Darbenin ardındaki ABD (III) ve Fırat Kalkanı

 

“Darbenin ardında ABD var…”

“Darbe ABD’de organize edildi…”
“Darbenin emrini ABD verdi…”

Hükümet yanlısı ya da değil, solcu-sosyalist veya İslamcı görüşe yakın neredeyse her görüşten medyada, birkaç istisna hariç darbe ile ilgili tüm söylem yaklaşık bu minvalde.

Coni, Yankee gibi aşağılama sıfatlarının da eşliğinde, manşetten köşe yazısına, haber programlarının temel konusundan sosyal medya paylaşımlarına kadar bu durum değişmiyor.

Bu, kimi zaman oldukça haklı sebeplere dayansa da, yaygın bir yanlış okuma.

Makul bir bakış açısıyla bakıldığında, ABD’nin darbe karşısındaki tavrını tartışırken “aleyhte” delil olarak elde sadece kınama açıklamasının üç saat kadar geç yapılması kalıyor. Ki tam burada, Türkiye tarihindeki diğer darbelere bakmak gerekiyor.

ABD’nin yakın şahitliğindeki (ve belki bazılarında direkt dahlinin olduğu) diğer darbelerin hepsinin başarılı olduğunu ve Washington’un yeni muhataplarıyla ilişkilerinin sürdüğünü hatırlamak gerekiyor.

 

(Muhtemel bu sefer de, darbe başarı kazansaydı aynı şey olacaktı. Bu, Amerika’nın 15 Temmuz’da herhangi bir şekilde parmağı olduğunu reddeden gene Amerikalı gözlemci ve yorumcuların dahi kabul ettiği bir nokta. Ama tabii bu da darbenin ABD’nin darbesi olduğu anlamına gelmiyor.)  
 

15 Temmuz kalkışması ise bu ülkede engellenmesi becerilebilen tek darbe.

Konuya bundan önceki iki yazımda değinmiş ve ABD’nin bu darbede, en azından devlet kimliği ile bir dahlinin olmadığı fikrini işlemiştim (bkz https://serbestiyet.com/yazarlar/firat-erez/darbenin-ardindaki-abd-i-712603 ve https://serbestiyet.com/yazarlar/firat-erez/darbenin-ardindaki-abd-ii-712975).

O yazılara geri dönmek istemeyecekler için kısa bir özet geçmek gerekirse; darbenin TSK içinde gelmesi ve oldukça hızlı gelmesi kuvvetle muhtemel bir tasfiyeyi engellemek niyetiyle, oldukça acele bir şekilde planlandığı okunabiliyor.
 

Bu acele planlama yüzünden, onlarca küçük komando operasyonundan oluşan askeri harekât hemen her etabında hem fedakâr direnişlerle karşılaştı hem sonuçta başarısız oldu.

Darbe kalkışmasının özellikle (1) Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın etkisizleştirilmesi ve (2) ülke çapında iletişimin kesilmesi adımlarının, eğer ABD kalkışmaya fiilen destek vermiş olsaydı yüksek teknolojik olanakları sayesinde başarılı olmalarının gerektiğini savundum.

Bunun dışında, ABD’yi darbe ile ilişkilendiren başlıca “kanıt”ların gerçek dışı olduğunu vurguladım ve bu ilişkilendirme iddiasının en önemli dayanağı olan, “Gülen’in ABD’de örgütlendiği, FBI korumasında yaşadığı ve Türkiye’ye iadesini Washington’un yokuşa sürdüğü” konusunu da etraflıca irdeledim.

Öte yandan, darbenin arkasında ABD’nin olduğu fikrine karşı en geçerli karşı önerme, yani “ABD’nin özellikle de günümüz koşullarında, bölgedeki önemli bir aktörü, bir müttefiğini, Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak istemeyeceği” fikri, özellikle ilk iki yazının yazılmasından sonra gelişen olaylarla doğruluk değerini arttırdı.

ABD’nin Soğuk Savaş sırasında ve sonrasında, Ortadoğu’da büyük acılara sebep olan hemen bütün olayların baş aktör olan ve Müslümanlar için neredeyse daimi düşman özelliği taşıyan İsrail’in koruyucusu olduğu, bir sır değil.

