Ev hayatının değişen vitrinleri

Tarihte balkonlar, şehirlerde kazandığı statüsüyle bir sahne de aynı zamanda. O “sahne”deki farklı “an”ları, dönemleri resmeden ünlü ressamların asırlık tabloları da tarihi belge niteliği kazanıyor. Evin mahremiyetini iç-dış mimariye oturtan “muhafazakâr hayat” da balkonu dışlamıyor, ayar yapıyor sadece. Evlerde mahremiyeti kıran balkon, o örnekte mahremiyeti tamamlayan bir işlev kazanıyor: Seyirlik değil serinlik balkonlar…

Sigara içiyor balkonda. Hava ayaz mı ayaz… İptilâsı iradesiyle kavga ediyor sanki; peşpeşe çekiyor fırtları. Kendini de içine çekmiş gibi… Omuzları çökük, ayaza karşı küçültmüş bedenini, kendine sokulmuş.

Soğuk havayla birlikte her nefeste ciğerine işleyen sigara dumanı pek tat vermiyor. O periyodik bağımlılığını başından savarcasına, baş ve işaret parmağının mancınığıyla sokağa fırlatıyor sigarasını. Balkonda içtiğinde dibine, filtresine hiç değmeyen hovarda izmaritleri…

Apartmanların -kaldığı kadarıyla- ıssız, dar, bazen sadece baş uzatmalık balkonlarının birçoğu epeydir sigara içme yeri. Hemen hepsi mimarinin üvey evladı. Bir yere iliştirilmiş yahut evden uzaklaştırılmış. Önceki yazımda değinmeye çalıştığım “balkon sefası” pek yok. Sinemalardan bile önce “balkon” yok oluyor zaten, ardından da o heybetli salonlar… Cep sineması, cep balkonu, ilgi azaldıkça/dönüştükçe küçülen, hatta yok olan mekânlar işte.

Hayat balkonsuz, balkon nostalji mekânı… Geçmişi ayıklayarak düşündüğünde, “beterin beteri” kıstasıyla hoş ve makul gelebiliyor nostalji. En azından bazılarına… Yahut herkes gibi bazı bazı… Lâkin nostaljiye metelik vermeyenin bile artık gönlü bunalıyor, o balkonsuz, bahçesiz beton yığıntılarda. Balkon, bahçe deyince gözleri parlıyor bazısının.

Balkonun tarihi öyle zira… Kim bilir kaç neslin sefa mirası orada. Tarihi desen Antik İran’a, Mısır’a, Roma’ya, Yunan’a uzanıyor. Rönesans’la birlikte dantel gibi işleniyor, bir eser muamelesi görüyor. Estetiğiyle, sarmaşıkları, asmalarıyla da bir statü sembolü. Bir dönem soyluların, “sosyete”nin salınma odası…

Mezar evlerde kabir azabı

Evin mahremiyetini iç-dış mimariye oturtan “muhafazakâr hayat” da balkonu dışlamıyor, ayar yapıyor sadece. Evlerde mahremiyeti kıran balkon, o örnekte mahremiyeti tamamlayan bir işlev kazanıyor. Yıllar önce, 2009’da Mısır’a gitmiştim. O tarihiyle de farklı ülkede, “balkonlu” yahut “balkonsuz” hayatın çarpıcı örnekleri de çıkmıştı karşıma.

Kahire’de “Ölüler Şehri (Ölü Şehir)” olarak anılan en yoksul kesimin yaşadığı bölge, bugünlere de nazire sanki. Bir deyimin, yaşarken “kabir azabı”nın da anlatımı…  Tarihi “mezar ev”lerden oluşan eski Memluk Mezarlığı’nda bugün yüz binlerce insan yaşıyor. Ölüler Şehri’nde hayat, önce bekçiler, kazıcılar ve ailelerinin yerleşmesiyle başlamış. Ardından bir kasaba, hatta ayrı bir “şehir” olmuş.

Nobel ödüllü Mısırlı yazar Necib Mahfuz’un kent tasviri ekleniyor uzaktan manzarasına: “Ne kadar çok mezar var, gözün görebildiğince uzanıyor. Mezar taşları teslimiyetle kaldırılmış elleri andırıyor…” Ve önceki yazımda değindiğim Halil Cibran’ın 100 yıl öncesinden gelen isyanı, burada ayaklanmış gibi: “Siz ölülerin canlılar için yaptığı mezarlarda oturamazsınız…”

Seyirlik değil serinlik balkonlar

Ama el mahkûm oturmuşlar. Mezarlık bekçilerinin ardından yüzbinlerce yoksul, çaresiz insan yerleşmiş eski mezarlara… Ülkenin başkentinde, altı/avlusu mezar, devamı ya da üstü ev olarak tanımlanacak dev bir barınma alanı ortaya çıkmış. Ve o küçücük mezar evler, Antik Mısır inancında ölümden sonraki hayatın cenneti değil, cehennemi olmuş farklı boyutta.

