişki var.

Ama anlatması biraz uzun sürebilir.

Habertürk’ün kınanmasının sebebi Cumhurbaşkanı’nın yorgunluktan gözlerinin kapandığı canlı yayın üzerine kopan sürreal tartışmaydı.

Bütün televizyonlarda canlı yayınlanan Cumhurbaşkanı’nın bu bayramlaşma videosuyla ilgili Habertürk yazarı Fatih Altaylı, “Çok yakınında birilerinin Cumhurbaşkanı’nı zor duruma düşürmek istediğine işaret eder” diye yazdı.

Yazıya kızan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Habertürk’ü ‘yalan ve dezenformasyon’la suçladı ve “Habertürk’ü kınıyoruz” diye biten bir açıklama yaptı. Ve bu söz bir süre sonra AK Partililer tarafından TT yapıldı.

Daha sonra Habertürk de uzun açıklamalarla kendini izah etmeye çalıştı.

Aslında ortada ne kınanacak bir durum ne izah edilecek bir mesele ne de Cumhurbaşkanı’na yönelik bir komplo vardı.

Olay sadece uzun ve yorucu bir seyahatten sonra yorgun düşmüş bir insandı.

Ama o insan Cumhurbaşkanı Erdoğan olunca bir ara yorgun düşüp uyukladığını söylemek ayıp, bunun televizyonda görünmesi “onu kötü göstermeye çalışan birilerinin komplosu” oluverdi.

Ama bu kez mesele artık rutinleşen işin bu kısmı değil.

Dikkatinizi çekmiştir.

Uzun süredir Habertürk çok sık kınanıyor.

Daha önce de bir kaç kez Devlet Bahçeli ve MHP’nin hedefindeydiler.

Hatta Habertürk’ü izlememe kampanyası yapıldı, televizyon bu boykottan Genel Yayın Yönetmeni ve Ankara temsilcisini feda ederek kurtulabildi.

Peki, iktidarın dengelerini gözeten, pek çok ismi bu uğurda kolayca tasfiye etmiş, bu yüzden parti komiseri gibi profilleri istihdam eden, yasaklılar listesindeki isimleri ekranlarına çıkarmayan, her türlü yerli ve milli hamasetin kol gezdiği bir medya neden iktidarın sürekli hedefinde?

Sorunun basit bir cevabı var: Habertürk ana akım medyada iktidarın tümüyle kontrolüne girmemiş son yerli sermaye grubuna ait.

(Fon alan medya kuruluşlarına ulusalcı nutuklar çeken Fox Haber’in eski anchormani kanalın sahibinin Rupert Murdoch olduğunu herhalde biliyordur di mi?)

Evet, ana akımdaki diğer medya gruplarının da yerli ve milli sahipleri olarak Türkiye’nin büyük holdingleri, şirketleri görünüyor ama bu görüntü kimseyi aldatmıyor.

Ciner Holding, Doğan grubunun medyadan çekilmesinden sonra ana akım medyadaki tek yerli büyük sermaye grubu olarak tek başına kaldı.

Ve sürekli alttan almalarına rağmen iktidarı bir türlü memnun edemiyorlar.

Bu memnuniyetsizlik yeni de değil.

2018 yılında Habertürk basılı gazetesini kapatmıştı.

Kapattığında gazetenin tirajı 200 binin üstündeydi.

Peki satışı binleri bulamayan gazeteler hala çıkmaya devam ederken, böyle bir gazete neden baskısını durdurmaya karar vermişti?

O günlerde “basılı gazete devri geçti artık” gibi global açıklamalar yapılsa da aslında mesele tamamen yereldi.

Neden kapattınız sorusunun sorulduğu Habertürk’ün yöneticileri o günlerde basit bir cevap veriyorlardı: “200 bin satan Habertürk’ün reklam geliri, bir kaç bin satan Milat gazetesinden az.”

