Cohn-Bendit anlatıyor (2) Kitle hareketinin kazanımlarını, seçimler ve yasalar tahkim eder

 

[17-18 Haziran 2018] Daniel Cohn-Bendit’in Claus Leggewie’yle sohbetini, dün, hayalî bir “99 günlük iktidar” romanı noktasında kesmiştim. Bugün verdiğim bölümde, her iki konuşmacının (i) kapitalizme ve komünizme bakışlarınna; (ii) Maoculuğun Çin Kültür Devrimini liberal demokrasiye alternatif göstermesine; (iii) Troçkistlerin “sürekli devrim” saplantısına; (iv) Fransız Komünist Partisi’nin şahsında bütün Stalinist geleneğe; (v) Frantz Fanon’un “sağaltıcı şiddet” fetişizmi ve bunun beraberinde getirdiği kana susamışlığa; (vi) Kuzey Vietnam’a, Vietkong’a, Cezayir’e, “halk savaşı” veren bütün kurtarıcıların iktidara gelince yaptıklarına; (vii) mistik Che Guevara kültüne; (viii) solda çatışmacılığın, şiddet tutkusunun ve şehir gerillacılığının yükselişine kendilerinin nasıl katkıda bulunmuş olabileceğine; (ix) Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (ve benzerlerinin) nasıl terörist kesildiği ve düpedüz “faşist katil”lere dönüştüğüne… yönelik, lâflarını hiç sakınmayan eleştirel ve özeleştirel değinmeleri yer alıyor.

 

(x) Röportajın bir yerinde Cohn-Bendit, Joan Baez o sırada Fransa’ya geldiğinde “Marksist-Leninist”lerin ideolojik hücumuna uğradığını, kalkıp kendisine vaaz verdiklerini ve şahsen bundan nasıl tiksindiğini anlatıyor. Bana son derece gerçek geldi. Türkiye’de de bizler bunu çok yaptık, yaşadık. Şimdi tabii isimlerini saymayacağım (bazıları artık hayatta olmayan), tümüyle tevazu yoksunu bir yığın genç solcu entellektüel… şu veya bu nedenle hoşlanmadığımız (ister “burjuva” ister “oportünist” ister “revizyonist”) birileri konuşmaya geldiğinde, asla fırsatı kaçırmayıp Marksist teori sopasını defalarca kafasında kırar, kendi küçük taraftar gruplarımızı tatmin eder ve sonra zafer kazanmış komutanlar edasıyla merdivenlerden inerdik. (Bu gözlemden, bugünün çok daha kibirli iktidar trollerine herhangi bir düşünce malzemesi çıkar mı? Hiç sanmıyorum.)

 

(xi) Oral Çalışlar gibi, ama çok daha geniş ve ayrıntılı olarak Cohn-Bendit’de de, ‘68’e tarihsel bir bakış söz konusu. Zamanında “gerçekten harika”ydı diyor, ama geçmişte kaldı ve şimdi ileriye bakmak lâzım. Kendini seviyor ve güzelliyor tabii; var bir narsist yanı; satırları ve satır aralarında kendini hep gösteriyor. Ama bunu, nostaljiyi teorileştirmeye vardırmıyor. Tersine, ‘68’in 50. yıldönümü tören ve kutlamalarına katılmayacağını; bundan başka demeç veya röportaj vermeyeceğini; “eski tüfekler” [veterans diyor; kıdemliler, eski muharipler veya muharip gaziler diye çevrilebilir] buluşmalarında yer almayacağını açıklıyor. (Bizdeki ’68 ve ’78 madalyacılarının kulakları çınlasın.)

 

(xii) Fakat bütün bunların ötesinde, beni en çok, seçimleri, partileri ve yasalarıyla klasik demokrasiye biçtiği yeni değer düşündürdü. Bir yandan, parlamento dışı (ama şiddet içermeyen) kitle hareketlerinin değerine kuvvetle inanıyor. Diğer yandan, kitle hareketi durulup geri çekilmeden, kazanımlarının parlamenter çerçevede kurumlaştırılmasına ihtiyaç duyuyor.

