Hainler ve makbuller…

HDP, bir kaç defa ihtiyaç halinde MHP ile görüşebileceğini vurguladı. Kendilerini yok sayan bir partiyle görüşebileceğini söyleyen HDP, birkaç ay önce birlikte Dolmabahçe mutabakatını açıkladıkları AKP ile koalisyonu kesin bir şekilde reddetmeye devam ediyor.

Kemalizm seri ve verimli bir hain üretme makinasıydı.

Ve tüm benzeri ideolojiler gibi, bunu kötülüğünden ve ahlaksızlığından yapmıyordu, aksine ahlakına ve iyiliğine fazla güvendiğinden yapıyordu.

Kendini bir ulusun kurtuluşu için yegâne yol olarak gören bir ideoloji üstü bir inançtı. Bir kaderdi, Türkiye'de doğmuş her bireyin istese de istemese de hüküm giydiği yegane kurtuluş reçetesiydi.

Tek çareydi, tek kimlikti, tek yoldu. Bir seçim değildi, bir görüş de değildi. O yüzden ona muhalefet de farklı veya karşı görüş kategorisinde değildi, ihanetti. Dolayısıyla muhalifleri yoktu, hainler vardı.

Bu hainlerin yegâne günahı yanılıyor olmaları değildi. Satılmış insanlardı, kötülerdi. Ahlaksızlardı.

Mesele iyi ve kötünün savaşıydı, kavga ahlaklı ve ahlaksız olan arasındaydı.

İngiliz zabitleri ile flört eden paşa kızlarıydı onlar (bakınız: Yakup Kadri, Sodom ve Gomore)…

Vay Şerefsiz manşetini hak edenlerdi onlar…

Menfaat dışında bir şey gözetmeyen liboşlardı onlar…

Türkiye Türklerindir logosu ile çıkan bir gazetede, AK Parti'nin bir Ermeni vekilinin, bir diğer Kürt vekili ile aynı olduğu başlığı ile çıkan bir mülakatı görünce, Türkiye'de Kemalist zihniyetin bu dogmatik zihin yapısından bir adım ileri gitmemek konusunda epey kararlı olduğunu gördüm. Epey üzülerek…

Türkiye'de muhalefetin siyasi tartışmayı bir argümanlar dizisi üzerinden değil, aksine duygusal bir dil üzerinden götürme ısrarına, “ya benimsin ya kara toprağın” dikotomisi eşlik ediyor.

 

İşin vahimi, bu Kemalist görüş son yıllarda daha da keskinleşerek, marjinalliğe iyice mahkûm kalıyor.

 

Tekrara düşmek pahasına, daha önce yazdığım bir yazıdan uzun bir alıntı ile bunu izah etmek lazım:

“Türkiye'de seküler muhalefet bir kimlik krizi içinde. Klasik Kemalist söylemin itibarsızlaşması, ahlaki ve entelektüel üstünlüğü mutlak kaybetmesi üzerine, seküler entelijansıyada yeni bir söylem ihtiyacı ortaya çıkardı. Gezi hareketinin beklenmedik popülaritesi ile bu söylem ihtiyacı, “Gezi ruhu” olarak tanımlanan, belirsiz, içi boş, yarı-mistik bir kimlikle giderildi. “Gezi ruhu” ile kastedilen bir ideolojik duruştan ziyade, bir tür ahlakçılıktı aslında. Bu bakışa göre, Geziciler, Türkiye'nin iyi ve vicdanlı yüzünü temsil ederken, Gezici olmayanlar ya ahlaksız, kötü, vicdandan nasibini almamış insanlardı, ya da kandırılmış lümpen kitlelerdi. “Göbeğini kaşıyan adam” kelimesi out, “hüloğcular” in oldu. Eskiden AK Partiyi desteklediği için yandaş olmakla itham edilen liberaller, AK Parti muhalifi olunca yandaş kelimesini eski yoldaşları için kullanmaya başladı (bu arada yandaş kelimesinin de bu döneme özgü olmadığı, Özal'ı destekleyen kamuoyu önderleri için de “yağdanlık” kelimesinin kullanıldığı not düşülmeli.) İktidar partisinin Türkiye'yi yönetmesinin iyi bir fikir olduğunu düşünen kitle Gezi ile neredeyse şeytanlaştırıldı, o kadar ki bu kitle Gezi'de hayatını kaybeden gençler nedeniyle “katil” olarak bile tanımlandı.

