“Dış” korkusu (3) Öldürücülük halkaları

Vahşi veya yerli dediklerimizin yapabileceği her şey, çok daha yüksek düzeyde örgütlü karakteri ve meşum planları, uzun vâdeli stratejileri, bu uğurda hatırı sayılır kaynaklarını seferber edebilme kapasiteleri ile devletlerin erişebileceği kötülük düzeyinin çok gerisinde kalır. Devlet aklı deyip duruyoruz; çok mu matah sanıyoruz? Biraz da budur, önemli ölçüde budur işte. Limitte soykırım, modern devlete özgü bir marifettir.

[24 Temmuz 2021] Tarihte doğrusal, tek çizgili bir ilerleme söz konusu değil. Günümüz anlayışında, gelişme (development) veya evrim (evolution) başka şey; ilerleme veya terakki (progress) başka şey. Gerek teknik ve teknolojiler, gerekse toplum yapısı basitten karmaşığa doğru gelişiyor, evet. Ama bu, hayatın her alanında, her şeyin sürekli daha iyiye gitmesi anlamına mı geliyor?

Hayır. Her adımda bazı kapılar açılıyor, bazıları kapanıyor. Şu veya bu alandaki, olumlu sayılabilecek dönüşümlere, başka alanlarda tezahür eden bedelleri eşlik ediyor. Ve bu tür maliyetler çok, çok yüksek olabiliyor. En başta, Homo sapiens’in (a) öldürücülük kapasitesinin başka hiçbir canlı türü ile karşılaştırılamayacak ve (b) bugün, geçmişin kat be kat fevkinde boyutlara ulaşması geliyor. İkinci olarak, evrensel tektanrıcı dinlerin bir yandan çok daha büyük nüfusları kucaklayıp insan kılması, insanlıkta eşitlemesi, kendi insanlığında eşitlemesi — ama aynı zamanda, madalyonun öbür yüzünde, bu suretle oluşturduğu çok güçlü kimliğin aynı derecede güçlü bir ötekileştirme yaratması, yani bir o kadar büyük nüfusları kâfirleştirmesi, dinsizleştirmesi, imansızlaştırması, dolayısıyla kâh Haçlı kâh Cihad seferlerine maruz bırakması geliyor.   

Buradan esas konumuza dönersek, ne tuhaf; dünkü yazımda, kimin insan olduğu, insan kabul edildiği açısından sözünü ettiğim her bir genişleme, aynı zamanda öldürmenin, kan dökmenin kapsama alanında bir genişlemeyi ifade ediyor. Hiç şüphesiz 1/0 türü bir binary opposition (ikili karşıtlık) değil burada söz konusu olan. Herkes öldürüyor icabında. Ama devlet öncesinin küçük kandaşlık birimlerinin öldürmesi ile devletlerin öldürmesi arasında muazzam fark var. Uç noktada, meselâ soykırım dediğimiz şey, tamamen bir devlet ve devletli toplum marifeti. Klanlar ve kabilelerin sistematik öldürme niyeti de yok, kapasitesi de. Belirli ve sınırlı amaçlar uğruna, örneğin av alanları, otlaklar veya tarım arazisi için çatışıp, karşılıklı akınlar yapıp, öbür tarafın savaşçılarını öldürebilir, kadın ve çocuklarını ise kaçırıp kendi demografik potansiyellerine katabilirler, olsa olsa. Bir adım ötede, kan dâvâsı güdebilirler ki, bu da onları (nadiren) katliam, yani katl-i âm, yani ammenin katli, kitlesel cinayet, massacre, mass murder dediğimiz eylem biçiminin kıyısına getiriyor.

Ama bu dahi, çok daha yüksek düzeyde örgütlü karakteri ve meşum planları, uzun vâdeli stratejileri, bu uğurda hatırı sayılır kaynaklarını seferber edebilme kapasiteleri ile devletlerin erişebileceği kötülük düzeyinin çok gerisinde kalır. Devlet aklı deyip duruyoruz; çok mu matah sanıyoruz? Biraz da budur, önemli ölçüde budur işte. Kabile toplulukları, hattâ modernite öncesi devletler, geleneksel tarım toplumları ve imparatorlukları, toplama kampları kuramaz, zorla çalıştırma kampları kuramaz, ölüm kampları kuramaz; ister Yahudi, ister Ermeni soykırımlarını ne tasarlayabilir, ne icra edebilir. Auschwitz olsun, Gulag olsun, Aşkale ve Deyr-i Zor olsun, modernite-milliyetçilik-ırkçılık bileşimlerinin türevidir.