Çok sayıda basılan, çok sayıda çalışanı olan bir gazete, sadece Basın İlan Kurumu ilan geliriyle de ayakta kalamazdı.

Peki hangi ekonomik mantıkla orta sınıfa hitap eden, merkezde yer alan, 200 bin satan bir gazete onda biri kadar bile sattığı şüpheli ekstrem bir gazeteden daha az ilan alabiliyordu?

Türkiye’de herhalde hala bu sorunun cevabını arayan kalmamıştır.

Sadece kamu ilanlarından da bahsetmiyoruz. Özel şirketlerin medya reklam planlaması da uzun süredir ticari olarak değil siyasi olarak yapılıyor.

İnanmayan şu an okuduğu gazetenin ilansız sayfalarını çevirsin.

Kamu ve kamulaştırılmış özel sektörün tercihleri zaten malum.

Üç kamu bankasının en çok reklam verdiği ilk 10 gazeteden beşinin adını sokakta geçen insanların çoğu duymamıştır bile.

FETÖ suçlaması nedeniyle kayyum atanmış şirketlerin reklam tercihleri bile başlı başına bir fonlama hikayesi.

Artık büyük holdingler için bile bir gazeteye ilan vermek rasyonel bir reklam stratejisinin sonucu değil, siyasi bir tavır olarak algılanıyor ve bunun ağır bir bedeli olabiliyor.

Son yerli büyük medya patronu Aydın Doğan’ın başına gelenler malum. Sözcü’nün patronu hala yurtdışında. Cumhuriyet gazetesinde yönetim mahkeme salonunda el değiştirdi.

Herhalde son yerli ana akım medya patronu olarak kalan Ciner de sık sık “yeter artık” noktasına geliyordur.

Böyle bir ortamda Türkiye’de bir sermayedar neden medyaya yatırım yapsın?

Neden iktidarın da eleştirilebildiği bir mecraya destek verip huzurunu bozsun?

Bugün iktidarın kontrolünde olmayan televizyon ve gazetelerin bir kısmı çeşitli partiler tarafından fonlanıyor.

Zor bela ayakta kalabiliyorlar.

Karar gibi, basılı gazeteler anayasal zorunluluk olan Basın İlan Kurumu ilanlarıyla idare edebilecek bir ölçekte yayın hayatına devam edebiliyor.

TV ve dijitalde bu imkan da yok.

İktidarı destekleyenler için bile ayakta kalmak kolay değil.

Girilen el-ense ilişkilerinin ucu bakanlar ile mafya liderleri arasında arabuluculuğa kadar varabiliyor.

İktidara karşı eleştirel bağımsız bir dijital medyanın ise hiç şansı yok.

Medyaya bir liradan fazla para verme geleneği olmayan, gazeteciliğin bir idealizm değil bir meslek olduğunu pek anlayamayan okurların bağışlarının en maksimumuyla ancak bir- iki kişinin finanse edilmesi mümkün.

Yurt içindeki en büyük yerli medya sermayesinin herkesin gözü önünde devlet bankası kredisiyle varlıklarını devretmek zorunda bırakıldığı, geriye kalan son yerli medya sermayesinin de her gün iktidarın mobbingine uğradığı bir ülkede bir gazetecilik platformu kurmak için geriye medeni iki yol kalıyor; ya bundan vazgeçip yabancı medya kuruluşlarının Türkçe servislerinde çalışmak ya da yurtdışından para bulmak.

Şu anda Türkiye’nin dijitalde en çok takip edilen yayın organları BBC, DW, VOA, Euronews hatta Sputnik gibi yabancı devletlere ait medya kuruluşlarının Türkçe yayınları.

Bu yayınlar artan ilgi nedeniyle gittikçe büyüyor, daha fazla insan buralarda çalışmaya başlıyor.

Bu kuruluşların arkasında büyük devletler var. Tamamı kamu kuruluşu. O yüzden onlara dokunmak Habertürk’e dokunmak kadar kolay değil.

