Emekli askerler

Karikatürleştirilmiş “apartman yöneticisi emekli albay” tiplemesi, emekli askerler hakkındaki toplumsal algıyı çok iyi yansıtır. Fakat 2010’lardan itibaren bu manzaranın değişmeye başladığını düşünüyorum. Kanımca, bu tarihlerden itibaren emekli asker, göbeğine yapışmış eşofmanıyla karikatürleştirilebilecek bir tip olmaktan çıkıp sivil-asker ilişkileri üzerine çalışan siyaset bilimcilerin gecikerek de olsa fark etmeleri gereken bir özne haline geldi.

Sadece Türkiye’de değil birçok ülkede askerlik, kendisinden emekli olunamayan bir meslek görünümü sergiler. Ancak bunun ölçüsü ülkemizde bir miktar daha fazla gibi.

Bu fazlalık, askerî yaşantıları boyunca edinip içselleştirdikleri disiplin, aşırı ciddiyet, emir verme vb gibi birtakım meslekî alışkanlıklarını sivil yaşantılarında da devam ettirdiklerine dair bir gözlem üzerinden, emekli askerlerin zaman zaman hicvedilmelerine yol açmıştır. Böylesi bir hicvin sonucunda karikatürleştirilmiş bir toplumsal tip olarak ortaya çıkan “emekli albay” ile ilişkilendirilen iş de yine karikatürleştirilmiş bir tip olarak apartman yöneticiliği olmuştur.  

Kapıcılar Kralı’ndaki emekli albay örneğinden hatırlayacağımız gibi apartman, emekli askerin, elinden alınan yönetme işini lokal ölçekte de olsa sürdürebileceği minyatür bir uygulama sahası, adeta bir metafordur. Bu sahada emekli askerin temel motivasyonunun toplumsal olarak işe yararlık duygusunu sürdürmek olduğunu düşünmek mümkün.

Zira, Buzzati’nin Tatar Çölü’ndeki, Teğmen Drago’nun Bastiani kalesinde geçen uzun yılları boyunca beklediği o düşman bir türlü gelmemiş ve neticede, Nurdan Gürbilek’in Tutunamayanlar’daki “emekli albay Hüsamettin Tambay” hakkında söylediği gibi, “birdenbire, kendisini karşısında tanımladığı toplumun için­de buluvermiştir. Ülke yönetmekten bir apartman yöneticili­ğine mahkûm olmuştur. Halktan gelen bir ordunun şerefli bir subayı iken kendisinden hep bir şeyler bekleneceği duygu­suyla geçen bir hayatın ardından, ikramiye ve emekli aylığına, su kıtlığına, nefes darlığına ve soğuk algınlığına göğüs germek zorunda kalmıştır.”

Emekli askerlere yönelik toplumsal algıyla ilgili bu hatırlatmaları, 2010’lardan itibaren bu manzaranın değişmeye başladığını düşündüğüm için yapıyorum. Kanımca, bu tarihlerden itibaren emekli asker, göbeğine yapışmış eşofmanıyla karikatürleştirilebilecek bir tip olmaktan çıkıp, sivil-asker ilişkileri üzerine çalışan siyaset bilimcilerin gecikerek de olsa fark etmeleri gereken bir özne haline geldi.   

Bu gecikmenin arkasında, ordunun yönetsel düzeyde Genelkurmay Başkanlığı ve MSB tarafından mükemmelen temsil edildiği varsayımı bulunuyor. Sivil-asker ilişkileri denkleminin “asker” tarafının çoğunlukla bir kurum olarak ordu üzerinden inceleniyor olması da bu varsayıma dayanıyor.

Bu varsayımı sürdürmek, çeşitli ölçeklerde toplumsal ve siyasal etkiler üretebildiği aşikâr bir grup olarak emekli askerleri gözden kaçırmak anlamına geliyor.

Emekli askerlerin (subay ve general/amiraller) “yükselişinde,” bugüne kadar Genelkurmay Başkanlığı tarafından temsil edilen TSK’nın artık Milli Savunma Bakanı tarafından temsil edilmesinin, böylelikle bir miktar daha sivilleşmiş ve siyasi etkilere daha açık hale gelmiş ve kurumun değerler repertuarının da bu etkiler nedeniyle hayli çeşitlenmiş olmasının payı büyük.  

Böylesi bir çeşitlenme içinde emekli askerler, hiyerarşik emir-komuta bağlantılarına dahil olmamanın sağladığı avantajla bu değişimlerden bağışık kalabilerek, kurumun çelikleşmiş kimi geleneksel değerlerini taşıma, savunma ve bu doğrultuda bilgi üretme konusunda, kurumun kendisinden daha duyarlı ve yer yer daha cesur görünen bir meslektaşlar birlikteliği biçiminde hareket edebiliyorlar.