ABD, Ortadoğu’nun yüz yıl önce Osmanlı’nın yıkılmasıyla içine yuvarlandığı kaosun başlangıç sorumlusu olmasa da, Soğuk Savaş ve sonrası süreçlerde etkin olduğu tartışılmaz.

Bütün bunlar göz önüne alındığında, Müslümanların, içlerinde haklı ve yaygın bir nefret dalgası yaratan 15 Temmuz darbesinin ardında ABD’yi görmek istemeleri de elbette anlaşılır oluyor.

Ancak bu anlaşılabilirlik, gerçeğin görülmesi karşısında bir perde de oluşturuyor ve makul bir çözüm yolu bulunmasını engelliyor.

Elbette ki Ortadoğu’nun bugün içinde bulunduğu durum yakın vadede Irak’ın işgali ile alevlendi ve sonrasında yine aynı ABD’nin, bazen müdahalesizliği bazen yanlış müdahaleleriyle bu aşamaya gelindi.

Soğuk Savaş’ın son sıcak çatışmalarından birinde, SSCB’nin Afganistan işgaline karşı CIA tarafından donatılan gruplarla ABD’nin ilişkisi zaman içinde düşmanlığa evrildi ve büyük darbe 11 Eylül 2001’de, İkiz Kuleleri ve Pentagon’u vuran uçaklarla geldi.

Tek kutuplu dünyanın muzaffer ve kristalleşmiş ülkesinde bu darbe, sırça köşke atılan taş etkisi yaptı.

Ülkenin bu ve benzeri başka kaç saldırıyla daha başa çıkabileceği soruları soruldu ve muhtemelen de karar merciindekiler için cevaplar pek moral verici değildi.

Çözüm arandı ve savaşı düşmanın topraklarına taşımakta bulundu.

Başlangıçta Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları bahanesine dayandırılan ve petrol hakimiyeti amaçlı olduğu düşünülen bu işgal, başladıktan yaklaşık sekiz yıl sonra bittiğinde ABD’nin kayıpları beş bin kişi civarındaydı ve ortalıkta petrolle ilgili büyük bir ABD kazancı da yoktu.

Kazanç tümüyle başka bir yerde, düşman enerjinin önce anavatandan uzağa, işgale gelen ABD askerinin üzerine çekilmesinde, sonra da ABD’nin bölgedeki tüm azılı veya uzak düşmanlarının birbiriyle çatıştırılmasındaydı.

Bu strateji ABD’yi başka 11 Eylüllerden kurtardı — ama sadece bir süreliğine.

Şimdi artık, Soğuk Savaşta içine dalmak zorunda kaldığı ve işine geldiği gibi müdahale edebildiği bölge sorunları, ABD’nin de sorunu.

Ve bu koşullarda ABD doğal olarak bölge sorunlarında çözümü, hiç olmazsa statükoyu, günü geldiğinde kendisine de yönelebilecek bir şiddetten uzağa çekmek istiyor.

Ancak bunu başarabilmesinin tek yolu, bölgede hakim, belirleyici ve etkin bir Müslüman güç bulmak ve onunla birlikte yürümek.

Bu role aday olabilecek tek ülkenin Türkiye olduğu yeni bir keşif değil ve bilindiği gibi, Büyük Ortadoğu Projesi diye bilinen, şimdi artık hayli silikleşmiş bir doktrin kapsamında bolca tartışıldı.

Gündem ve özellikle son günlerde Fırat Kalkanı harekâtı çevresinde gelişen olaylar da istenirse aynı noktaya taşınarak tartışılabilir, ama bu hayatın olağan akışını gereksiz bir spekülasyona mahkûm etmek olur.

Bu satırların yazıldığı saatlerde, iki uç noktadan Suriye’nin IŞİD kontrolundeki bölgesine başlatılan Fırat Kalkanı harekâtında yeni bir aşamaya ulaşıldı. İki ayrı TSK-ÖSO grubu birleşerek, Türkiye’nin IŞİD ile sınır komşuluğuna son verdi.

