Demokratlık, muhalif / yandaş olmak ve AKP

İsmail Yaprak

 

Bir yerde okudum, nerede olduğunu hatırlamıyorum, şöyle bir cümle: “Birini, bir ilişkiyi, bir ülkeyi yok etmek istiyorsanız sadece onun olumsuz yönlerinden bahsetmeniz yeterli.” Mükemmel bir cümle. Düşünsenize, bir arkadaşınızı 7/24, sürekli eleştiriyorsunuz. Ne yaparsa yapsın tek yaptığınız şey olumsuz yönlerini ona göstermek. Bunu bir öğretmen/öğrenci ilişkisi üzerinden de düşünebilirsiniz, ebeveyn/çocuk ilişkisi veya doktor/hasta ilişkisi üzerinden de. İlişkiler üzerine ne kadar çok araştırma yaparsanız yapın; “muhatabınızı sadece eleştirin” diye bir kurala rastlama şansınız yok. AKP karşıtı cenahın, bir haltmış gibi sürekli muhalif olmayı savunması çok manidar. Bize yaptıkları en büyük eleştiri tam da bu değil mi: “Siz AKP’yi hiç eleştirmiyorsunuz, siz yandaşsınız.” Bu muhalif/yandaş olmak meselesini bu yüzden açıklığa kavuşturmamız gerekiyor, çünkü bu, temelde bir kişilik meselesi değil; bu, zihniyete ait bir mesele.

 

Hayli basit bir soruyla başlayalım: eleştiri neden yapılır? Birini eleştirmemizin nedeni onun (kendi kriterlerimize göre) hatâ yaptığını düşünmemizdir. Eleştiri ise bu hatânın düzeltilmesi için yapılır. Eğer muhatabınız bu hatâyı düzeltirse eleştirinin zemini de ortadan kalkar. Lâkin bu hayli normatif sistem (eleştiri ve hatânın düzeltilmesi), hayatta hemen hiç bu şekilde işlemez. Eğer eleştirmemize rağmen muhatabımız hatâsını düzeltmezse suçlu ilan edilir. Genelde bu noktada verilen cevap “ben onu uyardım” olur. Tam bu noktada eleştiriyi yapan kişinin zihniyeti ön plana çıkar. Bir grup, rölativist bir noktada durup hatâyı yapanı suçlu bulmakla yetinir. Çevreyi kirleten ben değilimdir, odur. Ben eleştirimi yapmışımdır, ama dinleyen olmamıştır. Bu tavır sahibi sonuçta ne olduğuna bakmaz. O, kişileri kategorik olarak bölmekle ve belli bir otorite veya ölçütü baz alıp doğruyu yanlışı ayırmakla meşguldür. İçten içe haklı-haksız diye bir dikotomi yaratıp, kendini dikotominin doğru tarafına yazdığından ve temiz kaldığından emindir. Daha demokrat bir noktada duran kişi ise suçlunun kim olduğuyla ilgilenmez. O, değişimin ve sonuçta ne olduğunun peşindedir. Onun kafasında sen/ben ayrımı yoktur; temiz kalma çabası içinde de değildir, çünkü başından kirli olduğunu bilir. Dolayısıyla istenen değişim gerçekleşmezse, suçu sadece muhatabına yükleyip kendisini sorumluluktan azade hissedemez. Demokratlık, istenen değişimi sağlamak adına muhatabını sadece eleştirmek değildir; amaca ulaşmak için gerekirse muhatabına göre davranmayı da içerir.

