Denge(siz)

Hayır, siyasi hayatımız değil konu, bir sergi. “Yoğunluk” isimli sanatın mekânla ilişkisi üzerine odaklanan bir sanat etkinliği kollektifinin Pera’da, Adahan Oteli bodrum katında açtıkları “Axis Mundi” (Dünyanın Aksı) adlı bir sergi. Öncelikle de Nevzat Sayın’ın Ahmet Doğu İpek ile birlikte yaptığı aynı adlı yerleştirmesini konu edip diğer işlerle ilişkisine de değineceğim.02_edit02_edit_02030405_edit07_edit Hâlâ alışamadım, nasıl oluyor da o koskoca demir yığını 200 civarı yolcusuyla binlerce kilometre uzaktaki daracık pisti buluyor? Haydi navigator uydu vs. destekle buldu, bu kez de yüzlerce metre yüksekten tam yeryüzü kotunu hata yapmadan tuttururken tekerlekleriyle değip, bir de tam o anda üzerinde gitmeye başlıyor? Tanıdığım bir pilot “Yere değmekte olduğunu kalçanla hissedersin” demişti. Evet bunu hissetmek, insanın o yüzlerce tonluk demir yığınının ağırlık noktasını vücudunda hissetmesi, vücuduna geçirmesi ile mümkün olabilirdi ancak. “Hayır mucize değil” diye ekledi, “Otomobil kullanırken her virajı nasıl döndüğünü zannediyorsun?” Evet, vücudun ağırlık merkeziyle otomobilinkini üstüste çakıştırıp, otomobille yekvücut oluyorduk gerçekten de; o da uçakla oluyormuş. Vücudumuzun komuta merkezi beyin kullandığımız aracın saga-sola, yukarı-aşağı hareketlerinden bir ortalama çıkarıp onu zaten sürekli ölçüp-biçerek dengede (şakülünde) tuttuğu gövdemizinkiyle çakıştırıyormuş meğer. Nitekim otomobil kullanma becerisi direksiyon sallarken bir de pedallara basıp aynalara bakmaktan öte buymuş esasen. Beyin bunu nasıl mı yapıyor? Kolları, bacakları, kafası ve bedeni her an ayrı ayrı ve birlikte hareketli bir gövdenin, mesela yürürken, her an bozulan dengesini nasıl yeniden kuruyor ve yürümeyi devam ettiriyorsa, o becerisini hükmettiği vücudun da içinde ona tabi olarak davrandığı farklı bir aracınkine de taşıyormuş meğer. Sadece pilotluk ve şoförlük mesleklerine de has değil bu denge arayışı, mimar olmak da bu yöndeki bir alışkanlığın ve melekenin farklı bir türünü geliştiriyor farkında olunmaksızın. Farkı hareketli değil, durağan bir ortamda çalışması mekanizmanın. Hareket halindeki bir ortamın ortalamasını değil de durağanınkini ölçüp-biçmek durumunda onun beyni. Yani yürürüyen değil, ayakta dururan insanınki gibi. Üzerinde işlem yapacağı, tasarlayacağı ortama hâkim olmalı mimar, tıpkı pilotun uçağa, şöförün otomobile hâkimiyeti gibi. Durağan ortamın farkı ağırlık noktasının yani mekânın şeklinin en uçlarındaki noktalardan geçen bileşkeler ortalamasının sabit olması dolayısıyla bu kez iki sabitin, mesela bir oda ile mimarın gövdesinin ağırlık noktaları çakıştırılacak, hareket olmadığından o uç noktalar ve çizgiler hakkında bilgi verecek yegane şey başta görme duyularıyla algıladıkları oluyor mimarın. Aksi halde avucunun içinde olamaz tasarlayacağı yer. Zaten “avuç içi” de malum; bir mecaz, hâkim olmanın mecazı. Hâkim olamayınca da tasarıma zaafla başlamış