Bir bağımsız yerli gazetecilik platformu için yurtdışından fon bulmak ise bundan daha riskli.

Türkiye’de pek çok kişi için yurtdışından para bulmak, doğrudan vatan hainliği ile eşit.

Halbuki, 19 yüzyıldan bu yana yabancı vakıfların fonladığı, proje yaptığı bir ülkede yaşıyoruz.

Bu vakıfların açtığı adında Amerikan, Fransız, İtalyan, Alman geçen okullar, hastaneler hala kullanımda.

Fullbright bursu 1949 yılında ABD ile Türkiye arasında imzalanan resmi bir anlaşmayla veriliyor.

Dünyanın en büyük vakıflarından Ford Vakfı, 1950‘lerin başından beri Türkiye’de projeler yapıyor.

Türkiye’nin AB üyeliği lobisini Soros’un Açık Toplum Vakfı’nın yapmasının üzerinden 10 yıl bile geçmedi.

Gümrük Birliği ile birlikte Türkiye’nin dahil olduğu AB projelerinden fon almayan iktidar, devlet kurumu, belediye kalmadı.

Adalet Bakanlığı’nın, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hatta bazen Diyanet’in son 20 yılda yaptığı eğitimlerin, yürüttüğü projelerin çoğu AB fonuyla yapıldı. AB fonuyla yurtdışında gitmemiş, eğitim almamış emniyet müdürü, savcı, hakim, bürokrat bulmak zordur.

En son bizzat Cumhurbaşkanı’nın açıkladığı İnsan Hakları Eylem Planı bile AB’nin fonladığı bir projeydi.

Ankara’da bakanlıklar, belediyeler, kalkınma ajansları AB ve vakıfların fonlarından almak için birbirleriyle yarışıyorlar.

Fon almak ve idare etmek için danışmanlık hizmeti alıyor, aldıkları fonlar bağıra çağıra basın toplantılarıyla ilan etmekten çekinmiyor, “her şeyin en iyisi” esaslı organizasyonlarda bir güzel de harcıyorlar.

Sonra da akşam eve gidip fon alan basın kuruluşlarını “beşinci kol faaliyeti” ilan ediyorlar.

Çünkü yurtdışından fon bulmak sadece devlete ve belediyelere layık görülen bir hak.

Yabancı kurumlar, vakıflar devlete, belediyelere fon verince “parayı veren düdüğü çalmıyor”, “kim kime durduk yerde para verir” gibi analizler çalışmıyor.

Ama yurtdışından fon alan zaten varlığı bile devlete tehdit olan bir sivil toplum örgütü, bir medya kuruluşu olunca konu hızlıca CIA’ye, emperyalizme, beşinci kol faaliyetine bağlanıyor.

“Fon” kavramı, Türkiye’de ulusalcılar tarafından 90’ların sonu ve 2000’lerin başında çok kirletildi. Üzerine en meşhuru Sivil Örümceğin Ağı’nda olan geniş bir külliyat var.

Bütün bu külliyatta tekrarlanan büyük iddia şuydu;

‘Yurtdışından fonlanan, beşinci kol faaliyeti sivil toplum örgütlerinin desteğiyle, BOP eşbaşkanı olan AKP iktidarı; Cumhuriyet’i yıkıp, Türkiye’yi bölüp, Batı’nın kontrolünde bir ılımlı İslam rejimi kurmaya çalışıyor.’

80’lerde bu projenin arkasında Suudi Arabistan’ın fonu Rabıta, ve ABD’nin yeşil kuşak projesi bulunurdu, 90’lar ve 2000’lerde onların yerini AB projeleri, Soros ve BOP aldı.

Yıllarca böyle suçlanmış iktidar, bugün bu ulusalcı beşinci kol faaliyeti diskuruna teslim olmuş durumda.

