Ekonomik kriz “bağımsızlığın” bedeli mi?

Türkiye’nin ekonomisinin iyi yönetildiği dönemlerdeki bağımsız iç ve dış politika adımlarının ekonomik bedeli olmadı. Çünkü işler hala kitabına uygun olarak yürütülüyordu. Türkiye, 2017’den sonraki otoriterleşme sürecinde bile eğer irrasyonel tezlerin peşinden gidilmeseydi ve ekonomi yönetimi ehil olmayan kadrolara emanet edilmeseydi bütün dünyadan negatif ayrıştığı bu rakamları görmeyebilirdi.

Ekonomik kriz karşısında iktidar ve çevresinin refleksleri 60’larda Amerikalı psikiyatrist Kübler Ross’un tespit ettiği yasın beş evresini izledi.

Önce krizin varlığı uzun süre inkar edildi. Sonra kriz diyenlere öfkelenildi.

Ardından “fırsatçılar yüzünden”, “üç harfli marketlerin fahiş fiyatlarıyla mücadele edeceğiz”, “Bir temmuz olsun uçacağız”, “Körfez’den 50 milyar dolar gelecek” gibi pazarlık, bahane aşamasına geçildi.

Sonra kriz derinleştikçe inkarı zorlaştı, depresyon evresine geçildi, bir süre kimse üzerine konuşmak istemedi, SİHA’lar, İHA’lar, dış politikadaki ‘zaferler’ öne sürüldü.

Nihayet geçen aylarda ekonomik sorunlar olduğu kabul edildi ama hala çaresi bulunamayınca Kübler Ross’un sıralamasında olmayan başka bir psikolojik hal devreye girdi: Martry complex. ya da şehitlik kompleksi.

Aslında buna bir kompleks ya da psikolojik sorun demekten çok bir propaganda demek daha doğru.

Bu propaganda diyor ki; “Evet ekonomik sorunlar var ama biz bu sorunları, bu ıstırabı ulvi bir amaç uğruna çekiyoruz, sırf bu ıstıraptan kurtulmak için davamızdan vazgeçmemiz isteniyorsa, biz bu yolda gerekirse aç kalırız da teslim olmayız.”

Pek de ekonomik sorunu varmış gibi görünmeyen propagandistler tarafından medyada döndürülen bu propagandanın müşterisi yok diyemeyiz.

Çevresinde böyle düşünen insanlar olmayanlar sokak röportajlarında böyle düşünen çok fazla insan olduğunu görüp şaşırabiliyor.

Halbuki ekonomik zorlukların daha ulvi bir amaç uğruna çekildiği, bir süre sonra refaha kavuşacağımız, Türkiye’nin önünü kesmek istenenlere boyun eğilmediği için bütün bunların yaşandığı tezi ve buna katlanmak için içine girilen şehitlik kompleksi Türkiye’nin temel kodları, eğitim sistemi, en hakim ideoloji olan milliyetçilikle uyum içinde sağlam ve motive edici bir argüman.

Peki ne uğruna bu cefanın çekilmesine değen ulvi amaç:

Türkiye’de hem sağın hem de solun yıllarca sömürdüğü “Türkiye’nin bağımsızlığı.”

Pazar günkü Yeni Asır gazetesinin sürmanşeti tamamen bu propagandaya ayrılmıştı.

“Vatandaşın dolar manifestosu” sürmanşeti altında bu propagandanın çiğ örnekleri sıralanmıştı:

“DOĞU Akdeniz’den derhal çekiliyoruz: DOLAR 9,50 TL

LİBYA’DAN askerlerimizi çekiyoruz: DOLAR 9,00 TL

KATAR ve Afrika’dan çekiliyoruz: DOLAR 8,75 TL

KARADENİZ’DE doğalgaz aramayı durduruyoruz: DOLAR 8,50 TL

SURİYE’DEKİ üs bölgelerimizden çekiliyoruz: DOLAR 8,25 TL

SOROSÇU O. Kavala ve terörist Demirtaş’ı salıyoruz: DOLAR 2,00 TL

ŞEHİT cenazelerinde terör örgütü lehine sloganlar atıyoruz, milliyetçileri apar topar gözaltına alıyoruz: DOLAR 1,50 TL

BATILI liderler karşısında eğilip bükülüyoruz, her sözlerine “Hemen efendim, siz nasıl buyurursanız” diyoruz: DOLAR 1,25 TL

KOMŞULAR ile bağları koparıp sadece ABD ve batılı ülkeler ile ilişkide oluyoruz: DOLAR 1,00 TL”

Gazeteye göre “Binlerce kişi ‘Bağımsızlığından vazgeçmiş bir ülkede yaşayamam. Dolar 200 TL de olsa bağımsızlık mücadelesinde devletimin yanındayım” diyordu.