olur. Tıpkı pilotun ve şoförün bu ağırlık noktalarını çakıştırma, uyumlulaştırma işini bilinçli biçimde yapmayışı gibi mimar da farkında olmadan refleksle yapar; alışmıştır artık. Tabii ne genelde mimarların ne de özel olarak Sayın’ın esas meselesi odaların ağırlık merkezi değil, tasarlayacağı yere hakim olmaktır. Tıpkı bir haltercinin kaldırmayı denemeden önce gücünün bir ölçü eksiğiyle halteri şöyle bir tartması gibi bunun mekândaki en elverişli yolu kendi gövdesiyle orantılayarak, duyu dünyasıyla ilişkilendirerek kavramaktır ki bu, kavramanın bu biçimi sayılara dökülen ölçüp-biçmekten daha içerici ve ilham verici bir ilişki vaad eder. En zoru da fiziki sınırları belirgin olmayan uçsuz bucaksız bir arazideki yerleşme tasarımıdır. Güney Amsterdam’ın uçsuz-bucaksız tarlalarına bir ucundan gözünü kısmış bakan Berlage’yi ya da 15-20 yıl sonra daha da güneyine bakacak Van Eesteren’i düşünelim, veya bugünün Zincirlikuyusu civarından o günlerin bomboş Leventleri’ne bakan Kemal Ahmet Aru’yu: Arazinin sınırlarına hâkim olabilmek zaten neredeyse tasarımı da yarılamakla aynı şey olacaktır. Muhtemelen farkında bile olmadan Nevzat Sayın da aynı yolun yolcusu olmuş, serginin küratörü Nil Aynalı Eğler tarafından Pera’daki Adahan Oteli’nin kullanılmadan, bakımsız geçirilmiş zaman, nem ve küf kokan demir kirişli çıplak tuğla duvarlı o köhne bodum kata götürüldüğünde. Bodrum kata iner-inmez farkedilen planda (1) no’lu önü açık o en hacimIi üç duvarlı (U) şeklindeki odası gösterilmiş ona çalışılacak yer diye, ortasında daire biçiminde bir kuyu var. Refleks çalışmaya başlıyor… Gerçektende ortasında mı kuyu? Göz yanılması, beklenti yanılsaması olmasın? Şüphesi haklı çıkıyor. Ölçünce ortaya çıkıyor ki kuyu o girintinin tam ortasında değil. O ön kenarı açık odanın ağırlık noktasıyla kuyununki düşmüyor üstüste, çakışmıyor. Eğer küratörün isteğine uyacak ve burada bir iş yapacaksa, bir şeyler yerleştirecekse, çare yok buradan başlayacak. Bunun üzerinden bir kere atlarsa, görmezden gelirse, takılacak ayağına hep bu erkenden tespit ettiği deformasyon. Ne ayağı, daha da beteri kafasına takılacak. Yoğunlaşamayacak gerektiği kadar. Sonradan takılıp kalacağına en iyisi baştan berteraf etmek. Yok yok, yeri düzeltmeye, kuyuyu kaydırmaya kadar götürmeyecek işi, oysa Tansel Korkmaz’ın monografik kitabında işlerinden örnekleyerek yazdığına bakılırsa buralara kadar zorlaması da beklenebilirdi.(*) Hayır böyle sertliklere başvurmuyor ve daha nüanslı hareket ediyor: Bu çelişkiyi yapacağı işin odağına çekiyor. Hatta bu çelişkiyi de içinde barındıran “denge”nin kendisini sorunsallaştırıyor. Tek de değil üstelik, birbirlerine dolanıp meselesini iyice görünür kılacak iki ayrı nüanslı hamleyle. O eksik duvarlı (U) şeklindeki girinti mekânın dört kenarına birden teğet (eksik kenarı da hizalar aracılığıyla varsaymak hiç de zorlama olmuyor) ikinci bir daire daha çiziyor. Bir çizgi değil bu daire, 20 cm yüksekliğinde