Dört sene önce Büyükada davasında tanınmış bir sivil toplum örgütü liderine yöneltilen tek suçlama İngiltere elçiliği ile yürütülen bir kadın destek projesiyle ilgili emailinde çıkan yazışmalardı.

Halbuki aynı elçilik devlet kurumlarıyla da projeler yapmaktaydı.

Farkındaysanız hala medyanın fon almasına gelemedik.

Çünkü aslında Türkiye’de medyanın yurtdışından fon bulmaya ihtiyacı yoktu.

Zaten şimdi suçlamaların merkezinde olan neredeyse CIA’in paravan kuruluşu muamelesi yapılan ABD Texas merkezli Chrest Vakfı da Türkiye’de medyaya ilk fonunu 2016 yılında vermiş.

Halbuki vakıf, 2001 yılından bu yana Türkiye’de sivil toplum projelerine destek veriyor.

Türkiye’de ilk destek verdiği vakıflardan biri de bugünlerde “Amerika medyayı fonluyor” kampanyasını başlatan ulusalcıların çok sevdiği Çağdaş Eğitim Vakfı’ydı.

Chrest Vakfı, 2001’den bu yana pediatri doktorlarının eğitimine, Kars Kalesi içindeki Osmanlı eserlerinin korunmasına, Osmanlı vakıfları ve hayırseverlik hakkında yapılan çalışmalara, Batman’da okul öncesi ve ilkokuldaki yoksul öğrencilerin okul ihtiyaçlarının satın alınmasına, kırsal kalkınma projelerine, İlhan Koman Vakfı, Hrant Dink Vakfı, KAMER ve Anadolu Kültür’ün kültürel ve sosyal projelerine binlerce dolarlık destek verirken kimse bundan rahatsız olmamıştı.

Sitesinde açıklanan rapora bakılırsa vakfın Türkiye’de siyasi içerikli projelerine en çok destek verdiği kurum ise TESEV.

2009, 2010, 2011, 2012’de TESEV’in sivilleşme, demokratikleşme, çözüm süreciyle ilgili, o günlerde askerleri ve ulusalcı muhalefeti çok kızdıran ama iktidarın çok destek verip yararlandığı projelerinin pek çoğuna Chrest Vakfı da fon vermiş.

Ama Can Paker’in başkanlığındaki, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızının da staj yaptığı TESEV’e o fonlar verilirken kimse Chrest için beşinci kol faaliyeti, CIA dememişti.

Chrest Vakfı, 2016’da Medyascope’a ilk fonunu verdiği yıl, bugün Cumhurbaşkanı’nın hukuk başdanışmanı olan Mehmet Uçum ve yine iktidara çok yakın olan, hatta “pelikan” olarak adlandırılan Boğaziçi Küresel adlı derneğin de kuruluş aşamasında yönetiminde yer almış Can Paker’in kurucusu olduğu PODEM’e de 100 bin dolar fon vermiş görünüyor.

Ama iktidar medyasındaki tepkilere bakılırsa fonlardan biri kirli paradan, diğeri temiz paradan verilmiş!

Peki kim bu Chrest Vakfı?

Neden 2001’den beri Türkiye’ye para verip duruyorlar? Bundan ne çıkarları var?

Ve bu “Amerika’nın ülkemizde oynadığı bir oyunsa” neden verdiği fonları açıkça sitelerinde yayınlayıp duruyorlar, neden saklamıyorlar?

Chrest Vakfı’nın merkezi Washington ya da New York değil. Teksas’ın 240 bin nüfuslu Irwing şehri.

Vakfın altı çalışanı var ve hepsinin soyadı Jensen.

Vakfın başkanı Lou Anne King Jensen, başkan yardımcısı Jeff Jensen karı-koca. Vakfın genel sekreteri Haley Jensen, Mali İşler Sorumlusu Chain Jensen ve direktörü William Jensen ise onların çocukları. Vakfın operasyon müdürü Elizabet Jensen de yakın akrabaları.

