Çare, sivil siyaset ve reformlar

 

Son 30-40 yıllık zaman zarfında Kürt meselesinde, çok yakın döneme kadar devlet politikasında, özellikle şiddetin devam ettiği dönemlerde değişen pek bir şey yoktu. Yapılan konuşmalarda ve kamuoyu ile paylaşılan beyanlarda, genellikle rutin bir söylem egemendi: Devletin gücü, her şeyin denetim altında olduğu, birkaç aya kalmaz şiddet ve terörün son bulacağı… Bu söylemde, köylerin yıkılması, insanların yer ve yurtlarından edilmesi ve vatandaşın gördüğü zarar, pek de söz konusu olamazdı. Önemli olan asayiş ve kamu güvenliğinin sağlanmasıydı. Gerisi ve sonrası önemli değildi.

                                  

Zihniyet değişimi

 

Barış sürecinin kazaya uğraması ve PKK’nın şiddet yolunu bir çözüm ya da masaya dönüşün yegâne yolu olarak görmesi,  bizleri kırk yıldır izlediğimiz filmin başına döndürdü. Ancak devlet, daha önce gördüğümüz anlayışına kıyasla bir dizi ciddi reform yapmış görünüyor. Bu, bir zihniyet değişimi de sayılabilir. Meselâ 1990’larda, şiddetin tam da doruk noktasına ulaşmış olduğu bir dönemde, bölgeye siyasilerin giriş çıkış yapması ve kimi rutin incelemelerde bulunması dahi mümkün değildi.  Örneğin 22 Ekim 1993’te Lice’de, Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı General Bahtiyar Aydın’ın şaibeli bir şekilde öldürülmesi ve ardından yaşanan olaylar üzerine CHP Genel Sekreteri Deniz Baykal ve beraberindeki heyet, ilçeye gidip incelemelerde bulunmak istemiş, ancak güvenlik güçleri tarafından, henüz 10 km öteden durdurularak geri çevrilmişti.  Hattâ dönemin başbakanı Tansu Çiller’in bile ilçeye girişine izin verilmediği yazılır. 

 

O günlerde devlet kimi olayları bahane ederek çok rahatlıkla köyleri boşaltabiliyor ve Lice gibi ilçe merkezlerini de yakıp yıkabiliyordu. Tabii bu uygulamaların halk nezdinde yarattığı kin ve nefret, kimi siyasilerin umurunda olsa da, askerî zırhı aşıp meseleye müdahil olmak kolay değildi. Ülkede ağır bir askerî vesayet vardı ve bu vesayetin, hele savaş ve şiddet ortamında aşılması mümkün görünmüyordu.

           

Devletin iki üstünlüğü

 

2015’in ikinci yarısında başlayıp halen süren şimdiki şiddet ortamında, devlet, daha doğrusu iktidar partisi, 1990’ların hatalarına dönmemek adına bir çaba sarf etmekte.  Yine uzun yıllar devam eden şiddet sürecinde,  belki de ilk defa devlet iki noktadan üstünlüğü ele almış görünüyor: (1) etik;  (2) psikolojik. Önce etik olandan başlayalım:  Bir meseleyi şiddete başvurmaksızın, sivil ve siyasi kanallardan dile getirip ifade etmenin yol ve imkânları varken, şiddet yolunu seçmek ahlâkî ve insanî değildir. Siyasi mücadelenin tüm yollarını tıkamış, demokratik siyasete zerrece alan açmayan faşist ve darbeci bir iktidara karşı, şiddet seçeneği tartışılabilir; ancak cılız da olsa sivil siyaset zemini mevcut olan bir durumda, şiddet asla gündeme alınmamalıdır. Kısacası şiddet, ancak olağanüstü durumlarda başvurulacak bir yoldur; yeterince haklı bir gerekçesi olmadıkça cinnettir, cinayettir

 