 

Sonuçta, bir yığın başka fikir arasında bunu seçtim, bugünün başlığına çıkarmak için. Keşke anlasaydık, 1969-70 Türkiye’sinde. Keşke, kitle mücadelesinin geri çekilmesi karşısında bizler de kolumuz kanadımız kırılmışçasına ne yapacağımızı şaşırıp (farkına varmaksızın) depresyona girmesek; halktan kopup gitmesek; barışçı ve reformcu partiler kurup parlamenter demokratik mücadeleye katılsak; Küba, Régis Debray, foco’culuk, Tupamaro’lar, Mao, Çaru Mazumdar vb taklitçiliği ve maceracılığının kanatlarında felâkete uçmasaydık.

 

Keyifli okumalar diliyorum.

 

                                                                        *          *          *

 

Leggewie: Michel Houellebecq’in kaleminden çıkabilecek bir şeyi andırıyor… Lâf “iyi adam”dan açılmışken; son derece kutuplaştırıcı biri gibi görülmene rağmen, aslında genellikle arabulucu ya da kendin “merkezci” diye tarif ettiğin bir konumu benimsiyorsun. 1968 yazında ağabeyin Gabriel’le birlikte, Obsolete Communism: The Left-Wing Alternative [Miadını Doldurmuş Komünizmin Sol Alternatifi] başlıklı bir çeşit Lenin şerhi kaleme aldınız ki, Fransız Komünist Partisi’ne (FKP) bir saldırı anlamına geliyordu. Gene ağabeyin seni henüz on bir yaşındayken ilk protesto gösterine götürmüştü — FKP genel merkezinin önünde, Macar Ayaklanmasının Sovyetler tarafından ezilmesine karşı. Anti-komünizm kanında mı var?

 

Cohn-Bendit: Biz sol özgürlükçüler antikapitalist ve aynı zamanda anti-komünisttik. Komünist kampta her tüürlü çatlak hizip mevcuttu: dört ayrı Troçkist grubun yanı sıra, bir de liberal demokrasiyi eleştirirken Çin Kültür Devrimini örnek gösterip Kuzey Kore veya  Arnavutluk gibi ülkeleri öven çeşitli Maocular. Farklı nedenlerle de olsa, bu hiziplerin hepsi son derece Sovyet taraftarı olan ve kendini bir kanun ve nizam garantörü olarak lanse eden FKP’ye karşıydı. O sırada FKP genel sekreteri olan George Marchais, partinin gazetesi  olan L’Humanité’de yayınlaanan bir başmakalesinde, Fransız işçilerini kandırmaya çalışan “Alman anarşisti Cohn-Bendit”i hedef aldı. Tabii öyle demiyordu ama herkes “Alman Yahudisi” demek istediğini anladı.

 

Leggewie: Fransa’dan sınır dışı edildiğinde binlerce kişi “Hepimiz Alman Yahudisiyiz” diye tempo tutuyordu.

 

Cohn-Bendit: Ahlâkî açıdan, 1968’in en önemli olayı buydu: Afrikalılar, Araplar — cümle âlem kendini “iatenmeyen” Alman Yahudileri olarak niteliyordu. Çok-kültürlülük o noktada doğdu.

 

Leggewie: Uluslararası dayanışma, Şubat 1968’de Berlin’deki Uluslararası Vietnam Kongresi’nde gerçekleştirilen büyük bir mitingin de sloganıydı. Sen de delege seçilmiş ve katılmıştın…

 

Cohn-Bendit: Asla. Hiçbir şekilde “delege” edilmem söz konusu olamaz.