Yani kelimenin tam anlamıyla bir aile vakfı var karşımızda.

Jensen ailesi Teksas’ın varlıklı ailelerinden biri. Sigorta şirketleri, sağlık tesisleri, dünyanın farklı ülkelerde faaliyet gösteren call center işleri, emlak ve yatırım danışmanlığı şirketleri var. Şirketlerin başındaki isim ailenin üçüncü kuşağını temsil eden Jeff Jensen.

Vakfı kuran Lou Anne Jensen, üç kuşaktır varlıklı olan bu ailenin gelini.

Jensen ailesi vakıf işlerinde de eski. Baba ve anne Jensen’in arkalarından yazılan biyografilerinde Teksas’ın varlıklı ailelerinden oldukları dışında, o sıfat kullanılmış: Filantropist.

Tam da anlaşmazlığın, “parayı veren düdüğü çalar”, “durup dururken kim kime para verir” analizlerinin başladığı nokta da burası.

Filantropi, Türkçe’ye kolayca hayırseverlik olarak çeviremeyeceğimiz bir kavram.

Kelime anlamı zaten; insan severlik.

Daha kurumsal ve planlı bir hayırseverlik diye çevrilebilir. Bizdeki vakıf geleneğinin modern çağa uyarlanmış hali. Ama “veren el alan eli görmemeli” yerine, “namım yürüsün, herkese örnek olsun” anlayışı egemen bu hayırseverlikte.

Çoğu büyük aile holdinglerinin vakıfları olan bu kurumlar artık büyük bir sektör haline gelmiş durumda, profesyonelce yönetiliyorlar.

Türkiye’deki vakıfların ve bağışçılığın profesyonelleşmesi için Üçüncü Sektör Vakfı yıllardır çalışıyor.

Sabancı Vakfı, Koç Vakfı gibi Türkiye’nin zenginlerinin vakıfları yerli filantropizme örnek olarak verilebilir.

Ama bu vakıflar her zaman ilgi alanlarını sosyal meseleler, eğitim ve kültürle sınırlı tuttular, siyasi, hukuki konulara girmediler.

“Yoksa devlet kapımıza müfettiş, vergi memuru gönderir” derdi olmayan Batı’daki vakıflar ise öyle değil.

Mesela Teksas’ın küçük bir şehri olan Irwing merkezli Chrest Vakfı’nın geçen yıl ABD Texas’ta fon verdiği bazı projeler şöyle:

“Şiddet içermeyen uyuşturucu suçları nedeniyle adaletsiz bir şekilde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan bireylerin sorunlarının temsiliyeti için destek.”

Ceza adaleti tartışmalarını sadece cezalandırmaya odaklanmaktan çıkartıp, hesap verebilirlik ve rehabilitasyon konularını vurgulamaya yönelik çabalara destek.”

“Gençlerin ve genç yetişkinlerin Texas adalet sisteminden çıkarak toplum temelli tedavi programlarına yönlendirilmesine genel destek.”

“Ceza adaleti sürecinin her aşamasında kişilerin adil, etik ve merhametli bir muamele görmesinin teşvik edilmesine genel destek.”

Türkiye’deki en güçlü holding sahibinin bile rüyasında para verdiğini görse ter içinde kabus görmüş gibi uyanacağı projeler bunlar.

Ama bunlar, diğer Amerikan filantropistlerinin ABD’de fonladığı projelerin yanında zararsız içerik kalıyor.

ABD’de zengin ailelerin kurup yönettiği binlerce benzer vakıf var. Gates, Buffett, Walton, Dell, Marcus, Moore, Simons ailelerinin vakıfları en büyükleri.

Bu vakıflar meşreplerine göre insan hakları örgütlerinden, fact-check sitelerine, Irak işgaline karşı barış kampanyalarından, think tanklere, sendikalardan, tüketici hakları hareketlerine, medya, alternatif medya çalışmalarına kadar muhalif pek çok işe para vermekten de çekinmiyor.

