Ek notlar (1) Geçmişte “doğru” bir eşcinsellik var mı?

Osmanlı’da, Eski Yunan’da ve geleneksel Japon toplumunda, kadınların kamusal mekândan dışlanmasıyla elele giden erkek eşcinselliği kültürleri hakkında yazdıklarım, çeşitli okuyucu mektuplarını tetikledi. Hepsine ayrı ayrı cevap yazdım. Asıl konu, yani tarih ve metodoloji açısından önemli gördüğüm birkaç tanesini, isimlerini saklı tutmak kaydıyla buraya da alıyorum. Bir hafta boyunca yayınlayacağım.

[4-5 Eylül 2021] Bir okuyucum (DE rümuzlu) şöyle yazmış: “Hocam merhabalar! Farklı kültürlerdeki erkek eşcinselliğinin tarihsel serencamını anlattığınız yazı dizinizi ilgiyle okuyorum; elinize sağlık. Anladığım kadarıyla, sözünü ettiğiniz ilişkilerde dikkat çekici bir eşitsizlik var. Bu ilişkiler eşit iki tarafın karşılıklı rızasına dayalı ilişkiler değil, çünkü taraflardan biri daima diğerinden sınıfsal açıdan üstte olduğu gibi, zihinsel ve bedensel açıdan da daha olgun. Böyle bir durumu, bugünün değerleri açısından eşcinsel ilişki değil, ancak pedofili olarak niteleyebiliriz. Acaba o dönemlerde, yaşları uyumlu ve eşit statülerde erkek veya kadınlar arasında, karşılıklı rızaya ya da aşka, sevgiye dayalı, yani bugün de eşcinsel ilişki olarak tanımlayabileceğimiz ilişkiler var mıydı?”

Bu soruya ilk cevabım şöyle oldu: Evet, bunlar hep eşitsiz ilişkiler. Fakat acaba bu eşitsizlik, belki daha en baştan, ya da en azından bir noktadan sonra, “karşılıklı rızaya” ya da “aşka, sevgiye dayalı” olma boyutlarını dışlar mı — dışlıyor muydu? Bunlar 1/0, ak-ve-kara zıtlıkları mı tarihte?

Ben çok emin değilim bundan. Her şeyden önce, sınıf ve cinsiyet eşitsizliği, heteroseksüel kadın-erkek ilişkileri için de, binlerce yıldır söz konusu. Erkekler hep üstte, yukarıda, egemen, muktedir. Kadınlar hep altta, aşağıda, iktidarsız, tabi konumda. Sayılamayacak kadar çok tarihsel örnekte, evlilik bir mülkiyet ve alım-satım ilişkisi. İşte Platon ve Aristo da söylüyor zaten (bkz Bir soruya cevap (2) Eski Yunan’da ev kadınları ve profesyonel eğlendirici ‘hetaerae’). Çok daha yakın zamanda, Marx 19. yüzyıl “burjuva evliliği”ni bile böyle anlatıyor. En azından, aileler arasında “düzenlenmiş” (arranged) bir olay.

Eşcinsellik bir yana; Eski Yunan’da, Roma’da, İslâm toplumlarında, Çin’de, Japonya’da, Osmanlı’da… kaç kadın ve erkek, biz birbirimizi gördük, sevdik, âşık olduk, yaklaştık, severek  ve seçerek evlendik diyebilirdi ki? Ama buna rağmen, gene biliyoruz ki bu eşitsiz koşullarda da büyük aşklar oluşabiliyor. Kadın ve erkek, karı ve koca, çok güçlü bir şekilde bağlanabiliyor birbirine. (En basiti, Süleyman, gerçekten sırılsıklam âşık oluyor, Kırım köle ticareti yoluyla sarayına cariye Rokselani olarak getirilen Hürrem’e.) İster Doğuda ister Batıda, sanat ve edebiyat bunun örnekleriyle dolu.