Tarihi mezarların bulunduğu taş avlular, tenekelerde büyüyen çiçeklerle, asılı çamaşırlarla “hayat”a tutunmuş yeniden. Ancak avluya açılan küçücük odayı, mezar odasını, üç-dört karışlık “mutfak tezgâhı”nı çevreleyen duvarlar, dışa değil içe döndürüyor oradaki hayatı…

Ki bu “içe dönük” hâlin daha da koyusu, kentin başka mahallelerindeki iki yönü tümüyle penceresiz apartmanlar ve seyirlik değil serinlik balkonlarla da ayırt ediliyor. Balkonlar dışarıya değil, bir oda gibi iyice evin içine çekilerek -gözlerden saklı- inşa edilmiş. Yandan bakıldığında yok, tam karşıdan, önden bakıldığında bile kuytuda, koyu gölgeli, karanlık.

“Mezarkondu”larda miş müşküle…

“Ölüler Şehri”nde elektriği, suyu, alt yapısı, belediye hizmetleri olmayan evler, gecekondu kavramını da alt-üst ederek, “mezarkondu” gibi bir kelimeyi ekliyor konut literatürüne. Kahire’de, ölümle yaşamın tarihi izleri sadece dev piramit mezarlarla değil, mezar evlerle de iç içe…

Bu duygu, ölümü, hatta “ölüm anı”nı binlerce yıl sonrasına muhafaza eden mumyalarla daha da koyulaşıyor. Kahire Müzesi’nde mumyaların sergilendiği salon, ölümün yüze yerleştiği anı da donduruyor. Bazısında net bir ıstırap var. Firavunlar, kraliçeler hep bir ağızdan söylüyorlar: “Dünya ne sana, ne de bana kalmaz / Sultan Süleyman’a bile kalmadı…”

Benzer ifadeleri, Ölüler Şehri’nde öylece donmuş bakan zayıf siluetlerde de sezmek mümkün. Lâkin Mısır’da (da) sanki her şey, yönetimsel olarak (da) yaygın bir kullanımı olan o iki kelimenin hazin melodisiyle geçiştiriliyor: “Miş müşküle…” Yani, sorun yok. Ya da, önemsiz… Bir iç çekiş eklersen, “Yuvarlanıp gidiyoruz işte”.

Bu kısa filmin müziği ise klaksonları gece-gündüz susmayan taksilerde çalan ve bir dönem fırtınası Türkiye’de de esen Mısır’ın dördüncü piramidi Ümmü Gülsüm’den geliyor. O acılı sesiyle, sözüyle:  “Bu kadar acıyı kaldırabilmek için ikinci bir sabra, umuda daha ihtiyacım var…” (Yukarıdaki fotoğrafta Ölüler Şehri’nde yaşayan aile, televizyonda Kartal Tibet ile Türkan Şoray’ın siyah-beyaz filmini seyrediyor.)

“Balkon konuşmaları”nın hâkim tarihi

Mimar Carlotta ve Matteo Origoni, balkonun tarihine değinirken İspanyolcaya yerleşen bir kelimeyi de hatırlatıyor: Balconear, yani olup bitene katılmadan balkondan (yukarıdan) izlemek. Balkonun ilk kez İran ve Mısır’da tasarlandığını da savunuyorlar: “Balkon, minberinkine benzer kendine has törensel ve aynı zamanda hiyerarşik bir işleve sahipti: Balkonun altında kalan kitlelerin üzerindeki bir kimsenin hâkim mevcudiyetini göstermek”. (¹)

Ki buradan balkonun siyasi işlevine, “balkon konuşmaları”na sıçramak mümkün… O mevzuya girerken, “olup bitene katılmadan balkondan (yukarıdan) izlemek, konuşmak” vurgusu cebimde. Siyasette balkon konuşmaları deyince, akla önce Başbakanlığı döneminden itibaren Recep Tayyip Erdoğan geliyor olmalı… Ancak orijinalini bizde aramayın.