bir saç. Aynı saçla kuyunun etrafını da çeviriyor. Onun yüksekliği dışarıdakinden 3 cm kısa. Öte yandan birbirinden kopuk, bağımsız çemberler değil bunlar. Sergi logosunun da menşei içerideki küçük, dışarıdaki büyük çemberler zeminden birbirlerine bağlılar. Dolayısıyla kuyuyu kuşatan genişçe bir havuz bu aslında. Kuyudan gelen su taşıyor havuza. Zaten kuyudan gelen suyla dolmuştu havuz; demek ki bir devri-daim bu. Havuzda birikip geri dönüyor. Hep kullanılagelmiş kuyunun suyu. gomme2Üzerindeki binanın su ihtiyacını toprak zeminden süzdüğüyle, karşılamış. Otele de hizmet veriyor, arada da suyunun bir kısmını Sayın’ın havuzunda dinlendirip o nemli bodrumdaki izleyicilerle ve diğer işlerle reaksiyona giriyor kısa süreliğine. Havuzun dış kenarı daha yüksek olduğundan biriken su döşemeye akmayıp içerideki alçak kenardan kuyuya taşıyor. Çemberlerin yükseklik farkı nedeniyle suyun yüzeyi yere parallel (şakülünde) değil, dıştan içe doğru birkaç dereceyle eğik. O nedenle akıyor artık su gerisin geri kuyunun içine. Eğiklik farkediliyor mu? Evet, anlattığım açıklık ve berraklıkta değil belki ama belli-belirsiz bir tuhaflık, fizikötesilik şeklinde zuhur ediyor; zaten sarih olsaydı bile berrak olamazdı çünkü havuzun içini kaplayan ziftten mamul siyah izolasyon maddesi tümüyle karartıyor suyu. Böylece bu hafıza imgesi ayna gibi parlak yüzeyiyle gözle zaten gördüklerimizi iyice parlatarak yanısıtırken öte yandan da büsbütün kuytulaşmış şekliyle daha da müphemleşiyor.0809Bu 140 yıllık, nemli-küflü bodrum katının bilinmesi, deşifresi imkânsız hafızası haline geliyor. Yanı sıra, sonrasının da bilinemezliği haline… Öyle ya geçmişi bilinmeyenin geleceğini hangi kâhin okumaya cesaret eder? Aydınlık bir küre değil, dengesi bozuk, simsiyah, keskin ve müphem bir parıldama ne de olsa sözkonusu olan. İki nüanslı hamleden sözetmiştim, daha sadece ikincisine değindim. Bir de ilki var; hem büyük (dolayısıyla odanın/girintinin), hem de küçük dairenin (dolayısıyla kuyunun) merkezlerinden (yani ağırlık noktalarından) yere dik (şakülünde) incecik birer çubuk çıkıyor yukarı, Newton yasalarınca; o zaman iyice anlıyoruz ki kuyu öyle tam ortada değil, merkezden epeyce kaçık. Evet Newton’un dünyasına ters değil, ama yapılı dünyanın düzeni ve geometrisi de öyle her zaman mimarın işine/keyfine geldiği gibi olmayabiliyor. Tecrübesini ve ustalığını bu sefer de kendi sınırlarını farkedip göstermek üzere kullanmış Nevzat. Mesleğin sınırlarına işaret etme tutumunu Boğaz’da Sakıp Sabancı Müzesi’nin eki olarak yaptığı (Seed/Tohum) isimli konser salonunun tasarımında da benimsemişti zaten. Boğaz’ın o çatılı, kapılı, bacalı, pencereli, taşlı, tuğlalı bilindik haliyle yeni binayı kaldırmayacağı bir yerinde yapmaya zorlandığı gömülü salonu, bir sığınağın konvansiyonel bina inşaatı yöntemi yerine, gemi inşa yöntemiyle yapılmaya zorlayarak. Yerleşme biçimi, kotları, formu, vs. tasarım kararlarıyla işi öyle bir noktaya