Benzer bir durum, muhtemelen, Eski Yunan ve Japonya’dan aktardığım “eşcinsellik kültürü ve kurumlaşması” örneklerinde de söz konusu. Bir kere, dikkat edin, hem paiderastia’da, hem wakashu’da, rıza esas. Eşitsizlik rızayı dışlamıyor. En azından prensipte, yetişkin erkeğin genç oğlana kur yapması, kendini beğendirmesi, sevdirmesi, onu ikna etmesi gerekiyor. Tamam, bu rıza eşitsizlikle içiçe. Ama bu, kontrollü ve dizginlenmiş bir eşitsizlik. Sırf zora, şiddete dayalı bir tahakküm veya tecavüz değil. Eşitsizlik içinde “aşk ve sevgi”yi dışlamıyor. Sizin tarif ettiğiniz, “her bakımdan eşit ve özgür” (?) iki birey arasında kurulan bir ilişki değil, kuşkusuz. Zaten o çağlarda, o toplumlarda yok böyle bir eşitlik ve özgürlük (ayrıca, ne zaman var, bugün de var mı, doğrusu onu da merak ediyorum). Buna rağmen, belirli bir kişisel insiyatif, beğeni, rıza süreci gene mevcut. Ve buradan, Patroklos-Akilleos ilişkisinde idealize edilen türden büyük tutkular, büyük dostluklar, büyük aşklar gene de fışkırabiliyor.

Tekrar pahasına, diyeceğim şu: (a) Eşitsizlik ile rıza, aşk ve sevgiyi illâ birbirini dışlayan şeyler olarak düşünmeyin. (b) Bugünün modern özgürlük ve eşitlik koşullarında oluşabilen ilişkileri, bütün tarihte aramaya kalkmayın. (c) 19. yüzyılda ve Romantik akımda kristalize olan “aşk ideolojisi”ni bütün çağlara yaymayın. (d) Temelde, insanın çok ama çok karmaşık, parçalı, bütün boyutları uyumlu olmayabilen (ve olmayan) bir varlık olduğunu unutmayın. Bu karmaşıklık ve parçalılık, eşitsizlikle, hattâ tahakküm ile çok yoğun, çok derin insanî bağlanmaların bir arada bulunmasına olanak tanıyor.

Hemen birkaç saat sonra cevaba cevap yazdı okuyucum: “Hocam, son kertede elbette ki tüm ilişki türlerinde binlerce yıldır eşitsizlik hâkim ve halen de öyle. İnsanlığın hikâyesi maalesef biraz da bu eşitsizliğin hikâyesi değil mi? Bu gerçekliği değiştirmeye çabalamakla birlikte, varlığını tabii ki kabul ediyorum. Sadece, yazı dizinizde eşcinsel olarak tariflenen ilişkilere baktığımda, erkeklerden biri biyolojik açıdan henüz erkek denemeyecek yaşta; yani bedensel ve zihinsel açıdan henüz olgunlaşmamış, çok kolay etki altında kalacak, yönlendirilecek, istismar edilebilecek bir durumda görünüyor. Eh, haliyle, böyle bir ilişki türüne eşcinsel ilişki değil, olsa olsa efendi-köle ilişkisi denir — diye düşünüyor insan.

“Yani hocam, haklısınız, elbette konuya bugünün değerleriyle bakmamak lâzım. Ama şunu da merak ediyorum; o dönemler eşcinsel ilişki olarak tariflenen şey bu muymuş? Yoksa biz mi, bugün geçmişteki bu ilişkiye bakıp eşcinsel ilişki olarak tanımlıyoruz?”

“Eh, haliyle, böyle bir ilişki türüne eşcinsel ilişki değil, olsa olsa efendi-köle ilişkisi denir — diye düşünüyor insan.” Önce bu cümleye takıldım, ikinci mektuba hızla göz gezdirdiğimde. Çok katı buldum. Bu mantıkla, gene bırakın eşcinselliği, evlilik diye bir pratik ve kurum da yok dememiz gerekirdi geçmişin neredeyse tamamında. İnsanî faaliyetin hemen bütün türleri ve alt-türleri küçülür, küçülür ve sıfırlanırdı. Madalyonun diğer yüzünde, efendi-köle ilişkisi çığrından çıkıp genişler, genişler ve hemen her şeyi kaplardı.

Fakat aslında problemi (ya da en azından bir kısmını) güzel formüle etmiş diye düşündüm, tekrar ve dikkatle okuduğumda. DE eşcinselliği özel ve hayli dar bir anlamda kullanıyor: günümüzün göreli özgürlük ve eşitlik ortamında, tamamen karşılıklı anlayış ve gönüllülük temelinde oluşan, hiçbir baskınlık ve tabiyet boyutu içermeyen (?) erkek-erkek veya kadın-kadın ilişkileri. Yani eşcinsel sözcüğü aslında “eşit eşcinsel” gibi anlaşılmalı; ilk “eş” hecesi hem “eşit” hem “aynı cinsiyetten” anlamına geliyor. Bu, son derece ideal, idealist bir tanım. Sonra da bu tanımla insanlığın geçmişine bakıyor ve bulamıyor reel karşılığını. Sorunu, şimdi ve tarihte “doğru” bir eşcinsellik arıyor olmaya gelip dayanıyor.