Taht odasından halkı teskin

Halka yukarından seslenmenin tarihi, Roma hükümdarlarına, bizde de II. Abdülhamid’e uzanıyor. Padişah, balkon konuşmalarını daha çok “halkı teskin amacıyla” yapıyor. Balkon bir iktidar sembolü, güç imajı, ayrıcalıklı bir yerin ifadesi. Görünümü, duruşuyla o da bir tür taht odası…

Balkonun siyasi tarihteki yeri filmlerin de şatafatlı sahneleri arasına yerleşiyor. İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in 1945’de Buckingham Sarayı’nın balkonundan yaptığı ünlü konuşma, Mussolini’nin 1935’te Palazzo Venezia’nın balkonundan haykırdığı ulusa sesleniş ve elbette Eva Peron’un Arjantin halkına yaptığı ünlü konuşma mesela…

Buenos Aires’deki aynı balkon Papa II. John Paul’un dualarına da mekân oluyor. O dildeki farklı anlamlarını bilemiyorum ama fikrimce “Balkondaki Papa” yerleşik bir deyim, benzetme olabilir belki. Olsa, iyi olur ya da…

Tencere, tava balkona çıkınca

Siyasette balkon, Erdoğan’ın yukarıdan seslenişinden önce ülkenin balkonlarına çıkan bir tepkiyle de gündeme geliyor. Bu kez yukarıda halk var. 1 Şubat 1997’de “Sürekli Aydınlık için Bir Dakika Karanlık Eylemi” önce evlerde ışıkların söndürülmesiyle yahut dakikalarca söndürüp-yakılmasıyla başlıyor. Karanlığın dehşetini, aydınlığın değerini o kısacık anda öğrenme umuduyla…

Susurluk kazasıyla gündeme yerleşen devlet içindeki karanlık örgütlenmelere karşı başlatılan eylem, ardından tencere-tava-düdüklerle balkona çıkıyor.  Eylemler daha sonra ray değiştirse de sivil tarihteki yeri ayrı. Tarihine o eylemleri “fesatçıların Gulu gulu dansı” olarak nitelendiren Necmettin Erbakan’la, “Muhalefet mum söndü oynuyor” diyen Şevket Kazan da ekleniyor. Karanlıktan çıkınca, ışığın gözlere etkisi -bir an- farklı ne de olsa…

Balkonların yeniden hareketlenmesi, seslenmesi, hatırlanması pandemiyle birlikte… Ancak dudağımı şaklatıp, kara karga muştusuyla “bir musibet bin nasihatten evladır” demeyeceğim elbette. “Evde kal” sloganına eklenen “Hayat eve sığar” ne güzel de, “Hangi eve, nasıl sığar?” istifhamını yok etmiyor mesela.

“Hayat balkona sığar” mı?

Öne çıkan bu soru(n)larla, apartman dünyasında balkonu, terası olan evler, şanslı sayılmaya başlanıyor. Balkon itibar kazanıyor yeniden. Emlakçılar yeni söylemler ediniyor, farklı manada “balkon konuşmaları” yapmaya başlıyor. Pek beraber yürümesek de o yollarda… Hatıralar sarınca dört bir yanı, her şey balkonu da hatırlatıyor yani.

Balkon, o koşullarda ve bir bakıma tek “hayat”, tek “kaçış”, tek “açık yaşama alanı” zira. Teselli… Balkonu balkon olarak kullanmayan, depoya dönüştüren, terk eden ya da kapatarak eve ekleyenler, balkonu yeniden balkon olarak kullanma fırsatıyla, belki de zorunluluğuyla karşılaşıyor. Ama balkondaki o eski ruh hâlini yakalamak zor. Nostalji zamanında yaşanan güzel anların ihtiyarlığı… Açmaz mıyım şimdi Jethro Tull’un sesini: “Too Old to Rock’n’roll: Too Young to Die!”

#balkondakal’a nur yağıyor

Covid 19 salgınıyla birlikte -en azından sosyal medyada- balkonlara nur yağıyor. Balkonda mutedil konser de var, tek tük müzikal protesto da… Hatta “Napoli merkezli video yapım ekibi The Jackal’ın oluşturduğu bir hashtag sosyal medyayı sarıyor: #restiamoaibalconi, #stayonthebalcony, #balkondakal” (¹) 

Balkonu unutmanın da, hatırlamanın da bir psikolojisi, hatta bazen patolojisi var belki. Bu patolojiyi Küçük İskender gibi kulağından tutup güzelce sürüklemesem de, finale onun sözlerini alayım: “Yalnızlık, yabancılaşma, uyum sorunu gibi yapayken gerçek diye yutturulan bazı gölgeli patolojiler, insanı camdan dışarı bakmaya, balkonlara çıkmaya itiyor. Sanki dışarı baksak ya da çıkabilsek balkonlara, içimize yapışıp kalan o sonbahar dürtüsü, psikopatken sosyopat olmayı onur sayışımız, aklanacak…”