 

Çoğu seyirciye katharsis yaşatan ve sonu zaferle biten, başarısız ve loser karakterlerin bir öğreten sayesinde zirveye ulaştığı Hollywood filmleri, tam da bunu anlatır. Otoriter/rölativist hocalar, başarısız/loser öğrencilerine bir reçete sunar ve bu reçeteye göre davranmalarını ister. Öğrenci bu reçeteye ayak uyduramazsa “başarısız” olur ve hoca kendini başarısızlıktan muaf tutar. Ama zaten zafere giden yolda bir sürü hatânın olmasından daha doğal bir şey olamaz. Demokrat bir hoca, bir reçete sunmaktan ziyade veya olması gerekenleri sıralamaktansa bizzat olanlar üzerinden hayata bakar. Aksi takdirde totolojiye kurban gideceğinin farkındadır. Demokratlığın reçetesi reçetesizliktir. Demokratlar bağlam-bağımlı kişilerdir; o yüzden de değişimi ve sonucu, o bağlama göre kovalamaktan zevk duyarlar.

 

Hayata bu zihniyetler üzerinden bakıldığında, demokratlığın (eğer muhaliflik ve yandaşlık diye iki tutum varsa) yandaşlığı tercih edeceği ortadadır. Türkiye’nin laik sol/liberal aydın kesimi, muhalif olmayı otoriter ve rölativist zihniyetler üzerinden okuduğu için, paradigması demokratlığı algılamada yetersizdir. Onlar için belki hayattaki en temel şey, merkez diyebileceğimiz bir ide’ye, bir logos’a ontolojik olarak karşı çıkmak, muhalif olmaktır. Sevilmeyen ve karşıtı olunan şeyin eleştirilmesi, Türkiye’de sol/liberal cemaat için asla onun değişmesi amacıyla olmamıştır, çünkü bu zihniyet altında değişim veya evrim gibi kavramlar kategorik olarak işlevsizdir. Bu yüzden bir devrim/darbe olmalı ve (muhalif olunan merkezin değişmesi bekleneceğine — ki bu zaten mümkün değildir), bu merkez kökten yok edilmelidir. Laik cenahın damarlarına sinip onu esir alan temel zihniyetin ikna ve değişim değil muhalefet ve devrim olmasının nedeni budur.

 

Oysa dünyada yeni yeni anlam kazanmakta olan demokrat zihniyet öylesine farklı bir yerde durmaktadır ki, şimdiye kadar otoriterlikle rölativizm arasına sıkışıp kalmış sol ve liberal çevre bu tür bir paradigmayı anlamlandırmakta zorlanmaktadır. Çünkü demokratlık, değişmesini istediği muhatabıyla ilk önce bağ kurarak yola çıkar. Birinin sizi eleştirmesi önemlidir belki; ama hiç bağ kurmadığınız, kendinize yakın hissetmediğiniz, hattâ belki nefret edip değer vermediğiniz birinin sizi eleştirmesini ne kadar kaale alabilirsiniz? İnsanın kendini değiştirmesi dünyanın en zor şeyiyken, bir de tutup sizi zerrece anlamadığınızı hissettiğiniz birinin sizi eleştirmesini ciddiye alır mısınız? Tam tersine, bu eleştirilerden rahatsızlık duyarsınız. Dolayısıyla eleştirinin muhatabınız açısından gerçekten işe yaramasını istiyorsanız, ilk önce onunla aranızdaki bağı tanımlamanız gerekir. Bu bağ kimliksel, kültürel, sınıfsal, ideolojik olarak hangi noktada durmaktadır? Kısacası muhatabınıza yapacağınız bir eleştirinin onun tarafından “duyulma” şansı, sizin onunla aranızdaki bağın ne kadar yakın ve pozitif olduğuyla doğru orantılıdır. En çok dostlarımızın eleştirilerini ciddiye alırız. Bu açıdan bakıldığında demokratlık, değişmesi istenen durumla bağ kurmayı gerektiren bir çabadır. Bu bağ da kaçınılmaz olarak “yandaşlığı” gerektirir. “Ancak aynı fikirde olabilenler ayrı fikirde olabilirler” cümlesinin mantığı buradadır. Ancak kendinizi kabul ettirdiğiniz birine muhalif olmak anlamlıdır ve işlevseldir.