 

Leggewie: Doğru. Öyleyse şöyle diyelim; Fransız anarşist grubu Liaisons des étudiants anarchistes’ten bireysel bir yol arkadaşı olarak katıldın. Fransız ve Alman öğrencilerin ilişkisi nasıldı? Mayıs 1968’de Almanya’daki kalkışma artık neredeyse sona eriyordu…

 

Cohn-Bendit: Almanların yeni bir tür üniversite vizyonu; ne sermayeye, ne devlete,  ne de etkili ve yetkili makamlara bağlı özgür ve eleştirel bir liderler topluluğu olarak “Eleştirel Üniversite” yaklaşımı beni çok etkilemişti. Öte yandan, Vietnam Kongresi’nde  Vietkong’u kayıtsız şartsız  desteklemelerine mesafe koydum. Kuzey Vietnam alt tarafı Stalinist bir olaydı ve bir kere daha içimden çok net bir ses öyle bir dünyada yaşamak istemeyeceğimi söylüyordu. Alman radikallerinin coşkusuna yabancılık duydum. Örneğin [zamanın Alman öğrenci lideri] Rudi Dutschke’nin  konuşması, iyi ile kötü arasında çok keskin bir ayırım çizgisini içeriyordu. Bizler ise hem bu soruna, hem de herkesin dilinden düşmeyen Che Guevara adındaki o İsa figürüne çok daha şüpheyle bakıyorduk.

 

Leggewie: Ulusal kurtuluş hareketleriyle muazzam bir dayanışma içindeydik. Mao’nun deyimiyle “halk savaşı” vermekte olanları topyekûn destekliyorduk. Oysa bu, bir kere iktidarı ele geçirdiklerinde kurtarıcıların kendilerinden kaynaklanan baskıcılığı  görmezlikten gelmemiz demekti. Bunun ilk örneği Cezayir oldu. Hızla, İsrail’e karşı ön safta yer alan devletlerden biri haline geldi.

 

Cohn-Bendit: Ve otoriter bir tek-parti sistemi. Camus haklıydı, Sartre yanılıyordu. Camus Cezayir’in bağımsızlığından yanaydı ama Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni desteklemiyordu. Yoksul bir pied-noir [kara ayak; Cezayir’de doğma büyüme Fransız] olan annesini düşünüyordu. Cezayirliler Fransa’dan kurtulmakta yerden göğe haklıydılar, ancak bizler yeni yöneticilerin o kurtuluş atılımını nasıl ifsâd ettiğini maalesef çok geç farkettik. Frantz Fanon’un, önsözünü Sartre’ın yazdığı Dünyanın Lânetlileri kitabını bugün okuduğunuzda, son derece şiddet dolu, hattâ kana susamış diyebiliriz. Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun favorisi olmasına şaşmamak gerekir.

 

Leggewie: “1968” aslında Paris veya Berlin’de değil, 1965 dolaylarında Amerika’nın Batı Kıyısında, Berkeley’de başladı. Vietnam protestolarının da, başını Mario Savio’nun çektiği Free Speech [İfade Özgürlüğü] Hareketinin de, teach-in ve sit-in’lerin [toplu oturma ve tartışma eylemlerinin] de çıkış noktası orasıydı.

 

Cohn-Bendit: Evet, ayaklanma kökeni itibariyle Avrupalıların kabul etmek istemeyeceği kadar Amerikalıydı. 1965-1966’da Amerika’daydım ve Mark Rudd’la tanıştım. Amerikan SDS’i [Students for a Democratic Society] ABD Anayasası’na karşı bize tamamen yabancı olan bir saygı besliyordu. Weathermen’in ve Kara Panterler’in militanlığı daha sonra ve kısmen FBI tarafından şiddetle ezilmelerine karşı gelişti. Ama başkaldırının esas itici gücü bir karşı-kültür fikriydi. Bunun da taşıyıcılığını öncelikle rock müziği yapıyordu. “Woodstock Milleti”: buydu yeni bir Amerika efsanesi ve hepimiz bundan yanaydık.

 

Leggewie: Senin müzik idollerin kimlerdi?