ÜÇ TABLO/BİR BALKON

TABLO GİBİ HAYATIN BİBLO GİBİ KADINLARI

Tarihine bakıldığında balkonlar, şehirlerde kazandığı statüsüyle bir sahne de aynı zamanda. O “sahne”deki farklı “an”ları, dönemleri resmeden ünlü ressamların asırlık tabloları da tarihi belge niteliği kazanıyor. Ev hayatının vitrinleri…

Francisco Goya’nın 1808-1812 yıllarındaki “Balkondaki Mayalar” tablosu mesela. Yukarıda ilk karedeki resminde, bir tür mahremiyet, saklanma seziliyor. Arkalarında kendilerini pelerinleri, şapkalarıyla saklayan o karanlık, tehditkâr duruşlu adamlar, iki “hayat kadını”nın “arabulucu”ları, “koruma”ları mıdır, “müşteri”leri mi… Yoksa üst sınıftan kadınlar sevgilileriyle “soylu bir kaçamak” mı yaşamaktadır? Epey tartışmalı…

Goya’nın dönemin geleneklerini, toplumsal cinsiyet rollerini yansıtan resminde bu varsayımlarından birisini kanıtlayan bir kaynağa rastlamıyorum. Ancak resimdeki kadınların hafifçe gülümsemesi, tablolarındaki kadınlara tebessüm eklemeyen Goya için ilginç bulunuyor. Belki “balkonda, yukarıda olma”nın kazandırdığı bir duygu, itibarın yansıması, belki hafif bir tecessüsün eşliğinde biraz küçümseme…

Goya’dan 60 yıl sonra bir başka tablo tartışılıyor sanat çevrelerinde… Edouard Manet’nin 1868-69’da Goya’nın “Balkonda Mayalar” resminden esinlenerek yaptığı “Balkon” tablosu. Goya’nın “Mayalar”ının Paris’in seçkin modern kadınlarına, balkonlardaki burjuva hayatına, “poz”una dönüşmüş hâli. O poza dışarıya tepeden bakma kadar, dışarıdakilere kendini baktırma “duruş”u da yansıyor.

Tablonun arkasında, kuytusunda çay servisi getiren çocuğun önünde devrin heybetiyle erkek duruyor. Önünde oturan biraz hüzün, biraz kibir esintili iki kadının ayaklarının dibindeki ev-süs köpeği önündeki topuyla “sosyoloji”yi tamamlıyor. Ayrı iç dünyaların, bir ilgisizliğin, kendi kalabalığında da olsa yalnızlığın yansıması… Duruş, konum ve kostümlerin bütünlüğü, o ayrıcalığın seçilmiş yan etkilerini gizleyemiyor sanki. 

Resimdeki figürler Manet’nin arkadaşları, yakın çevresi… Pufta oturan genç kadın Manet’nin vazgeçilmez modeli, ressam Berthe Morisot. Manet’in ona uzaktan sevdalı olduğu kayda geçse de, Morisot bir süre sonra Manet’in kardeşiyle evleniyor. Berthe “Balkon” tablosundaki -pek de beğenmediği- kendi suretini ise şöyle özetliyor: “Biraz tuhaf görünüyorum. Bana bakanların ‘femme fatale’ kelimesini mırıldandıklarını duyuyorum”… Bugün en büyük eserlerinden birisi olarak nitelendirilen o tabloyu satmıyor Manet, ölene kadar atölyesinde asılı kalıyor.

Ancak Manet’in o tablosu da “geleneksel gerçekçiler” tarafından kıyasıya eleştiriliyor, hatta reddediliyor. Manet reddedilmeye 1863 yılından beri alışık. Resimleri 1863’de Paris Salonu’nun yıllık sergisine bile kabul edilmemiş. Ama bir yıl sonra resimleri “Reddedilenler Salonu”nda sergileniyor. O salonun kurulması ise III. Napolyon sayesinde. “Paris Salonu”nun jürisinin 3 binden fazla eseri reddetmesi üzerine tepkiler çoğalınca, III. Napolyon “Bu tepkilerin meşruluğuna halk karar versin” diyerek o salonu oluşturuyor. 

Yukarıdaki resimlerin son karesindeki Umberto Boccioni’nin 1911’de yaptığı ünlü tablosu ise bugünlerin erken habercisi… Adıyla maruf zaten: “The Street Enters the House. Ve sokak eve girer, diyelim. 

(¹) “Antik İran’dan COVID-19 pandemisine kadar balkonun kısa bir tarihi”, Carlotta ve Matteo Origoni, Zıtlar Mecmuası, 29 Nisan 2020. (Çeviri: Halil Can İnce-Duygu Gören)