Demokrasi ve güvenlik meselesi*

 

Güven ne kadar sivilse güvenlik o kadar devlettir. Güvenlik kavramının sonundaki “lik” eki bütün bir düzen halini ve devletin çepeçevre kuşattığı değişmez bir dünyayı içine alır. Güven, her zaman için güven duyan ve duyulan olarak çift taraflıdır; insani ilişki gerektirir. Oysa güvenlik çoğu kez tek taraflı, “rağmen” ve zor gücüne dayalıdır. Demokratik işleyişin tamamen tersine bir biçimde “yukarıdan aşağı”dır. Çoğu zaman insani ilişkileri kendi içinde örseleyip kesintiye uğratır. Sivil hayatın tedirginlik içerisinde kaybolup gitmesine sebep olur. Yeterince güçlü bir güven ortamı olmaksızın sağlanan güvenlik, kaçınılmaz olarak güvensizliği ve baskıyı arttırıcıdır. İnsani ilişkileri zayıflatarak insanı yalnızlaştırır. İnsan ne kadar yalnızlaşırsa, devlet karşısında o kadar zayıf ve korunaksız kalır.   

 

Giderek yalnızlaşan insanın bireyselliği de zayıflar. Büsbütün korunaksızlaşır. Büyük bir gücün korumasına girmek, yakıcı bir ihtiyaç halini alır. Güçlü bir birey, ancak güçlü — ve yoğun — insani ilişkiler içerisinde mümkündür. Güçlü insani ilişkiler ise demokratik bir belirsizlik gerektirir, çünkü gerçek bir ilişkide taraflar ötekinin ne diyeceğini ve nasıl davranacağını önceden bilemezler. Bilmemelidirler. Herkesin birbirinin ne söyleyip nasıl davranacağını bildiği bir yerde, hayatın canlı ve yaratıcı enerjisi buharlaşır. Siyasal özgürlükler daralır ve olduğu gibi süren bir düzen, “değişmez” bir ahlâkı dayatır. Siyaset, tam anlamıyla buna karşı koyma ve öngörülemez olanla başederken insanların kendilerini güvensiz hissetmelerini engelleme sanatıdır. Belirsizliğin ve kestirilemez olanın güvensizlik yaratmadığı bir düzen, demokrasinin işlerliği için en ideal durumdur. Böylesi bir yerde, insanların güven duygusunun en önemli kaynağı siyaset olur.

 

Güven ve güvenlik, çoğu zaman ayrıştırılabilir olmayacak derecede kaynaşmış halde bulunur. İkisinin ayrışarak güvenlik ihtiyacının güven duygusuna baskın geldiği yerler, yaratıcı belirsizliğin ve bu arada demokratik bireyin kendini en güçlü hissettiği alanın yok edildiği bir ortam doğurur. Yeterli güven duygusu gelişmediğinde, bu yaratıcı belirsizlik kolaylıkla tekinsizlik gibi görülebilir. Karşı tarafın ne diyeceğini ve nasıl davranacağını bilememe, devlet kurumları için başedilmesi en zor durumlardır. Güvenlik, bu bilinmezliği bilinir kılmak adına mutlaka “istihbari” ve geleceğe dönüktür. Oysa güven derin ilişkilerin yaşandığı ortak bir geçmişe dayanır ve bu sayede geleceğin tahmin edilemez yanlarını tedirgin edici olmaktan çıkarır. Güvenliğin aksine, güven duygusu ve olan bitene rıza gösterme, ayrılmaz bir şekilde siyasal özgürlüğe bağlıdır.    

 

Kutuplaşmaların en büyük tehlikesi, bireyler-arası ilişkilerin yoğunluğunu azaltıp, çift taraflılığını ortadan kaldırmasındadır. Şiddet, demokrasinin en büyük düşmanıdır. Bütünüyle tek taraflıdır. Demokratik ortamlar, sürekli bir içiçe tartışmayla ve ortak karar almayı zorunlu kılmayla, insanlar-arası ilişkilerin en güçlü ve dinamik olduğu; her koşulda en az iki tarafın gerektiği yerler olduğundan, aynı zamanda bireyin de en güçlü olduğu yerlerdir. Buralarda güven duygusu, her zaman için devlet eliyle sağlanan güvenlik ihtiyacına baskın gelir. Devlet, meydana gelen her türlü şiddeti ancak ve sadece “şiddetsizlik gerekçesiyle” bastırma ve tek taraflı davranabilme hakkına sahiptir.