sürüklemiştir ki, inşai süreci de binanınki yerine gemininki gibi yapmak artık kendi tercihi olmaktan çıkıp, tasarımın zorunlu ögesine dönüşmüştür. Dolayısıyla bu noktada mesleğin sınırını göstermek “Dünyanın Aksı”ndaki gibi mesleki konformizmin çaresizliğini göstermenin ötesine geçmiş, düpedüz mesleğin binyıllanmış üretim yönteminin çaresizliğine işaret etmek haline gelmiştir. Evet, o sınıra dayanıldığında artık bina yapılamamaktadır.1110Hatta meslekdaşım Elif Kendir’in düzenlediği “Tektonik Söyleşileri”ndeki ifadesiyle salonu neredeyse bir “bilgi nesnesi” haline getirerek, mimarın ve içinde bulunduğu inşaat sektörünün “yapı” diye bellediği nesne türünün sınırlarına dayanıldığında sadece şeklinin ve malzemelerinin değil, onlarla birlikte yapma (inşa) yöntemlerinin de aynı kalamayıp değişeceği bir tasarım yapmakla bu sınıra dayanma konusuna eleştiri eşiğini aşırtabilmenin öyle kendinden memnun ve tuzu kuru, vites değiştirme misali stilistik hamle ve angajmanlarla değil, hakikatli görgü ve  tecrübelerle mümkün olacağını da göstermişti.Yeniden sergiye dönersek, bu eleştirel pozisyonlanmada Nevzat Sayın’ı yalnız bırakmayıp pekiştiren iki iş daha var; Nezih Vargeloğlu’nun “Axis mundi”nin mekânın derinlik (x-y-z eksenli üç boyut) vurgusuna boşluk-dolulukla yani kuytuluğa vurgusuyla yanıt vererek pekiştiren (4) no’lu mekândaki ”Tersyüz” yerleştirmesi ile, İsmail Eğler’in (2 ve 3) no’daki diğerinde suyun (zamanın) durağanlığına yapılmış vurguyu bu kez de gürültüsü ve taşkınlığına taşırken, bastığımız zemini de karşımıza dikerek dengeyi büsbütün alt-üst eden “Devir” adlı video yerleştirmesi.Serginin adına gelince, sadece (1) no’daki iş değil, üçü de kurcalayıp sorunsallaştırmış “Dünyanın Aksı”nı. İlki malum iki kere arka arkaya olduğu yerin ne ortasında ne de kenarında oluşuyla ve yatık, akmadan, şakülsüz duran su kütlesiyle, (4) no’daki “Tersyüz” geçit veren kemerli kapısına ters gölge düşürmekle kalmayıp bir de sığındığı kuytuyu karanlıkla aydınlık arasında kararsızlık içinde bırakarak, üstüne karanlıktan aydınlığa doğru meylederek tersyüz olma durumunu daha baştan pekiştirerek gündeme getiriyor. “Devir”de zaten dalgalar karşıdan değil kenardan geliyor. Ama “Tersyüz”de olabilirmiş ortak isimleri. Ne de olsa herbiri ayrı ayrı başaşağı edecek şeyler bulmuş bu köhne ve hatıratı belirsiz mahzende dünyanın aksını ve Newton’un fiziğini.Bütün bunlardan öte belki esas kayda değer olan, işin bütünlüğü. Yerleştirme sergilerinde tek-tek işlerin birbirleriyle ve serginin adıyla (temasıyla) ilişkisini aramanın beyhudeliğinden bitap düşmüş izleyiciyicinin karşısına sonunda nihayet birbirleriyle, temayla ve de hatta esas olarak mekânın kendisiyle ilişki içinde bir bütünsellik kurmanın kendisi başlıbaşına “eleştirel” bir konum olsa gerek. Eleştirellik hep gösterdiği sınırın ufkuyla çekişmeye mahkûm olacak değil ya? Yerleştirme sanatı gibi neredeyse tarihi kendi sınırlarına işaret üzerine