O sırada dünyada ihtiyaç ve mesele neyse ona göre fonların programları değişiyor. Şimdilerde aşılar, tarım, küresel ısınma, mülteciler, azınlık hakları, kadınlar, LGBT hakları ve son dönemde doğru bilgiye erişim ve medya alanlarında fonlar yoğunlaşmış durumda.

Avrupa’dan Brezilya’ya Malezya’dan Güney Afrika’ya kadar her yere uzanıyor bu kaynaklar.

Amerika’nın en tehlikeli adamı Julian Assange bile Avrupa’daki hayatını ismi açıklanmayan zengin bir filantropistin bağışlarıyla sürdürmüştü.

Batılı zenginler için filantropi bir prestijli emeklilik modeli.

Büyük ve eski bir gelenek bu.

1999 yılında kelime anlamı “iyi niyet” olan Chrest adlı vakfı kuran Texaslı Jensen ailesi ise bu alanda yeni sayılır.

Amerika ölçeğinde ilk 100 filantropist arasında da değiller.

İlk 50’yi ve destek verdikleri projeleri merak edenler Forbes dergisinin şu listesine bakabilir.

https://www.forbes.com/top-givers/#4bc4ef1c66ff

Ama buna rağmen “iyi niyetleri”nden kuşku duymakta tabii ki herkesin hakkı var.

Ama bu özel vakıf fonlarının hepsini Amerikan devletinin uzantısı, CIA projesi olarak gösterip, “vardır bir hinlik”, “emperyalistlerin oyunu” olarak görenleri aksine ikna etmek mümkün değil.

Ama insanlık diye iyisi, kötüsü her yerde olan bir üst kimliğimiz olduğuna inananlar belki şöyle düşünebilir.

Nasıl Türkiye’de biraz parası olan bir vakfa bağış yapıp, Afrika’nın bilmediği bir yerinde su kuyusu açtırmanın hazzını yaşıyorsa, Apple’ın sahibi de Kenya’daki Mesai halkına hayvancılık için milyon dolarlar vererek bu hazzı yaşıyor. Büyük ölçekte Afrika’nın gelişmesi Apple için yeni müşteriler demek de olabilir.

Peki, Texaslı Jensen ailesinin kurduğu Chrest Vakfı’nın 2001’den beri Türkiye’ye fon vermesinin motivasyonu ne?

Eğer bu Amerika’nın iktidara karşı bir oyunuysa neden bu görev Teksaslı küçük bir vakfa verildi?

Aslında Türkiye’ye çeşitli alanlarda fon veren çok sayıda Amerikalı ve Avrupalı özel vakıf var. AB fonlarını, devletlerin açtığı fonları saymıyoruz bile. Chrest de o yüzlerce vakıftan sadece biri.

Rakamlar Türkiye’de iktidara zarar verecek gibi de durmuyor.

Chrest’in 2001’den 2021’e Türkiye’deki projelere verdiği fon miktarı toplamda 5 milyon dolar bile etmiyor.

Bu miktar, Ziraat Bankası’nın Doğan grubu alması için Demirören’e verdiği ve geri ödenmeyen kredinin 150’de biri.

Yani Türkiye’de orta düzeydeki bir yerli zenginin bir rezidans dairesine yatırdığı parayı, Texaslı Jensen ailesi 20 yılda Türkiye’ye katkı yapan projelere harcamış.

Peki neden yapmışlar bunu? Kara kaşımız kara gözümüz için mi?

Cumhuriyetçi partinin daha ilerici kanadına yakın Jensen ailesinin Türkiye ile bir işi yok, burada yatırımları da yok.

2012’de katıldıkları TUSES’in toplantısında Türkiye ile nasıl tanıştıklarını şöyle açıklamış vakfın kurucusu olan Lou Anne King Jensen.

