Ermeni ‘gaile’sinden Ermeni Soykırımı’na giden süreç-15

 

Bir önceki yazımda Ermeni mallarına el konulması ile ilgili, Ermeni soykırımına özgü bir kaç unsurdan söz edeceğimi belirtmiştim. Birincisi,1913–8 döneminde malları tasfiyeye uğrayan topluluk sadece sürgün edilen Ermenilerdir. Sürgün edilmeyen Ermenilerin mallarına el konulmaz. Bölgelere yollanan çeşitli telgraflarla, sadece sürgün edilenlerin mallarının tasfiye edileceği özel olarak belirtilir.

 

İkincisi, Ermenilerin mallarına ırkçı bir ideoloji esas alınarak el konulmadığı için, Nazi Almanya’sı Yahudileri örneğinin aksine, tehcir ve soykırım boyunca Ermenilerin vatandaşlıktan çıkartılmaları söz konusu olmadı. Hatta Ermeniler, eğer özel olarak Bakanlar kurulu kararı ile vatandaşlıktan atılmadılar veya kendileri çıkmadılar ise, 1964 yılına kadar vatandaşlıklarını korudular.

 

Üçüncüsü, Ermenilerin mal varlıklarına el konurken, bu müsadere biçiminde yapılmadı; yani mallar veya değerleri sahiplerine geri verilmeyecektir denmedi, denemedi. Aksine her şey, malların ve/veya değerlerinin sahipleri adına devletçe idare edileceği ve zamanı belirsiz olmakla birlikte, malların ve/veya değerlerinin asıl sahiplerine iade edileceği ilkesine göre düzenlendi.

 

Bu yolun seçilme nedeni, soykırımın örgütleniş tarzı ve ideolojik gerekçeleri idi. Ve bu nitelik, malların niçin müsadere edilmesi gerektiğini izah etmeye uygun değildi. Ama öte yandan, mallara zorla el koymanın, müsadere biçiminde değil, Ermenilerin mülkiyetleri üzerindeki hakları korunarak yapılması kendi içinde bir gerilimi ve çelişkiyi beraberinde getirdi. Devlet, el koyduğu malların asıl sahiplerinin Ermeniler olduğunu kabul etti ve karşılıklarının kendilerine verileceği ilkesini benimsedi.

 

Burada açık bir çelişki ve gerilim bulunmaktadır: bir taraftan malları zorla gasp eden olarak suçlanmak istemeyen bir devlet vardır ve Emval–i Metruke Kanunlarının dilini buna göre ayarlamaktadır ama öbür taraftan aynı devlet, Ermenilerin varlık temellerini imha ederek, gaspı kurumsallaştırmak ve resmîleştirmek istemektedir. Mevcut hukuk sistemi bu gerilim ve çelişkinin üstüne kurulmuştur.

 

1915 ile birlikte, Ermenilerin geride bıraktıkları malları üzerinde her türlü tasarrufta bulunma ve işlem yapma hakkı kanunen yasaklanır. İkincisi, kanunen hakları olduğu söylenmesine rağmen, malların değerlerinin kendilerine ödenmesine ilişkin her hangi bir adım atılmaz. Söz verilen kanun ve yönetmeliklerin hiç birisi çıkartılmaz.

 

Tüm bir Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde, Emval–i Metrukeler ile ilgili çıkartılan kanun ve kararnameler, malların ve/veya değerlerinin Ermenilere geri verileceği esasına göre örülür ve düzenlenir. Fakat öbür taraftan, bu geri verme işlemi hiç bir biçimde düzenlenmez ve aynı hukuk sistemi, Ermenilere “tek bir kıymık” bile vermemek esasına uygun olarak kullanılır. Özellikle Cumhuriyet döneminde, her nasılsa hayatta kalmış bazı Ermeniler veya onların varisleri mallarını veya değer karşılığını isteyebildikleri nadir durumlarda, mevcut hukuk sisteminin koridor ve dehlizlerinde kaybolmuşlardır.

 

Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi Emval–i Metruke kanun ve kararnamelerinin, nasıl soykırımın önemli bir parçası olarak inşa edildiklerini anlamak için, onları üç ayrı düzeyde ele almak ve incelemek gerekir. Birincisi, Ermenilerin sürgün edildikleri yeni yerlerde hangi esaslara göre yerleştirilecekleri; ikincisi, geride kalan malları ve/veya değerlerinin kendilerine verilip verilmeyeceği, eğer verilecekse bunun nasıl yapılacağı; üçüncüsü geride kalan malların kimler tarafından ve nasıl kullanılacağıdır.

 

Kanun ve kararnameleri bu üç farklı düzey ışığında ele aldığımızda ilginç bir tablo ile karşılaşırız. Birinci düzey, yani Ermenilerin yeni yerlerine nasıl yerleştirilecekleri konusu kanun ve kararnamelerde hemen hemen hiç yer almaz. Sadece sürgünün ilk başında çıkartılan bir kararnamede, son derece sınırlı olarak yer alan hususa, daha sonraki kanun ve kararnamelerde yer verilmeyecektir. Böyle bir sorun, mevcut değildir, yoktur.

 

İkinci düzey ise, sadece genel bir ilke olarak bir kaç sefer tekrar edilir. Malların gerçek sahiplerinin Ermeniler olduğu ve devletin, bu malları onlar adına işlettiği kabul edilir. Ama bu malların veya karşılıklarının asıl sahiplerine ne zaman ve nasıl verileceği hiç bir biçimde ele alınmayacak ve bu konuda her hangi bir düzenleme yapılmayacaktır.

 

İlk iki düzeyin yokluğu bize bir şeyi gösterir: İttihatçıların, zihniyet dünyalarında ve pratik politikalarında Ermeniler yerlerinden sürüldükleri andan itibaren yok sayılmışlardır. Yok sayılan bir şey için herhangi bir düzenleme yapmak da gereksizdir. Bu nitelikleri ile, eldeki mevcut kanunlar, Ermeni sürgünlerine ilişkin resmi tezi çürütecek en önemli kanıttırlar.

 

Önceki İçerikİllüzyon ve gerçek
Sonraki İçerikRolleri değişti, işlevleri aynı