kurulmuş bir pratiğin sınırını değil, sürekli kendini zaten açığa çıkarmış o sınırların içindeki henüz gerçekleşmemiş imkânları göstermek, öteki taraftan bakmanın kıstası olsa gerek. Ama tesadüf değil, bir irade olmalı burada; sanatsal ifadenin mekânla ilişkisini yüksek sesle telaffuz ederek misyon edinmiş bir sanat kollektifi olan “yoğunluk”un iradesi. Gerçekten de kokusu, nemi, karanlığı ve sessizliğiyle o bodrum kat o işler olmadığında algılanacağından epeyce farklı bir deneyim yaşatıyor ve bunu küratörün tematik metninde dile getirdiği şekilde kuyununkinden farklı bir “öte dünya” kurabilme iradesine borçlu(**) ve hatta, zaten onun sayesinde “uyanmış 140 yıllık uykusundan”. Kollektifin daha ilk ortaya çıktığı sergide bu cesur misyonu, kibirden ve mesafeden uzak, şaşırtıcı bir zerafetle taşımayı bilmesinin ardındaki zeka ve becerinin kaynağını da serginin küratörü Nil Aynalı Eğler’de arayacağız herhalde. Kuşkusuz yalnız değil, bir kollektif içinde çalıştığına göre gücünü biraradalıktan aldığını da unutmadan.Nil Aynalı Eğler, iz bırakan öğrenciliği kadar, mesleğe de Emre Arolat bürosunda inisiyatifli yük kaldırarak parlak giriş yapmıştı. İster öğrenci, ister genç mimar, ister mimarlık ve sanat dünyalarını mekân aracılığıyla ilişkilendirmeyi misyon edinmiş bir kollektifin kurucusu ve küratörü olarak olgun bir yetişkin; parlak insan, statükocu değil, eleştirel oluyor. İçinde olduğu grupla birlikte daha ilk girişimlerinden birinde tecrübeli hocasının mimarlığın temelleriyle birlikte sınırlarına kadar iz sürüp imkânları üzerine de düşündüren bir işine aracılık etmiş oluyor. Mimarlığın evrensel ölçekte de ihtiyacı olan bir düşünme zemini bu. Karşımıza sık sık çıkıp, dikkatimizi çekecek, öncüsü de pek olmayan eleştirel bir kurumsallaşma zeminine dönüşmeyi vaad ediyor. Bu hızlı ve atak girişe bakılırsa vaadini de tutacak gibi… 12(“Axis Mundi”, Adahan Oteli, Asmalımescit, General Yazgan sok. no.14) –     www.yogunluk.orgSerginin mekân sponsoru Adahan Oteli sahipleri Lale ve Sedat Platin’e tavsiyem bu pek çok açıdan istisna, mekânın ilham ve özellikleriyle kaynaşmış, ufuk açıcı sergiyi bozmayıp olduğu şekliyle barındırmaya devam ederek otele maletmeleri … Günümüzün sanata desteklerini art-otel etiketiyle görünür kılan ortamında otel işlevleri bakımından kullanışsız, ilginç bir artık-mekâna bu denli başarıyla nüfus ederek yerleşmiş eserlerin varlığının, herhangi-yer için üretilip taşınmış her türlü eserden daha anlamlı ve çekici bir örnek olacağı kanısındayım.Dipnotlar                                                                                                             _____(*) Korkmaz, Tansel; Nevzat Sayın/Düşler, Düşünceler, İşler, Pitoresk, s.13-16.1990-2004; Yapı Kredi yay, YKY’04(**) http://www.arkitera.com/kose-yazisi/36 adresinde Celaleddin Çelik’in “Gel Narcissus Benimle Bir Sergi Gezer Misin” başlıklı küratörün dünyalarına yeni katlar atan ilginç bir yorumu var.