 

Cohn-Bendit: 1965’teki Newport Folk Festivali’nde Bob Dylan’ı dinledim ve o günden beri bir folk müziği hayranıyım. Tabii aynı zamanda bir [Rolling] Stones hayranıyım, Beatles’ı da dinlemekle birlikte. Ve tabii büyük Fransız chansonnier’lerini de seviyordum: Georges Brassens, Jacques Brel, Dylan’ı Fransızca yeniden yorumlayan Hugues Aufray. 1968’de Joan Baez öğrencilerle konuşup tartışmak için Paris’e geldi; iki bini aşkın kişi bir tiyatroya doluştuk. Şarkı söylemek değil tartışmak istiyordu, ama Marksist-Leninistlerin eleştiri ve vaazlarına maruz kaldı. Bir noktada artık dayanamadım ve avazım çıktığı kadar bağırdım: “Hepinizden tiksiniyorum! Yankeeler hiç olmazsa gerçek bir hareket yarattı. Fransız Solu ve Cezayir Savaşı ise kocaman bir hiç!” 

 

Leggewie: Hannah Arendt şiddete dayalı isyanları asla onaylamazdı, ama gene de 1968’in yeni bir şeyin doğuşu olduğunu hissediyordu.

 

Cohn-Bendit: Arendt 1968’i bir sonraki neslin özgürlük başkaldırısı olarak görüyordu. Biliyor musunuz, oturup bana bir mektup yazmış ve Mary McCarthy’nin iletmesini istemiş. Mektup hiç bana ulaşmadı, ancak daha sonra keşfedildi. “Anneniz babanız sizinle gurur duyardı. Yardıma ihtiyacınız olursa beni arayın” diyordu.

 

Leggewie: O zamanlar Avrupa’ya nasıl bakıyordunuz? Daha sonra Yeşillerin Avrupa Parlamentosu’ndaki grup başkanı olarak savunacağınız “Avrupa Birleşik Devletleri” fikrinin neresindeydiniz?

 

Cohn-Bendit: Avrupa diye bir sorun hiç ama hiç mevcut değildi. Fransa ve Almanya 1940’ların sonlarına kadar birbirlerini ezelî ve ebedî düşman bellemişti. Buna rağmen, Fransız-Alman barışmasını bile umursamadıydık, sonunda çıkageldiğinde. Evet, yeni seyahat olanaklarının tadını çıkarıyor, iki ülke arasında gidip geliyorduk. Ama “Avrupa” kafalarımızı pek meşgul etmiyordu, ne büyük bir fikir ve ne de siyasî kurumlar için olası bir çerçeve anlamıyla.

 

Leggewie: Ama bunun da bir istisnası vardı: o dönemin küçük Birleşik Sosyalist Parti’sinin lideri olan Michel Rocard, 1973’te Le marché commun contre l’Europe [Ortak Pazara Karşı Avrupa] başlıklı bir polemiğin yazarları arasında yer almıştı. Serbest piyasa kapitalizmine karşı “Avrupa”yı, yani sosyalist bir Avrupa’yı savunuyordu.

 

Cohn-Bendit: Ve bu, bugünün en kritik meselelerinden biri: geleneksel ulus-devletin aşılması yönünde ilk adımı meydana getiriyordu.

 

Leggewie: İyi de anti-kapitalizme ne oldu (3)? 1970’lerin başlarında senin önderliğindeki “Devrimci Mücadele” grubu Frankfurt yakınlarında, Rüsselsheim’daki Opel fabrikasına sızmayı başarmıştı.

 

Cohn-Bendit: Aslında bu, sanayi sosyolojisine ilişkin pratik bir araştırmadan ibaretti. Yeni bir Komünist Partisi kurmayı değil, sadece in situ [mahallinde] yeni ağlar ve ittifaklar kurmayı ve ilk defa göçmen işçileri de kucaklamayı amaçlıyorduk. Ve çok şey öğrendik. Birçoğumuz için…

 

Leggewie: Örneğin daha sonra Alman dışişleri bakanı olacak olan Joschka Fischer için.

 

Cohn-Bendit: … bu, hayatlarımızın önemli bir aşaması demekti.

 

Leggewie: 1975’te ikimiz de kendimizi Portekiz’de devrimci turist konumunda bulduk. Ben kendi küçük ailemle oradaydım; sen ise — şahsî izlenimim o ki — ister plajda voleybol oynarken, ister Lizbon’da siyasî toplantılara katılırken, daima daha geniş bir ailenin parçasıydın. Bir pack [sürü] yaşantısı sürdürmek ve özel olan her şeyi siyasîleştirmek: ’68 özünde bu mu?