Türkiye’de seçimlere katılan,  ülke çapındaki 81 ilden 12’sinin belediyesini elinde tutan, 11 ilde yüzde 50’nin üzerinde seçmen desteği bulan ve toplamda 6 milyondan fazla oy alan bir Kürt siyasi hareketinin, bu ülkede demokratik zeminde mücadele etme çaresi kalmamıştır demesi, hem ahlâki hem de vicdani değildir.  Bugün artık devlet bile, şiddetin Kürt meselesine çözüm getiremeyeceğini; tersine, işleri daha da içinden çıkılmaz bir yola taşıdığını kabul ediyor ve her fırsatta sivil siyasetin önemini vurguluyor. Hendek ve barikatların öncelikle Kürt halkına zarar verdiğini, Kürdistanı yıktığını, Kürt halkını göçe zorladığını, iktidar partisi yetkilileri her fırsatta söylüyor. Şüphesiz bu söylemin doğru ve ahlâki bir söylem olduğunu da kabul etmek gerekir. Hattâ bunları söylemekle yetinmiyor; Başbakan Davutoğlu, şiddet ve hendekler yüzünden zarara uğramış vatandaşların zararlarının telafi edileceğini ve mağduriyetlerinin elden geldiğince giderileceğini dile getiriyor. Son haftalarda Mardin, Van ve Diyarbakır’a gerçekleştirdiği ziyaretlerle, bölgedeki iş adamları ve sivil toplum önderleriyle yaptığı görüşmelerle, toplumun nabzı tutularak meselenin tamamen askere ve polise bırakılmadığı mesajı veriliyor. Kısacası hükümet her fırsatta 1990’ların hatâsına düşmeyeceğini tekrarlıyor.

 

Hadisenin psikolojik boyutuna gelince,  hendek ve barikatların bizzat bölge halkı tarafından yanlış bulunması, tasvip edilmeyip mahkûm edilmesi, iktidara bu anlamda psikolojik üstünlük sağlamakta. Şüphesiz garip olan, Cizre, Sur, Silopi, Silvan ve Varto örnekleri ortada dururken, bu kez Şırnak, Yüksekova ve Nusaybin gibi yerlerde aynı eyleme girişmek; bu, akıl ile açıklanacak bir durum değil. Devlet  Cizre ve Sur’da yaptıklarının aynısını tekrarlayarak buralarda da kendince kamu düzenini sağlamaya çalışacaktır.  Yine insanlar ölecek, cenazeler ortada kalacak, belki yine aylarca sokağa çıkma yasağı uygulanacak, ancak sonuç değişmeyecektir.

 

Evet, devlet “egemenlik” ilkesini esas alarak aynı şeylerin daha ağırını da yapabilir. Ancak Şırnak, Nusaybin ve Yüksekova gibi yerlerde, kurbanlar kesilip operasyonlar başlamadan önce hâlâ yapılabilecek başka şeyler yok mudur? Örneğin devlet, aydınları, sivil toplum öndegelenlerini, kanaat önderlerini, din adamlarını ve hattâ diğer Kürt örgütlerini devreye sokarak, yıkım ve ölümlere gitmeden bir çözüm üretemez mi? Kürt meselesinde milletin muhatap alınması biraz da bu değil midir? Bence devlet bu seçeneği mutlaka dikkate almalı. Çünkü yıkım ve ölümler, halklar arasında travmalar yaratır; ayrılıklara ve duygusal kopuşlara yol açar.

 

Devletin sorumluluğu

 

Peki, devlet şu an itibarıyla elde ettiği ahlâki ve psikolojik üstünlüğü ilelebet koruyabilecek midir?  Ya da bu etik ve psikolojik üstünlüğün devlete yüklediği sorumluklar yok mudur?

 

Galiba asıl mesele burada başlıyor. En büyük tehlike, devletin bu duruma bakarak rehavete kapılmasıdır. Buna karşı yapılması gereken, devletin Kürt meselesini çözmek anlamında gerçek bir yol haritasını ortaya koyarak uygulamaya geçmesidir. Kürt meselesi etnik bir meseledir ve etnik sorunların bütün dünyada çözüm yolları bellidir.  Devlet, başta dil hakları olmak üzere, mutlaka kimi reformları zaman kaybetmeden hayata geçirmelidir. Çünkü PKK ve HDP’ye kızan Kürt, soluğu AK Parti ve CHP koridorlarında almıyor; Kürt sorununa gerçek anlamda bir çözüm reçetesi olan tarafa bakıyor. AK Parti, Kürtlerin neden CHP’nin üstünü çizdiğini ve neden CHP ile yıldızlarının bir türlü barışmadığını da iyi okumalıdır.

 

Son çatışma döneminde etik ve psikolojik avantajı elinde tutan devlet, şiddete dönüşü çare olarak gören anlayışları mahkûm edecek şekilde,  somut ve inandırıcı reformlarla Kürt meselesinin çözümüne acil olarak eğilmelidir.  Unutulmamalıdır ki şiddetin panzehiri, sivil ve demokratik siyaset kanallarının açık tutulmasıdır.  Galiba, bugün biraz daha aklıselimle düşünmeye ve soğukkanlı olmaya ihtiyaç var. 

Önceki İçerik‘Uçuk’ haberler hangi tür gazeteciliğin ürünü?
Sonraki İçerikVirginia Woolf hadisesine bir aksiseda