Peki o zaman, nasıl oluyor da bütün bunlar tersyüz ediliyor — çok uzun süre tersyüz edilmiş — hem sosyal bilimlerde, hem popüler kültürde? Vahşet (savagery), barbarlık (barbarism), medeniyet (civilization). Bunlar, 19. yüzyıl antropolojisinin belli başlı kategorileri. İllâ kötüleyici sıfatlar olarak kullanılmaları amaçlanmıyor. Vahşet, avcılık ve toplayıcılık anlamına; barbarlık, tarımsal üretim (devletsiz ilk çiftçiler) anlamına geliyor. Problem, her iki sözcüğün, binyılların medeniyet-merkezli, kabile halklarını ötekileştirici terminolojileri içinden, hiç sorgulanmaksızın alınıp kullanılmış olması. Zaten bu yüzden, bugün bu deyimler  devre dışı. Ama 19. yüzyılın ikinci yarısında Jules Verne misali Avrupa-dışı serüvenler (Seksen Günde Devriâlem, Kaptan Grant’ın Çocukları, Balonla Seyahat); Rudyard Kipling’in Hindistan merkezli, imparatorluğu imparatorluk yapan ve sınırlarını bekleyen dirençli kahramanları ve o sessiz, böbürlenmesiz, aristokratik kahramanlık ruhunu yücelten öykü, roman ve şiirleri; ardından resimli romanlar (Tintin); 1920’lerden itibaren Hollywood (Bundolo tarmangani. Simba, simba. Ben Tarzan sen Jane)… suyunu çıkarıyor bu vahşi, barbar ve benzeri klişelerin. “Savaş davulları giderek gürlüyor. Bir çalının ardında, egzotik boyalı bir siyah çehre beliriyor. Afrikalı hamallar sırtlarındaki yükü devirip korkuyla büzülüyor. Ama cesur, uzun boylu beyaz avcı onları ilerlemeye zorluyor. Derken çalılıktan atılan bir mızrak hamallardan birini göğsünden vuruyor. Diğerleri çığlık çığlığa cengele dağılırken vahşilerce kesilip doğranıyor. Ama emektar tüfeğiyle beyaz adam, bu hayvanları püskürtüp yakındaki bir kayalığa çekiliyor. Gerilim tırmanırken, büyülenmiş seyircilerden çıt çıkmıyor.”

Yirmi beş yıl önceki bir yazısında, Kevin Dunn böyle anlatmış, 1930’ların tipik Afrika filmi senaryosunu.[1] Burada salt Avrupa/Afrika ya da salt Beyaz/Siyah değil sorun. Daha temelde, bir Medeniyet/Vahşet karşıtlığı yatıyor. Yağmur ormanı karanlık, tehlikeli, gizemli bir yer. Her ağacın üzerinde bir leopar, her taşın altında zehirli bir yılan gizleniyor. Ama en korkuncu tabii yerliler. Yırtıcılarla bir fark yok aralarında. Hepsi (ehlileştirilmemişlik anlamında) “vahşi” alt tarafı. Onları, seyirci olarak kendimizi özdeşleştirdiğimiz medeniyet fatihlerinin gözüyle görüyoruz. Kalbimiz medeniyeti, dolayısıyla bizi de temsil eden Beyaz Adam ve Beyaz Kadınla çarpıyor. Hele bunlar, tepedeki başlık resminde, Tarzan (Johnny Weissmuller) ve Jane (Maureen O’Sullivan) tarafından temsil edildiği üzere, her nasılsa yarı-maymun yerlilerin arasına düşmüş üstün ırk simgeleri olursa! Emperyalizm bütün günahlarını iyice unutturuyor. Hepimizi, ilkellere uygarlık götürme misyonunun içine alıyor.