 

Cohn-Bendit: “Sürü” doğru sözcük. Daha 1968 ilkbaharında, Nanterre’deki günlerimizi ve gecelerimizi böyle geçiriyorduk. Daha geniş bir camiaya uygun biçimleri arıyor ve — senin nükleer ailen gibi — bütün petite bourgeois [küçük burjuva] yapıları patlatmak istiyorduk.

 

Leggewie: ’68 kuşağı için üç ölümcül günah vardı: oy kullanmak, istiridye yemek ve evlenmek. Sen bu üç günahı da işledin, eninde sonunda.

 

Cohn-Bendit: Fransa’dan kovulup da Almanya’ya geldiğimde, “yoldaş”ın biri bana şöyle bir soru yöneltti: Sizin için sosyalizm ne ifade ediyor? Ben de “herkese istiridye” diye cevap verdim. Ki SDS [Amerikan değil Alman SDS’si: Sozialistische Deutsche Studentenbund] içindeki püritenlerin hiç hoşuna gitmemiş olmalı. Hayatımın bir noktasında kendimi yoğun bir romantik ilişki içinde buldum ve evlendim — ama ancak on beş yıl sonra, oğlumuz yedi yaşına ulaştığında. İlk defa kırk yaşımda oy kullandım, Hesse eyaleti Yeşiller Partisi için. Beni aday da gösterdiler üstelik, önce Çok-Kültürlülük Sorunları Dairesi’nin ilk (ve ücretsiz) başı olduğum Frankfurt’ta; sonra 1994-2014 arasında Avrupa Parlamentosu’na. İş oraya geldiğinde toplumsal hareketlerin de gelgit yasalarına tâbi olduğunu öğrenmiştik artık: sular önce yükselir, ama sonra durulur ve geri çekilir — ve herkes ağır surette depresyona girer. Seçimler ve partiler değişimlerin yasalarla  koruma altına alınması açısından önem taşıyor.

 

Leggewie: 1970’lerde oldukça hoyrat bir izinsiz işgal ve yerleşme [squatting] hareketi söz konusuydu; ikide bir karışıklık çıkıyor ve polisle çatışmaya giriliyordu. Sen ve çevren, Devrim Hücreleri veya Kızıl Ordu Fraksiyonu [RAF: Rote Armee Fraktion] olarak bilinen şehir gerillalarına ne kadar yakındınız?

 

Cohn-Bendit: Olan bitenin siyasî sorumluluğunu taşıyoruz. Bazıları için gerilla efsanesi sadece bir oyundu, ama başkaları son derece ciddiydi bu konuda. Vietnam Kongresi’nde Rudi Dutschke “Savaşı buraya taşıyalım!” diye bağırdığında, bunu iki farklı şekilde anlamak mümkündü: ya bir yığım niting ve gösteri organize etme, ya da silâhlı mücadele çağrısı. Eğer bu kadar muğlak ifadeler kullanırsanız, ardından çıkagelen terörizmin sorumluluğunu, hele bir yandan da yükselen nazizmden muhafazakârları sorumlu tutuyorsanız, asla üzerinizden atamazsınız. Sürekli polisle çatışmanın cazibesini üzerimizden attık gerçi; kaldı ki, gidip de Yeşillere katıldığımızda,  bu önemli bir kavrayışın kabulü demekti: sözde-devrimci şiddetle hiçbir şeyi değiştiremez, oysa barışçı reformlarla belki değiştirebilirsiniz. Bazıları bir zamanlar taş atmış ve polisle çatışmış olduğu için Fischer’in ilelelebet dışişleri bakanı olamaması gerektiği görüşündeydi. Bu, aşırı solcuların sanayici Hanns Martin Schleyer’e karşı tavrı kadar aptalca bir şeydi. 1977 kadar geç bir tarihte bile bir zamanlar SS’lerle olan ilişkisinden sorumlu tutuyorlardı Schleyer’i; oysa âşikâr ki savaştan bu yana artık değişmiş, farklı bir insan olmuştu. Schleyer öldürüldüğünde artık oydu kurban olan; RAF teröristleri ise katillerdi, asıl faşistlerdi. 