TUSES’in raporundan okuyalım:

“Türkiye ile ailece yaptıkları bir seyahat ve Mısır’da katıldığı bir uluslararası toplantı sonucunda tanışan Chrest Vakfı kurucusu ve başkanı Lou Anne King Jensen, vakfın mali desteklerini Türkiye’ye yönlendirme kararını şöyle açıklamaktadır: “Vakfımızın kaynakları sınırlı olduğundan, var olan kaynakları birden çok ülkeye dağıtmak yerine tek ülke üzerinde yoğunlaşmanın daha etkili sonuçlar yaratacağını düşündük. Desteklerimizi tek bir ülkeye yönlendirerek ülkenin dinamiklerini daha iyi anlayabileceğimize, o ülkede yaşayanlarla daha yakın ilişkiler kuracağımıza ve toplum tarafından belirlenen sosyal hedeflere ulaşılmasına daha fazla katkı sağlayacağımıza inanıyoruz.”

Lou Anne King Jensen

Lou Anne King Jensen, şirketin yatırımlarında eşiyle birlikte çalışıyor ama esas işi sosyal hizmet uzmanlığı. Texas Üniversitesi’nde İngilizce ve Sosyal Hizmet alanlarında yüksek lisans derecesine sahip.

Amerika’da pek çok okul projesinde, diyabet karşıtı yapılanma içinde bulunuyor.

Ayrıca 2009’da Oslo Üniversitesi Barış Araştırmaları alanında da master yapmış.

Muhtemelen bu ikinci masterının sebebi 2001’den beri Türkiye ve Türkiye’nin sorunlarına ilgisi. Kürt meselesi de bunlardan biri.

Ama fon verdiği projelerin tamamında en büyük kriterlerden biri partizan olmamak.

Ayrıca kimseye gidip de zorla fon vermiyor.

Her yıl açılan fona, vakfın Türkiye’deki projelere fon verdiğini bilen sivil toplum örgütleri projeleriyle birlikte başvuruyorlar.

Bu fonlar al şu parayı kullan şeklinde de verilmiyor.

Tutarlı, mantıklı bir proje ve bütçe yazmalısınız. Bu projelerin yazılması ve yönetilmesinin artık profesyonelleri var.

Lou Anne King Jensen da Türkiye’de daha önce birlikte çalıştığı, güvendiği isimlerin referanslarıyla bu fonları veriyor.

Yurtdışından fon almak Türkiye’de muhtemelen en şeffaf iş.

Çünkü yurtdışından gelen bütün fonlar ve paralar, devletin her an bilgisi dahilinde Vakıflar Genel Müdürlüğü ya da Dernekler Dairesi Başkanlığı’nın gözetiminde Türkiye’ye giriyor. Projelerin kopyaları devlete veriliyor ve onaylanıyor. Vakıflar, dernekler ya da şirketler bu yüzden denetleniyor.

Bütün banka akışları şeffaf, fon verenler bütün harcamaların proje için kullanıldığını görmek istediği için her şeyin faturası olmak zorunda. Kaçak mümkün değil. Bu projelerde çalışan herkes ya sigortalı ya da sözleşmeli. Yani her şey kayıt içinde dönüyor.

Bu yüzden de Türkiye’ye giren bir yabancı fonun yüzde 45’i devlete vergi olarak giriyor.

Yani Chrest’in sitesinde açıklanan ve yine bir el çabukluğuyla aylıkmış gibi gösterilen yıllık bütçelerin yüzde 45’i fonu alan kuruma değil, devlete gidiyor.

O yüzden devlet rahatsızmış numarası yapsa da aslında bu fonlardan çok memnun.

Hem ülkeye döviz giriyor, hem sıfır kaçakla bu paranın vergisi alınıyor, hem de bu paralar istihdama katkı yapıyor.