 

Son dönemde Kürt halkı açısından güven-güvenlik ilişkisi ilk kez tersine dönmüştü. Bölgede yaşayan insanlar, içinde yaşadıkları siyasal düzenle ve toplumun kendileri gibi olmayan üyeleriyle hiç bu kadar yakından, yoğun ve çift-taraflı bir ilişkiye geçmemişti. Kararların ortaklaşa alınabileceği hissi, devlet-toplum ilişkisini yukarıdan aşağı bir tek-taraflı ilişki olmaktan çıkarmış; insanların ne istediği tedirginlik kaynağı olmaktan çıkmaya başlamıştı. İlk kez güven duygusu güvenlik ihtiyacına baskın gelmiş; bölge sivilleşmeye, militer olmaktan hızla uzaklaşmaya başlamıştı. Militerlik tam anlamıyla zora dayalı bir tek-taraflılık demekti çünkü. Korku dolu dağlara özgürce pikniğe gitme düşüncesi, yılların baskısına karşı en sivil “çıkış”tı. Karanlık bir geçmişin ardından insanların içinde çiçekler açmaya başlamıştı.

 

Sonra yeniden güvenlik ihtiyacının baskın geldiği, toplumsal güvenin hızla eksildiği, kasvetli bir döneme girdik. Güvenliğin pek çok çelişkileri vardır ve bunların başında, güvensizliğe ihtiyaç duyması gelir. Daha açık bir ifadeyle, güvenlikten yana bir politika öne geçtiğinde, bu politikanın tam anlamıyla hayata geçirilebilmesi için ihtiyaç duyulan “güvensizlik” oranı her geçen zaman artar. İyice artıp siyaseti baskı altına alacak seviyeye ulaştığında, çözümler siyaset dışı bir yerden beklenmeye başlar. Bu, kimi zaman güvenlik aygıtı, kimi zaman uluslararası güçler, kimi zaman ise yasa dışı örgütler olur. Siyasetin gücü, güvenlik politikalarının — ve de operasyonlarının — ne kadar süreyle ve hangi şiddette sürdürülebileceğinin sınırlarını çizer.  

 

Görülen o ki, aradan geçen 75 güne rağmen ülke genelinde — ve de bölgede — çok da eski olmayan güzel günlerin geri geleceğine dair güçlü bir güven — herşeye rağmen — sürüyor ve bunun ana nedeni, yaşanan çözüm sürecinden çok siyasetin geçirdiği dönüşüm gibi gözüküyor. Yine yeni çözümler bulunabileceği, sayısız farklı biçimlerde yeni politikalar üretilebileceği inancı, geleceğe dönük olarak tedirgin ve güvensiz hissetmemizi engelliyor. Burada güvenlik ile siyaset arasında, olumlu anlamda tersine işleyebilecek bir ilişkiden de söz etmek gerekir. Eğer güvenlik politikaları siyaseti zayıflatıp etkisizleştirecek bir düzeye ulaşmadan ve toplumsal güven duygusu kendini yenileyemeyecek kadar kaybolmadan mesele halledilebilirse, siyaset varolan sorunu çözme konusunda hiç olmadığı kadar güçlü bir konum elde edebilir. 

 

Bu kasvetli dönemden çıkmak için, siyaset çözüm gücünü yitirmeden operasyonların neticeye kavuşturulması önemli. Kürt halkının içinde yaşadığı topluma ve siyasi mercilere duyduğu güven duygusunun güvenlik kaygısı altında ezilmesine izin verilmemeli. Bu, sadece hükümet için değil, her parti için geçerli. Demokratik siyasetin bu operasyonlardan zayıflamak yerine güçlenerek çıkması için aşılmaması gereken bir zaman ve güç kullanma sınırı vardır elbette ve bu sınır çoğu kez güven-güvenlik ilişkisinin sınırından geçmektedir.