 

Bugün AKP’ye karşıt olup zamanında AKP’yi destekleyenler “biz AKP’yi desteklememize rağmen AKP bizi dinlemedi” diyebilirler. Yani “biz o dostluk bağını kurmuştuk ama AKP dostunu bile dinlemiyor” denebilir. O zaman da değişim için nihai bir sınır konduğu, o değişim gerçekleştiği sürece muhatabın yanında durulduğu gerçeği ortaya çıkar, ki bu da yine totolojidir. Halbuki tam da bu yüzden muhatabın yanında durmaya devam edilmelidir. Öğrencisini sadece yüksek notlar aldığı zaman seven, ama başarısız olunca onu terk eden hocası bu anlamda ne kadar güvenilir bir rehberdir? Başka bir eleştiri şöyle yapılabilir: “Peki, ya muhatabımın değişebileceğine olan inancımı yitirirsem?” Öğrenci başarısız olursa çekip gitmek çok çıkarcı bir duruştur belki; ama ya öğrenci gerçekten sonuna kadar başarısız olursa?

 

Bir demokrat için AKP’nin yanında durulması, Türkiye’nin en büyük cemaatini oluşturan dindarları temsil etmesinden kaynaklanır. AKP’ye zamanında tolerans tanınmıştır, onunla iyi geçinilmiştir, ona dost tavsiyelerinde bulunulmuştur; ama AKP bunları hiç dinlememiş ve pozitif bir değişim göstermemiştir. Peki, böyle bir durumda birdenbire AKP’nin karşısında durup ona muhalif olmak, sonuç olarak bize ne kazandırır? Yani değişmeyen muhatabınız değişmediğinde, onun muhalifi konumuna geçmek ne işe yarayacaktır? Muhatabınızın alkolü bırakması için çok çabaladınız, ama o alkolü bırakmadı. Pascal kanunu üzerinden düşünün: onu bırakıp gitmekle yanında durmak ikilisinden hangisini seçmeniz daha pratik/pragmatiktir? AKP’yi desteklediniz ama AKP bir sürü yanlış yaptı ve sizin eleştirilerinizi hiç dinlemedi. Burada mesele, değişmesini istediğiniz tabanla muhatap olmanızdır ve o taban en büyük cemaat olan dindar/muhafazakarlardır. Dolayısıyla bu tabanla mesai hiçbir zaman bitmeyecektir, çünkü onlar çoğunluktur. Yatırımın daha iyi, daha demokrat bir azınlık kesime yapılması teorik olarak rasyonel gözükebilir, ama pratik olarak anlamsızdır, çünkü mesai değişmesini istediğiniz ve tam da demokrat olmayan kesimle yapılmaktadır. Çoğunluk demokratlaşmadan, bir ülkenin demokrat olma şansı yoktur.

 

Sonuç: Bu gözle bakıldığında, demokratların önünde bir tolerans eşiği mevcut değildir. AKP’nin destekleniyor olmasının özcü anlamda AKP olmasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bazılarının kullandığı “AKP yandaşı” veya “organik aydın” sözcükleri zihniyete göre anlam kazanacaktır ve bu sözcükler demokrat zihniyet açısından bakıldığında negatif anlamlara sahip değildir. AKP hâlâ çok kuvvetli bir temsil yeteneğine sahip olduğundan, onun değişimi açısından onun yanında yer almak hâlâ mantıklı bir davranıştır. Aksi takdirde ortodoks muhalefetin herhangi bir değişime neden olduğu tarihte görülmemiştir. Zaten Türkiye’deki muhalif damarın değişime inanmadığı; evrimden ziyade devrime ve köktenciliğe inandığı tecrübeyle sabittir. AKP’ye körü körüne tapınma ayrı bir konudur, ama Türkiye’deki belli başlı entelektüel damarın bugünkü bir türlü anlaşılamayan AKP desteğinin altında yatan zihniyetsel temel tam olarak budur.  

Önceki İçerikOyunları ve oyuncuları karıştırınca
Sonraki İçerikMedyaya ‘operasyon’