Buna karşılık ben, birincisi, eşcinselliği dar değil geniş bir anlamda kullanıyorum. Benim için, aynı cinsiyetten olan bireyler arasında seks içeren her türlü ilişki eşcinsellik. İster pozitif, ister negatif, hiçbir normatif anlam yüklemiyorum buna. Sadece kaydediyorum. Dolayısıyla ikincisi, şurası eşitsiz burası değil misali hiçbir ayırım ve hiyerarşi de gözetmiyorum aralarında. Çünkü “doğru” bir eşcinsellik (hattâ daha genel olarak, “doğru” bir cinsellik) aramıyorum insanlık hallerine bakışımda. Herkes gibi benim de kendi tercihim var, olabilir. Ama işte o da illâ “doğru” değil; sadece kendi tercihimden ibaret. Nihil humani a me alienum puto. Nasıl sevdiğim ve sevildiğim (nasıl sevmiş ve sevilmiş olduğum) sadece beni ilgilendirir.

Üçüncüsü, şu kadarı doğru: eşcinsellik (homoseksüellik) bir kavram ve terim olarak genellikle mevcut değil sözünü ettiğim toplumlarda. Onun yerine, çok daha spesifik terimler var: paiderastia, nanşoku, wakaşudo, gulâmperestlik, oğlancılık gibi. Homoseksüellik diye bir kavram-terim yok, çünkü karşısında heteroseksüellik nosyonu mevcut değil. Çünkü bu yazı dizisinde defalarca altını çizdiğim gibi, bu kategoriler üzerinden şekillenmiyor, düşünülmüyor cinsel ilişkiler. Salt bir kadın/erkek sorunu değil. Yaş, sınıf, statü ve tabii cinsiyet: hepsi bir yumak. Dolayısıyla günümüzün sırf cinsiyete bakan heteroseksüel/homoseksüel ayırımına (indirgemeciliğine mi demek lâzım) kıyasla çok daha özel, mikro tanımlar sahneye çıkıyor. Ve biz ne yapıyoruz? Evet, o çok geniş eşcinsellik (homoseksüellik) tanımımız açısından bakıyoruz, tarihteki bütün bu örneklere. Fakat asla normatif anlamda değil, sadece pozitif (ampirik) anlamda, işte bunlar Eski Yunan’daki veya Japonya’daki erkek eşcinselliği varyantları diyoruz. Salt eşcinsellik sözcüğünü kullanmakla, kendi ahlâkî normlarımızı dayatmıyoruz geçmişe. Daraltmıyoruz. Tersine, hayli bol bir torbaya alıyor ve hem kendi teknik-spesifik deyimlerini silmiyor, hem de bu “cins” (genus) ve “tür”leri (species) çok geniş bir familyanın içinde değerlendiriyoruz. 

Peki, okuyucumun buraya kelimesi kelimesine aktarmadığım üçüncü ve son mektubunda aradığını kabul ettiği “doğru” cinsellik ve bu arada “doğru” eşcinsellik örnekleri var mı, o eski ve uzak dönemlerde? Bilemem. Çünkü tarihe böyle bakmıyorum. Çalıların arasından önüne bir dal örtüp fırlayan kazazede Odiseus ile, çamaşırcı kadınları dört bir yana dağılırken kendisi korkup kaçmayan Phaekia prensesi Nafsikaa, hoş bir aşk olabilirliği enstantanesi İlyada’da. Buna karşılık Odiseus’un sonunda döndüğü İthaki’de onu bekleyen karısı Pinelopi tam bir evlilik sadakati modeli. İkisine de bir okur olarak romantik bir sempati duyuyorum. Ama bir yanda Sokrates-Alkibiades ve diğer yanda Sappho da var. Hangisi veya hangileri “doğru”? Bunu “bilmek” ancak normatif, dolayısıyla alabildiğine sübjektif bir tercih pozisyonu almakla mümkün olabilir.

Önceki İçerikPencere camın kara…
Sonraki İçerik132 askerin hatıratı üzerinden TSK’nın 150 yıllık geçmişini inceleyen doktora tezi