Fakat zıddında, aynı derece evrensel, aynı derece toptancı bir anti-emperyalizmi besliyor. Oryantalizm veya Şarkiyat, her şeyden — kendi geriliği ve sömürgeleştirilebilirliğinden Şarkı, Doğuyu, Asya’yı suçlamak. Oksidantalizm veya Garbiyat, her şeyden — kendi geriliği ve sömürgeleştirilmişliğinden Garbı, Batıyı, dışarısını suçlamak. Bir yerde, emperyalizm anti-emperyalizmi, Oryantalizm Oksidantalizmi doğuruyor. Batı-dışına, Batı-dışılığın çeşitli — ister milliyetçi, ister aşırı milliyetçi, ister dindar-milliyetçi, ister komünist (yani komünist-milliyetçi) — varyantlarına, hepsini zehirleyen ortak bir miras bırakıyor.


[1] Bkz “Lights… Camera… Africa: Images of Africa and Africans in Western Popular Films of the 1930s”; African Studies Review, cilt 39, sayı 1 (Nisan 1996), 149-175. Dunn şu dokuz filmi inceliyor bu bağlamda: Trader Horn (1931); Tarzan the Ape Man (1932); Tarzan and his Mate (1934); Sanders of the River (1935); Tarzan Escapes (1936); King Solomon’s Mines (1937); Tarzan Finds a Son (1939); Four Feathers (1939); Stanley and Livingstone (1939). Bunlar arasında özellikle King Solomon’s Mines [Kral Solomon’un Hazineleri] çok önemlidir. Adını H. Rider Haggard’ın “kayıp dünya” janrını başlatan 1885 tarihli macera romanından alır. Sömürgeciliğin bütün canalıcı temalarını içerir, Medeniyet/Vahşet, Avrupa/Afrika, Beyaz/Siyah, iyi yerli/kötü yerli motifleri gibi. Kurgu, Shakespeare’in Hamlet’inin Afrika’nın ortasına taşınmışı gibidir. Malûm; Claudius, kardeşini öldürüp onun yerine geçerek Danimarka kralı olmuştur. Eski kralın oğlu Prens Hamlet, bunu babasının hayaletinden öğrenir ve intikam peşinde koşar; sonunda, kendi hayatı (ve daha altı kişinin hayatı) pahasına amacına ulaşır. Efsanevî Solomon’un [Süleyman’ın] ülkesinde ise, halen zalim kral Twala hüküm sürmektedir. O da kardeşi olan kralı öldürüp başa geçmiş, bu arada kralın oğlu İgnosi her nasılsa kaçıp kurtulmayı başarmıştır. Kimlik değiştirir; Umbopa adıyla, beyaz kâşiflerin hamalları arasına girer. Yani onlarla dost olur. Beyazlar da Umbopa’nın üzerinden asalet aktığını farkeder. Hamlet’teki Kraliçe Gertrude’a karşılık gelen, fakat çok daha kötü yürekli cadı-danışman Gagool ise İgnosi’yi aramakta ve Umbopa’dan şüphelenmektedir.

Üç kere filmi yapıldı Solomon’un Hazineleri’nin: Kevin Dunn’ın belirttiği üzere önce 1937’de, sonra 1950’de, sonra 1985’te. Romanın kendisinde, beyaz kâşiflerin de teşviki, desteği ve örgütleyiciliğiyle, bir isyan çıkar Twala’nın zulmüne karşı. Fakat bu çerçevede, sonunda Twala’yı beyazlar öldürür ve halkını kurtarır. Çocukluğumda seyrettiğim 1950 varyantında ise, beyazlar değil iyi yerli İgnosi’nin kendisi yapar bu işi. Son sahne, Twala ile İgnosi arasında, Zulu ve Masai tarzı büyük bir mızrak-kalkan düellosudur. İgnosi (Hamlet) Twala’yı (Claudius) öldürür ve hayatta kalır. (Oksidantalist açıdan, gayri millî bir darbe midir dersiniz?) Hem kendi intikamını alır, hem bütün kabilesini zulümden (Şark despotizminin Afrika varyantından?!) ve dost beyazlar kafilesini esaretten kurtarmış olur.  

Şimdi bütün bu öyküye “içerden,” örneğin Gagool, Twala ve taraftarları açısından bakın. Rolleri değiştirin. İyiye kötü, kötüye iyi deyin.  Burada, emperyalist işgale ve yerli işbirlikçilerine karşı toptancı bir “dış” korkusu ve nefretinin başlangıç zemini kolayca bulunabilir.

Önceki İçerikTürkiye’ye gelen yabancı fonların çoğunu devlet kurumları kullanıyor
Sonraki İçerikBütün bunlar için Teksaslı bir aileyi suçlayabilir miyiz?