Muhalif çevreler bu çiğ propagandayı küçümsese de iktidarla son bağlarını böyle kurmuş, bu uğurda ekonomik krizi bile göğüsleyebilecek motivasyonu olan insan sayısı hiç de az değil.

Peki gerçekten de doların yükselmesi, hayat pahalılığı bağımsızlığın bir bedeli mi?

Bağımsız dış politikanın cezası olarak mı Türkiye bu sorunları yaşıyor?

Bunu anlamak için Türkiye’nin Kıbrıs harekatından sonra ABD’yi karşısına aldığı, Batı ittifakına hayır dediği en radikal ve en bağımsız dış politika kararı sonrası olanlara bakalım.

1 mart 2003 tezkeresi sonrasına.

Üzerinden 18 yıl geçtiği için hatırlamayanlar olabilir.

Müttefikimiz ABD yanına diğer NATO müttefiklerimizi de alıp kimyasal silahları olduğunu iddia ettiği Saddam’ın Irak’ını, NATO üyesi Türkiye üzerinden, kuzeyden, Saddam karşıtı Kürt müttefikleri arkasına alarak işgal etmek istemişti.

Başbakan Erdoğan muhataplarına Evet demişti, hatta ABD ordusu hazırlıklara bile başlamıştı ama bu izni vermek için TBMM’den tezkere geçirilmesi gerekiyordu.

AK Parti iktidarının Meclis’te buna yetecek çoğunluğu vardı.

Ama Türkiye’de ortaya güçlü bir savaş karşıtı hareket çıkmıştı. Meydanlardan dizilere, solculardan muhafazakarlara her yerden savaşa hayır sesleri yükselmeye başladı.

Meclis’e ve AK Parti grubuna karşı basınç artınca, tezkere riske girince bu kez havuçlar ve sopalar çıkarıldı.

ABD, Türkiye’ye tezkerenin geçmesi halinde savaştan kaynaklanacak zararlarını karşılamak için 6 milyar dolar hibe teklif etmişti.

Daha iki sene önce ekonomik krizle IMF kapılarına gitmiş, bir senelik AK Parti iktidarının reddedemeyeceği bir teklifti bu.

Washington’dan peş peşe gelen tehditvari açıklamalarla tezkere ikili ilişkiler için bir turnusol kağıdına çevrildi.

İçeride de aynı propaganda merkez medya ve TÜSİAD tarafından dillendiriliyordu.

Tezkere geçmezse ekonominin mahvolacağı hatta memurlara verilecek maaş mı bile bulunamayacağı tehditleri yükseldi.

Hürriyet gazetesi, TÜSİAD, ekonomistler, köşe yazarları günlerce “tezkerenin onaylanmaması halinde çok kötü şeylerin olacağı, ABD’nin doları 3.5 milyon liraya yükselteceği, borsanın çökeceği” ni yazdılar.

Bu aralar helalleşelim çağrısına destek verenler için bir grup foncu liberal diyen bir yazar kamuflajlı Amerikan ordusu sözcüsü gibi “Tezkere geçmezse hükümetin gideceğini” yazmıştı.

Nitekim tezkere Meclis’ten AK Partili milletvekillerinin hayır oylarıyla yeterli oyu alamadı ve geçmedi.

ABD’den öfkeli açıklamalar gelmeye başlandı.

Oylama Cumartesi günü yapılmıştı. Piyasaların açılacağı Pazartesi günü için kıyamet senaryoları yazılıyordu.

O hafta sonu çıkan gazete haberlerinden ve köşe yazılarından bir kaç örnek:

“Borsa taban yapar, döviz 1 milyon 750 binde kalıcı olur, faiz fırlar. Salı günü enflasyon oranı ve 4 katrilyonluk Hazine ihalesiyle piyasa çöker.”