 

Leggewie: Yıllar önce kardeşin Gabriel’in otobiyografisi Nous sommes en marche [Yürüyoruz] başlığıyla yayınlandı. 2016’da Emmanuel Macron aynı adla bir hareket başlattı [En marche: Yürüyüş]. Macron yüzünden mi son zamanlarda vaktinizi daha çok Fransa’da geçiriyorsun?

 

Cohn-Bendit: Bugün Fransa cumhurbaşkanı bazı konularda yararlı tartışmalar yapmanın mümkün olduğu nadir politikacılardan biri: Avrupa, dünya olayları, madde kullanımının yasalaştırılması, göçmenler, hemen her şey. Bana ve Fransa’ya gelince: Almanya’da hoşlanılıyor ama Fransa’da seviliyorum. Bir 1968 simgesi olarak Fransız DNA’sına girmiş gibiyim. Arkadaşım Romain Goupil’le birlikte yaptığımız film için…

 

Leggewie: Olaylardan tam elli yıl sonra, Mayıs 2018’de vizyona giren La traversée [Yolculuk] için…

 

Cohn-Bendit: … Fransa içinde bir tur attık ve elli küsur buluşmayı filme çektik. Herkes dostça davrandı: imamlar, köylüler, hattâ bir akşam birlikte yemek yediğimiz yirmi beş Ulusal Cephe üyesi. Hepsi konuşmak ve bana birşeyler anlatmak, açıklamak istiyordu. İşte Fransa’da sevdiğim de bu zaten. Bugünkü haliyle ülkeyi gezmek, benim 1968’e tazimim.

 

Leggewie: ‘68’in sloganlarından biri “Kaldırımın Altı: Plaj” şeklindeydi. Şimdi ise Kramponların Altı… Plaj [Sous lec crampons… la plage] diye bir kitap yazdın. Şaka mı bu?

 

Cohn-Bendit: Hayır, çocukluğumdan beri futbolun keyfi ve kederini nasıl yaşadığımın son derece kişisel öyküsü. ‘68’in ellinci yıldönümünden ödüm patlıyordu. Bu mülâkat dışında bu konuda başka hiçbir yorumda bulunmayacağım ve hiçbir eski tüfekler buluşmasına da (tabii, ‘68’i kötüleme gösterilerine de) katılmayacağım. Bir kere daha belirteyim: gerçekten harika bir zamandı — ama artık tarih olmuş bulunuyor.

 

Leggewie: Mayıs 1968 hakkında yazılmış bir diğer kitap, ayaklanmanın üç Yahudi liderini konu alıyor: sen, Pierre Goldman ve André Glucksmann (4). Böyle özel bir bağ var mıydı? Ne diyorsun?

 

Cohn-Bendit: Yahudilerin, çoğunlukla da orta sınıf Yahudilerin her zaman ne kadar orantısız ölçüde sol hareketlere, ister Bolşevikliğe ister Amerikan SDS’sine katılmış olması, bana çok hayret verici geliyor. Herhangi bir genellemede bulunmaya çekiniyorum bu noktada. Ama belki, başka bir dünya umudu, ilâhî bir kurtarıcı bekleyişi ve idealist bir iyileştirme isteğiyle ilişkili olabilir.

 

Leggewie: Senin hayatın için alternatif bir başlık “Kaldırımın Altında – Yahudiliğim” de olabilir. Bu da gene çoğu kişiyi şaşırtabilecek bir başka boyut. Zira sen pek de Yahudi gibi büyütülmedin – çocukluğunda dinin fazla önemi olmadı yanılmıyorsam?