Öte yandan onları başka meslektaşlar birlikteliklerinden ayıran farklar da var. Bunlardan biri, emekli de olsalar kurum içine etki edebilme potansiyelleri ise, diğeri bu geleneksel değerlerin kendisiyle ilgili. Bu değerlerin izini sürmek için bir örnek olarak bakabileceğimiz, geçen Nisan ayındaki Amiraller Bildirisinde olduğu gibi, emekli askerler, hem “Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılmasını endişe ile karşıladıklarına,” hem “TSK’nn, anayasanın değişmez, değiştirilmesi teklif edilemez temel değerlerini titizlikle sürdürmesi zaruretine” ve hem de “son günlerde basında ve sosyal medyada yer alan kabul edilemez nitelikteki bazı görüntüler” ibaresiyle isim vermeden sarıklı amiral olayına değinmişlerdi.

Bu bakımdan, emekli askerlerin sadece Milli Savunma Bakanlığı’nın belirlediği bazı askerî ilke ve uygulamalar karşısında değil, aynı zamanda siyasi iktidarın çeşitli iç ve dış politikalarına karşı da kendilerini bir denge ve denetleme mekanizması olarak konumlandırma çabasına tanık olduğumuzu söylemek mümkün.

Aslında TSK geçmişte kurumsal olarak dile getiremediği bazı şeyleri zaman zaman emekli generallerine söyletme, yahut 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde düzenlenen Cumhuriyet mitinglerinde olduğu gibi, çeşitli emekli mensuplarının yöneticilik yaptığı sivil toplum örgütlerinden yararlanarak baskı mekanizmaları oluşturma yollarına başvurmuştu.  

Ancak Amiraller Bildirisi olayı, TSK’nın muvazzafları ile emeklileri arasında belirli ölçülerdeki bir yol ayrımına işaret ediyordu. Nitekim Milli Savunma ve İçişleri Bakanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı yaptıkları resmî açıklamalarla bu emekli askerlerle aynı görüşleri asla paylaşmadıklarını söylüyorlar ve “Biz buradayız. Devletimize, milletimize, demokrasiye ve hükümetimize sonuna kadar sadık ve bağlıyız” diyorlardı. Anlaşılan, emekli askerler “biz”in “ötekisi” olmuştu.

Emekli askerlere yönelik tepki bu kurumlarla sınırlı kalmamış ve bizzat Erdoğan bu emekli askerleri tam da emeklilikleri üzerinden uyarmıştı:

“İşte 100’e yakın emekli amiralin şu anda hesapları soruluyor, devam ediyoruz, sorulacak. Sen emekli olmuşsun, senin bu milletle, bu devletle ne işin var? İşine bak.”

Erdoğan “iş” derken, muhtemelen, yukarıda yazının girişinde hatırlatmaya çalıştığım türden gündelik meşgaleleri kastediyordu.

Aslında son zamanlarda emekli askerler konusuna doğrudan değil ama daha geniş bir bağlam içinde değinen ve onları yeni bir siyasal özne olarak dikkate almak gerektiğini seslendirenler oldu. Örneğin Etyen Mahçupyan (Serbestiyet) “devleti ‘doğal olarak’ sahiplenenlerin ağı” olarak tanımladığı bir ağ içindeki özneleri “devlet adına düşünen, davranan ve çabasının karşılığını devlet adına tahsil edebilen, muvazzaf ve emekli her türlü memuriyetin içinden gelmiş insanlar” olarak tarif ediyordu. Alper Görmüş (Serbestiyet) bu özneyi “devletin ‘hikmet’ini her şeyin üzerinde gören, içinde askerlerin ve sivillerin yer aldığı bir ‘akıl’” olarak tanımlıyordu. Söz konusu özneyi “devletin bekasını garanti etmeyi kendileri için temel amaç sayanlar” olarak tarif eden Mustafa Erdoğan da (Ahval) benzer bir adres gösteriyordu: “bunların çoğunun muvazzaf veya emekli istihbaratçılar ve askerlerden oluştuğu tahmin edilebilir.”

Bu analizler doğru ise cevaplanması gereken iki soru çıkıyor karşımıza:

Emekli askerler söz konusu enformel ağın belirleyici unsurlarından biri ise, Amiraller Bildirisine devletin içinden tepki olarak gelen “Biz buradayız!” uyarısını, yahut Erdoğan’ın “İşine bak!” sözlerini, ya da Genelkurmay’ın bu askerlerin yanı sıra şu an 28 Şubat davasından hapiste olan emekli askerlerle ilgili çeşitli kısıtlayıcı uygulamaları yürürlüğe sokmadaki aceleciliğini (rütbelerinin geri alınması veya orduevlerine girişlerinin yasaklanması gibi) nereye oturtabilir, nasıl okuyabiliriz?

İkinci soru ise şu: Kurumun güncel resmi kimliğinden ayrışabilen bir grup olarak emekli askerler, hangi özgül koşullar altında ve hangi motivasyonlarla ortaya çıkmıştı?

Önümüzdeki yazıda bu sorulara değinmeye çalışacağım.