Bu yaklaşım Gezi'den sonra derinleşerek devam etti. 17 Aralık sürecinde “katiller” sıfatına bir de “hırsız” eklenecekti. Türkiye'de muhalefet, ağır bir mağduriyet söylemine eşlik eden romantize edilmiş bir apolitik “iyilik” hissini siyasi görüş olarak belledi.

AK Parti seçmeninin oy verme davranışı, Türkiye'nin içinde bulunduğu çetrefilli sorunlara yönelik çözüm önerileri ve hatta Gezi olaylarına katılan farklı kesimlerin birbirinden farklı motivasyonları gibi siyasetin asli sorusu olan konular böylesi bir atmosferde gereksiz detaylar ve hatta konuyu aslından saptırmayı hedefleyen unsurlar olarak görüldü. Asıl mesele bir kötülük timsali olan AK Parti iktidarının yıkılması ve onu destekleyen çevrelerin bu ülkeden sürülmesiydi (bu karikatür http://www.yuksekovahaber.com/haber/leman-yandas-medyayi-gemiye-bindirdi-119953.htm hükümete yakın isimlerin Türkiye'yi terk etmesi isteğini açık şekilde dile getirmesi anlamında önemlidir.)

Bir nevi “iyilik devrimi” olarak görülmeye başlanılan muhalefet bir ahlaki zorunluluktu artık. Ancak bu “iyilik devrimine” ilişkin bazı içkin problemler de vardı. 1- Devrim sonrası için bir yol haritası yoktu, AK Parti'ye yönelik alternatif bir siyasi program üzerinde hiç durulmadı. 2- Bu “iyilik devriminin” stratejisi pek de “iyi” değildi. Ahlaki üstünlük iddiasını temel şiar yapan bir hareket muhalefet stratejisi olarak zaman zaman siyasi ahlaka pek uymayan yollar da benimsedi. 17 Aralık'tan sonra ortalığa saçılan tape'lerin iştahla kullanılması, manipülasyon ve dezenformasyona sıklıkla başvurulması, kendilerini eleştiren gazetecilere yönelik ağır itibarsızlaştırma ve linç faaliyetinin bir siyaset yapma biçimi olarak görülmesi, bu ahlaki üstünlük iddiası ile pek de bağdaşmayan unsurlar oldu.

Aslında bunu meşrulaştıran bir mekanizma bu süreçte muhalefet tarafından üretilmişti. AK Parti ile mücadelede, AK Partililere bu yöntem “mubahtı,” zira siyasi amaçları tam da AK Partiye destek veren kişilerin zihniyetini yok etmek olmuştu. Bir nevi “haşereleştirdikleri” siyasi hasımlarına bu tür normalde yanlış görülecek muameleler reva idi. Yıldıray Oğur'un tabiri ile “fazla duyarlılıktan faşistleşen” bir kitle ile karşı karşıyaydık artık.

Bu bize özgü bir durum da değildi. Hannah Arendt'in Fransız devrimine ilişkin yazılarından görüldüğü üzere aslında genel bir devrimci ahlakının Türkiye günümüz koşullarına uyarlanmış hali idi. Robespierre şahsi hiçbir çıkarı ve ihtirası olmayan bir devrimci olarak, bir mutlak iyi model olarak sunuluyordu/ Fransız devriminin amacı ise siyasi güç elde etmek olarak değil, yeryüzünde mutlak iyiyi hükümdar kılmak olarak görülüyordu devrimciler tarafından. Vicdan ise en yüksek siyasi erdem olarak görülüyordu. Arendt'in tespit ettiği gibi vicdan kavramı aslında anti-siyasi bir tutumdu. Bunun da ötesinde bu kavram insanları birleştirirken aynı zamanda bölüyordu da.