 

Cohn-Bendit: Bu iş sandığından biraz daha karmaşık. Annem savaştan sonra Paris’e döndüğünde, bir Yahudi lisesinin bina âmirliğini üstlendi. Sorumluluklarından biri de Yahudi yortularını düzenlemekti. Dolayısıyla çocukken Yahudilik töresine epey âşinâydım.

 

Leggewie: Ama bar mitzvah’ını yaşamadın?

 

Cohn-Bendit: Doğru. En ufak bir dinî duygum yoktu. Bir kere daha, erken yaşta Komünist olan ağabeyimin etkisi altındaydım. Köklerimin Yahudilikte olduğunu düşünüyorum, ama dinî değil kültürel bir anlamda. Hepsinin odağında annemin babamın kaçış ve kurtuluş öyküsü var: Alman Yahudileri ve siyasî sığınmacılar olarak, Nazilerden ve Nazi işbirlikçilerinden saklanmak zorunda kalmışlar. Bu, etkisini üzerimden atamadığım bir şey. Uzun süre, kendime sırf Sartre anlamında bir Yahudi kimliği biçtim: Yahudiyi “var eden” Yahudi düşmanıdır; Yahudi düşmanlığı sona erdiğinde, ben de Yahudi olmaktan çıkarım. Ama hayır; meğer daha ben doğmadan kimliğimin bir parçasıymış. Her zaman merak etmişimdir, meselâ ağabeyim gibi daha büyük olmuş olsam neler yaşayacağımı. Pekâlâ Varşova Gettosu’ndaki oğlan çocuğu olabilirdi. Ne zaman o meşhur imaja baksam düşünmüşümdür, bu ben de olabilirdim pekâlâ.   

 

Leggewie: Kendini bir diyaspora Yahudisi mi sayıyorsun?

 

Cohn-Bendit: Kesinlikle. Bu benim olanca çok-kültürlü kimliğimi açıklıyor: Paris’te, Frankfurt’ta, Londra’da, Montreal’de bir Yahudi olabilirim.

 

Leggewie: Ama İsrail’de değil!

 

Cohn-Bendit: Aynen. Alabildiğine kaba bir ifadeyle: benim için İsrail Yahudiliğin sonu demek. İsrail bir ulus-devlet ve mensupları da Yahudi değil İsrailli. Bu da tabii onların hakkı.

 

Leggewie: Bir zamanlar, 1968’in ozon deliğinin bilinmediği son devrim olduğunu yazmıştın: insanların henüz iklim felâketinin farkında olmaksızın mutlu mesut yaşadığı bir zaman. ’68 kuşağının da, karşıtlarının da ortak noktası, modern sanayi toplumunun bir parçası olmalarıydı. İşçi sınıfına yönelmeleri de, nükleer enerji yanlısı olmaları da buradan kaynaklanıyordu. 

 

Cohn-Bendit: Marx’a göre, kapitalizm feodalizmi aşmış ama üretici güçleri yeniden zincire vurmuştu ve bu zincirleri tekrar kırmak sosyalizme düşüyordu… Macron gibi birine o kadar yabancı kalan özyönetim ütopyası, son zamanlarda geri gelmekte. IG Metall’in, yani Alman metal işçileri sendikasının son zamanlarda akdettiği bir toplu sözleşme, işçilere ya ücret artışı ya daha fazla boş zaman opsiyonu tanıyor — ve böylece, belirli bir zaman egemenliğini işçilere iade ediyor. 1968’den elli yıl sonra, bu bana gerçekten olağanüstü geliyor. Kanımca ’68 ruhuna son derece uygun, çünkü artık burada küresel kapitalizmin dikte ettiği bir esneklik değil, insanların kendi gerçekleştirdiği bir esneklik söz konusu.

 

—————–

 

NOTLAR

 

(3) Claus Leggewie, “No, Socialism is Not the Answer: Reappraising the Politics of ‘68” [Hayır, Çözüm Sosyalizm Değil: ‘68 Siyasasını Yeniden Değerlendirmek]; Eurozine, 16 Mart 2018.

 

(4) Sebastien Voigt, Der jüdische Mai ’68 (Göttingen: Vandenhoeck and Ruprecht, 2015).