Harekât başından beri ABD tarafından desteklendi ve USAF’ın (ABD Hava Kuvetleri) saldırıya simgesel bir katılımı da oldu.

TSK zırlıları ve Bordo Berelilerce de desteklenen ÖSO unsurları karşısında IŞİD, (kendisine karşı düzenlenen tüm organize askeri harekâtlarda yaptığı gibi) pek bir direniş göstermeden hızla ve neredeyse hiç çatışmaksızın geri çekiliyor.

Muhtemelen çekilişini en azından Al Bab’a kadar da sürdürecek.

Olayların seyri bu yönde giderse IŞİD’ın bir noktada direnişe geçeceğini ve bunun sonunun da ya oldukça sert bir çatışma ya da çok uzun bir yıpratma savaşı olacağı, akla en yakın olasılık.

Ve her ne olursa olsun bu harekâtta Türkiye önemli bir rol oynayacak.

Türkiye ile IŞİD’ın kaçınılmaz kapışması her iki tarafça da olabildiğince ertelendi.

Laik ve kapsayıcı-çoğulcu yapıya sahip, sorunları barışçı ve demokratik yöntemlerle çözme alternatifini öne çıkaran, Batı ile iyi ilişkiler kuran ve sürdüren, laik ve Müslüman bir ülkenin, cihatçı bir terörist grubun asıl zıddı olduğu gerçeğini, pek çok kesim gözden kaçırıyor.

Bu gerçek, terörist bir belayı olabildiğince kendinden uzak tutmaya çalışan ve bölgede uzun bir süre yalnız bırakılan, ama şimdi herkesin tezlerine geldiği Türkiye’nin başına, oldukça haksız ve kötü niyetli bir “IŞİD’ı destekliyor” algısının sarılmasına engel olamadı.

IŞİD ise, kendi tabanı arasında dahi sempati toplayan bir ülkeye, Türkiye’ye yaptığı saldırıları üstlenmeyerek takiyyesini yaptı ve bu zıtlaşmayı olabildiğince gizledi.

Ancak artık zaman geldi.

IŞİD’ı hedefleyen harekâtın, ya Türkiye’nin sınır güvenliğini sağlamak amaçlı bir güvenlik kuşağı ile yetinmesi, ya da Rakka üzerine dek sürmesi seçenekleri var.

Türkiye IŞİD’ı Katyuşa roketlerinin ülkeye erişemeyeceği bir menzile kadar kovalayıp durabilir.
Ancak kurulan güvenli bölgenin korunması gerekiyor ve bu da Suriye’de geçirilecek oldukça yıpratıcı, IŞİD saldırılarına ve başka sorunlara açık bir zaman demek.

Muhtemelen Türkiye durmayacak ve çok da hızlı olmayan bir şekilde, IŞİD’ın tabanına yönelik bir propaganda eşliğinde güvenli ilerleyişini sürdürecek — ki bunu ABD’nin canı gönülden istediğini ve her türlü desteği vermeye hazır olacağını ayrıca belirtmeye bile gerek yok.

İran bu duruma karşı çıksa ve Suriye BAAS’ı da cılız itirazlar dillendirse bile, Rusya da bu süreçte Türkiye’nin yanında olacak, çünkü TSK’nın bölgedeki varlığı hem şiddeti yönetmek açısından, hem de Suriye’de barışın tesisi için en canlı umudu oluşturuyor.

Şimdiye kadar etkili bir birlik oluşturamayan Suriye Muhalefeti, Türkiye’nin bölgedeki varlığı etrafında toplanabilecek ve süreç içinde Esad’ın karşısına konuşulabilir, örgütlü bir muhatap olarak çıkabilecektir.

Elbette bütün bu denklemde şimdiye kadar hiç değinilmeyen, oldukça önemli bir başka aktör de var: PYD/PKK. Ancak ona bütün bir yazısının hasredilmesi gerekiyor.

Bu konuyu bir sonraki, “Darbenin Ardındaki ABD (IV) ve PKK-PYD” başlıklı yazımda işleyeceğim.