Türkiye'de vicdan kelimesi bölücü bir enstrüman olarak kullanılmaya başlandı. Gezi entelijansıyası vicdanlı, güzel insanlara seslenirken, aslında vicdansız ve çirkin insanlarında kim olduğunu belirliyordu.

Bu anlamda siyasi yönü olmayan trajik hadiselerde bile “çelişkiler keskinleştirildi.” Örneğin Zülfü Livaneli'nin Özgecan Aslan cinayeti üzerine yazdığı şu satırlar bize bu zihin yapısının kodlarını sunmaktadır: “Katilin resmini gördünüz mü? O korkak, sinsi, yalancı, her türlü melaneti işlemeye hazır bakışlar dikkatinizi çekti mi? O yaratığı hangi kültür yetiştirdi acaba? Söyleyin hangi kültür yetiştirdi? O yaratık Nazım’dan bir şiir mi ezberledi, Yaşar Kemal’den bir öykü mü okudu, lirik bir Anadolu türküsü mü dinledi, geleneksel Anadolu terbiyesine göre büyük küçük hatırı bilerek mi yetişti; onca suçladığınız Gezi gençliğinden miydi; hayır, bin kere hayır, yemin ederim hayır!” Gezi gençliği olmayan kitleden, cahil, korkak, sinsi, yalancı, ve hatta tecavüzcüler çıkarken, Gezi gençliği ahlaklı ve aydınlık yüzümüzdü.

“Güzel insanların kötülüğe karşı direnişi” ise bu kişilere göre Türkiye'de muhalefetin siyasi programını teşkil ediyor. “Ortak düşmana” karşı bir “ahlaki savaş” içinde olan muhalefet her fırsatta bileniyor, kendi saflarını sıkılaştırıyor. Bu görüşün sığlığı, bu söyleme içkin sınıfçılık ve "kerameti kendinden menkul" üstünlük duygusu bir yana, bu strateji muhalefeti keskinleştirirken, iktidarın yanındaki kitleyi (yani çoğunluğu da biliyor). Muhalefeti, kendi kimliğini yok etmeye yönelik bir çaba olarak gören AK Parti destekçileri, en az muhalefet kadar keskin bir şekilde kendi partilerine sarılıyor.

On yıllardır Kemalist sistem tarafından dışlanan, iktidarın nimetlerinden de hasımlarının zannettiği kadar yararlanmayan AK Parti kitlesi ise kendilerine yöneltilen bu nefretin sebebini kendi kimliklerinde gördü. Bir twitter kullanıcısının bana yazdığı, “varlığımızı bile bir tehdit görüyorlar” cümlesi bu hissiyatı sarih bir şekilde açıklıyor.

Sonuçta iki tarafta da normalde o tarafın destekçileri için kabul edilemez siyasi hatalar affedilebilir mertebesinde görülüyor. Bir varoluş savaşında, ayrıntılar önemsizleşiyor. Çelişkiler keskinleşirken, saflar içindeki farklı görüşler flulaşıyor. İki cephe de birbirinden uzaklaşırken, kendi içinde sorgusuz birleşiyor.

Burada makalenin ilk maddesine gidiyoruz.

Türkiye'de yaşanan bir %50'liler mücadelesi değil. Muhalefet kendisini %50 olarak gösterdiği illüzyona bir yerden sonra kendisi de inanıyor ki, bu taktik ile kazanabileceğini sanıyor.

Oysa ki sonuçta Türkiye seçimlerle belirlenen bir siyasi sistem üzerine kurulmuş olduğundan, çoğunluk olan kamp kazanıyor.