Filantropi sektöründe medyaya fon vermek yeni bir trend. Ama dünyada da bugüne kadar kendi ayakları üzerinde durabilen medya kuruluşları dijitalleşmeyle artık zor zamanlar geçiriyor. Fonlar güçlü bir medyanın olduğu Batı ülkelerinde kurumsal medya dışındaki bağımsız gazeteciliğe, belgeselcileri, Malta belgeleri gibi özel araştırma projelerine, doğrulama sitelerine gidiyor. Özgür medyası tehdit altında olan Türkiye, Macaristan gibi ülkelerde ise gazeteciliğe destek olarak verilmeye başlandı.

Türkiye burada en özel örnek. Devlet dışında bir medyanın bile olmadığı ülkelerden Türkiye’yi daha kötü yapan bir medyası varken bunu dünyanın gözleri önünde ağır çekimde kaybetmesi.

O yüzden Türkiye’yi 2001’den beri izleyen Chrest Vakfı için de 2016’dan sonra medyanın artık desteklenmesi gereken bir alan haline gelmiş olması anlaşılır.

Chrest Vakfı ve diğer fon verenler başvuran medya kurumlarına bir içerik dayatması yapmıyor. Kurumlar ya da kişiler, kendi projelerini kendileri yazıyor, bu projeler çok genel çerçeveler sunuyor, içeriklerle ilgili ayrıntılara girilmiyor.

Medya organlarından tarafsızlık, dürüstlük, partizan olmamak gibi genel gazetecilik prensiplerine sadakat bekleniyor. Ama bunun da denetlenmesi mümkün değil. Ellerindeki tek denetleme imkanı seneye fon vermemek olabilir.

Ama ortada hala iyi bir organizasyon, teknik altyapı isteyen gazeteciliğe yetecek miktarda bir fon da yok.

Ama bu haliyle bile mevcut fonlar ve yabancı yayın kuruluşları, Türkiye’de son beş yılda Habertürk gazetesi dahil, gazeteler ve televizyonlar tarafından işten çıkarılmış yüzlerce gazetecinin, yüzlerce yeni gazetecinin teliflerle ya da düşük maaşlarla ayakta kalmasını sağlıyor.

Öyle çok büyük paralar da değil bunlar. Yazı ve haber telifleri kurumuna göre 200 TL’den 500 TL’ye kadar değişiyor. Editör ve muhabirlerin ücretleri ya asgari ücret ya biraz üstü seviyesinde.

Ama bu fonlarla dönen medya kurumları sayesinde Hazine Bakanı’nın istifası 23 saat beklenmeden haber yapılabildi, üzerine konuşulabildi.

İdlip’te 33 askerin şehit düştüğü haberi duyulabildi.

Sedat Peker videolarındaki iddiaların arkasına bakılabildi. Aralarında muhalefet liderlerinin de olduğu pek çok insan, ekranlara çıkması yasaklanmış pek çok entelektüel bu mecralarda görünür olabiliyor.

Başı dara düşen, tasfiye edilen, haksızlığa uğrayan insanlar da çıkıp bu platformlardan seslerini duyurabiliyor.

Fon haberini ilk yapan mecranın başına gelen hukuksuzluklar bile bu mecralarda tartışıldı, eleştirildi.

Günün sonunda tek komuta merkezinden yönetilmeyen bir medyaya bir gün herkes ihtiyaç duyabilir.

Keşke bunun, kendileri için bir rezidansta daire sahibi olmaktan daha hayati bir ihtiyaç olduğunu yerli zenginler de anlasa.

O zaman Teksas’ın 240 bin nüfuslu Irwing şehrinde yaşayan Jensen ailesine de kimsenin yolu düşmezdi.

Bütün bunlar için Teksaslı bir aileyi suçlayabilir miyiz?

Önceki İçerik“Dış” korkusu (3) Öldürücülük halkaları
Sonraki İçerikCan Öz’den ‘Kürdistan’ sansürü açıklaması: Olur mu öyle saçmalık, hemen toplatıp düzeltiyoruz