 

“Güvenlik gerekçesi”, toplumsal güveni sağlayacak denli siyasal bir içeriğe sahip değilse, salt hukuk üzerinden meşruluğunu hiçbir zaman koruyamaz.  Bu tür durumlarda güvenlik kurumları siyaset-dışı bir güç aygıtı gibi görülmeye başlar ve güvenlik gerekçesi daimi bir meşrulaştırıcı işleve bürünür. Oysa o, her zaman için “arızi” ve “geçici”dir. Bu geçicilik hissinin korunması elzemdir. Örneğin yeni kurulacak “kalıcı” polis karakollarının bu “geçicilik” hissini ortadan kaldırma riskini düşünerek hareket edilmesi gerekir.  

 

Güvenlik gerekçesi, kendi kendini meşrulaştırabilir hale geldiğinde, siyaset ve güvenlik onulmaz bir karşıtlık ilişkisine hapsolur. Böyle durumlarda güvenlik, sivil alanla siyasal alan arasına set çekerek karşılıklı etkileşimi engelleyici olur. Devreye vakit geçirmeksizin devlet girer. Siyasal alan devletleşir ve o andan itibaren bütün demokratik sistem güvenlik gerekçesine endekslenir. En tehlikeli sonuç ise, siyaset üzerinde güvenlik üzerinden kurulan zımni bir oto-vesayetin doğmasıdır.

 

Türkiye, bir süreden beri ilk kez böylesine kapsamlı, bu kadar kentlerin içinde bir operasyona tanık oluyor. Güzelim şehirlerin tarihi sokaklarının cephaneliğe çevrilerek “topyekun” bir çatışmaya hazırlık yapıldığını gördükçe, “barış” çağrısı yapanların samimiyetsizliğini seyrediyoruz. Halkın gördüğü ama bilemediği, duyduğu ama tam olarak açıklayamadığı bir süreç yaşanıyor. Sıradan insanların “dışında” oldukları bir mücadele hali bu. Tam da bu nedenle, iş uzadıkça sürecin kendisinin bizatihi bir kara propagandaya dönüşeceğini, sıradan olanın efsaneleşeceğini bilmek gerekir.  

 

Güvenlik öyle bir alandır ki, güven duygusunun yok edilmeksizin sivilliğin korunabilmesi, sivillerin bu alanı denetleme çabası kadar güvenlik aktörlerinin de sivil dünyayla ilişki kurabilir olmasını gerektirir. Demokratik bir bağlamda, bu tür operasyonların meşruluğunu belirleyen şey, kullanılan kuvvetin büyüklüğü, süresi ya da kapsamından çok sivilliğini ne kadar yitirdiğidir. Bunu sağlayan da, sanılanın aksine, sivillerden çok güvenliğin operasyonel düzeydeki yöneticileridir.

 

Operasyonlar sonrası dönem bütün bunlara göre şekillenecektir ve demokratik siyasete en az hasarla geçebilmek için diğer konuların yanı sıra güvenlik konusunu da tartışmaya açmak, demokratik bir güvenliğin nasıl sağlanacağı sorusunu sürekli canlı tutmak, kritik bir önemdedir.

 

—————————————-

 

(*) Halen Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. ​Çeşitli zamanlarda Ankara, Lund, Oslo ve City University of New York üniversitelerinde antropoloji, güvenlik ve polislik konularında çalışmalar yapmıştır. Atıf Yayınları’ndan çıkan Düzen ve Kargaşa Arasında: Toplumsal Eylem Polisliği, Polis Açısından Gezi Olayları ile Polisliğin Kitabını Yazmak: Antropolojik Açıdan Polis Bürokrasisi ve Görünümleri kitaplarının yanı sıra, Birleşik ve Atıf Yayınlarından olmak üzere Nereye Gitti Bu EntelektüellerKüçük Yerler Büyük MeselelerDüzen ve Kargaşa: Hukuk AntropolojisiSiyasal AntropolojiKültür Teorileri kitaplarını Türkçeye tercüme etmiştir. Çalışmalarını ağırlıklı olarak güvenlik ve demokrasi, iktidar ve hukuk ilişkisi, yasaların yerel düzeydeki görünümleri, polis bürokrasisinin demokratikleştirilmesi ve polis etnografisi konularında sürdürmektedir.  

 

 

Önceki İçerikMülteciler için su altı müzesi
Sonraki İçerikBMGK, PYD’ye top atışını görüşecek