“ABD’li yetkililer”in “Desteğimizi yitiren bir hükümet 74 milyar dolarlık borcu zor öder”

“Pazartesi nasıl bir ülkeye uyanacağımızı ben de merak ediyorum. Açıkçası ekonomik zorluklar, hükümeti de salı günü bu tezkereyi yenilemeye itecektir. Eğer ikinci kez başarısız olunması halinde geriye ne ekonomi kalacak ne de AKP hükümeti.”

“Piyasalar ne tepki verecek? TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan’ın söylediği gibi faiz de döviz de alır başın gider mi? Piyasalarda yangın başlar mı? Tehlikeli bir haftaya başlayacağız. (…) Türkiye hem siyasi hem ekonomik krize girdi. Bir iki gün içinde atlatamazsa, topal ördek konumuna düşen hükümet hızla yeni bir formül üretemezse durum kötü. Hem de çok kötü.”

Peki, Kıbrıs harekatından bu yana ABD’ye karşı alınan bu en net tavır, en bağımsız dış politika adımı olan tezkerenin reddi sonrası ilk pazartesi günü ne oldu?

Neredeyse hiç bir şey; İlk gün yüzde 12.5 düşen borsa ve yüzde 3.5 değer kaybeden bir dolar, ertesi gün toparlandı ve tezkere öncesine geri döndü.

O yılın sonunda Türkiye’de faizler düştü, dolar düştü, enflasyon 80’lerden bu yana ilk kez yüzde 20’in altına geriledi, paradan altı sıfır atıldı.

Yani Türkiye batmadı. Ekonomi çökmedi.

whatsapp-image-2021-11-22-at-09-55-13-copy.jpg

Çünkü ekonomi kuralına uygun, profesyonel kadrolar tarafından yönetiliyordu.

2009’da DAVOS’ta Erdoğan, “One Minute” çıkışı yaptıktan sonra da, 2007’de asker e-muhtıra verdikten sonra da, Gezi olayları, 17/25 Aralık hatta 15 Temmuz darbe girişiminden sonra da Türkiye ekonomide ağır bedeller ödemedi, bir miktar sallanan rakamlar hızla normale döndü.

Darbe girişiminden sonraki gün hayat devam etti, 15 Temmuz Cuma günü 2.88 olan dolar, 18 Temmuz Pazartesi günü 2.94 oldu.

Yani Türkiye’nin ekonomisinin iyi yönetildiği dönemlerdeki bağımsız iç ve dış politika adımlarının ekonomik bedeli olmadı.

Çünkü işler hala kitabına uygun olarak yürütülüyordu.

Türkiye, 2017’den sonraki otoriterleşme sürecinde bile eğer irrasyonel tezlerin peşinden gidilmeseydi ve ekonomi yönetimi ehil olmayan kadrolara emanet edilmeseydi bütün dünyadan negatif ayrıştığı bu rakamları görmeyebilirdi.

Bunun en açık örneği açık ve ağır Amerikan ambargoları altında, bizden çok daha kötü bir demokrasi, hukuk, özgürlük sicili olan Rusya’nın, Batı dünyasıyla dış politikada yaşadığı çatışmalara rağmen ekonomiyi ve Merkez Bankası’nı profesyonel ve ehil kadrolara emanet etmesiyle ortaya koyduğu ekonomik başarı hikayesi.

Ama Türkiye’nin hikayesi ekonomiyi batırmasını emperyalizmle mücadeleyle açıklayan Venezüella örneğine daha fazla benzemeye başladı.

Üstelik Türkiye’nin bağımsız olup olmadığı artık Batı’da bizde zannedildiği kadar kimsenin umurunda değilken…

Umarım dış politikada rahat rahat bağımsız olabilmek için içeride ekonomiyi iyi yönetmek gerektiğini anlamak için daha fazla bedel ödemek zorunda kalmayız…

Önceki İçerikSoylu: “Ben 10 bin doları alan siyasetçiyi söylerim, siz de başka şeyler söylemek zorunda kalırsınız”
Sonraki İçerikÇEVİRİ | Bosna bölünmenin eşiğinde