Havuz problemi, içki problemi ve Ekrem İmamoğlu

 

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, seçimden birkaç gün önce Binali Yıldırım ile televizyonda tartışırken İstanbul Belediyesi’nin sosyal tesislerinin “içkisiz” olmaya devam edeceğini açıkladı. Bunun güvencesini verirken de, Beylikdüzü’ndeki beş yıllık belediye başkanlığı döneminde dokuz sosyal tesis açtığını ve bunların tümünün içkisiz olduğunu hatırlattı. İmamoğlu, yüzme havuzlarının da saat düzenlemeleriyle bazen karışık olacağını, bazen de sadece kadınlara hizmet vereceğini söyledi. Tam olarak ne dediğini de hatırlayalım:

“Duyuyorum, neymiş, efendim, belediyenin sosyal tesislerinde alkol olacakmış… Ya, ben dokuz tane sosyal tesis açtım Beylikdüzü’nde, birinde alkol var mı Allah aşkına? Bizim dönemimizde açıldı, beş yılda. (…) Neymiş efendim, kadını erkeği aynı yerde havuza girecekmiş… Ben iki tane havuz açtım, saatleri ayrı günleri ayrı…”

 

Benden, İmamoğlu’nun bu sözlerini artıların eksileri götürdüğü ölçüsüyle bir değerlendirmeye tâbi tutmam istense, bu sözlerin sıfır toplamlı olduğunu söylerim. Çünkü İmamoğlu havuz problemini doğru bir biçimde çözmüş görünürken, aynı performansı maalesef içki probleminde gösterememiş.

 

Çünkü çok ve çoğul tercih imkânı sağlam bir demokrasi ölçüsüdür ve kanaatimce İmamoğlu havuz probleminde demokrat, içki probleminde ataerkil-otoriter bir tutum sergilemiştir.

 

Bu meselede doğru tutum, belediyenin hem içkisiz hem de içkili sosyal tesisleri hizmete açmasıdır; çünkü bu konuda toplumsal talep iki yönlüdür ve bunlardan birini dikkate alıp öbürünü almamak demokratça bir tutum değildir.

 

Toplumsal talepler ve kamu otoritesi

 

Bir devlete "demokratik" karakterini veren en önemli niteliklerden biri, o devletin farklı hayat algılarına ve tarzlarına sahip vatandaşlarının tercihlerine saygı göstermesidir. O da yetmez, devlet, o tercihlerin yerine getirilmesi için üzerine düşeni de yapmalıdır.

 

Bu ölçü, toplumların sivilleşme derecesini belirleme açısından da son derece işlevseldir: Bir toplumda bireyler ya da toplumsal gruplar, benimsedikleri değerler ya da hayatı yaşama biçimleri açısından anlamlı olmasa da, başkaları için anlamlı olan tercihleri saygıyla karşılıyorlarsa, o toplum "sivil" bir toplumdur.

 

Bu tablonun zıddında devlet, "kendi toplumunun" da desteğiyle, toplumun geri kalan bölümünü "doğru" değerlere ve "doğru" hayat tarzlarına zorlar.

 

Aslına bakılırsa, Türkiye’de toplum, sivilleşmenin bu ölçüsü açısından hatırı sayılır bir mesafe kat etti. Bölünmüş toplum kesimleri bir zamanlar kendisine anlamlı gelmese de başkaları için anlamlı olan tercihlerin kullanılması durumunda sanki kendi tercih imkânlarının daralacağını düşünüyor, o nedenle de başka toplumsal kesimlerin tercihlerine karşı düşmanca bir tutum benimsiyordu.

 

Fakat farklı hayat tercihleri olan toplumsal kesimler zamanla gördüler ki, bu negatif tutum, sanıldığı gibi  kendi hayat tercihlerini güvence altına alan bir tutum değildi; çünkü iktidarlar değiştiğinde, unutulmuş özgürlük kısıtlamaları yeniden uygulamaya sokulabiliyordu.

 

Yani “karşıt” toplumsal kesimlerin tümünün tercihlerinin garantisi, o tercihlerin aynı anda özgürce kullanılabilir olmasıydı.

 

İmamoğlu’nun “Belediyenin sosyal tesislerinde içki yok” sözü, işte tercihleri farklı sosyal kesimlerin “onunki de olsun, benimki de olsun” noktasında uzlaşmaya doğru gittikleri bir anda geldi ki, bu, İmamoğlu’nun çıkışına ilave bir olumsuzluk boyutu katıyor.

 

Eski, sert tartışmalardan örnekler

 

Çok değil, bundan 7-8 yıl önce yukarıda sözünü ettiğim “onunki de olsun, benimki de olsun” uzlaşmasının çok uzağındaydık. 2013’te kaleme aldığım “Müslümanlar, Kürtler, ve aydınların ‘telaşı’” başlıklı bir yazıda, o günlerdeki ruh halini iki örnek üzerinden şöyle anlatmışım:

Seküler mekânlarda mescit: Geçtiğimiz yılın yaz aylarında ortalığı kasıp kavuran bir “mescit” tartışması yaşadık.

Tartışma, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanan “Yapı Denetimi Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Taslağı”nın bir maddesinden kaynaklanıyordu.

Taslağın bu maddesinde, başta eğlence mekânları olmak üzere insanların kalabalıklar hâlinde bulunduğu yerlerde, çalışanların veya müşterilerin çeşitli ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla kreş, ibadet yeri ve oyun alanı yapılması öngörülüyordu.

Ortalık birbirine girdi… Bir zamanlar Türkiye’de uygulanan kati laikliğe karşı mücadeleleriyle tanınan kimi aydınlar bile taslaktaki “ibadet yeri” ibaresine karşı çıktılar, taslağın geri çekilmesini istediler.

Oysa bu, inandıkları dinin kendilerinden günde beş vakit ibadet talep ettiği dindarlar için bir hak, vatandaşlarının maddi ya da manevi ihtiyaçlarını ve hak taleplerini yerine getirmeye gayret etmekle mükellef demokratik ve modern bir devlet için de görevden başka bir şey değildi.

Ben, o günlerde kendi düşüncemi şöyle ifade etmiştim:

“Mesele, içinde bulunduğumuz rejim kurulduğundan bu yana hep öyle olageldiği için hayatını seküler tarzda yaşayanların tümüne ve hatta hayatını dindarca yaşayanların bir bölümüne   ‘normal’ gelen bir toplumsal durumun aslında normal olmamasından kaynaklanıyor. Bu toplumsal durumu, ‘dinin olabildiği kadar gündelik hayatın dışına itilmesi ya da gündelik hayatta görünür olmaktan çıkartılması’ diye tarif edebiliriz.

“Bu, dediğim gibi bir ‘cumhuriyet normali’ olarak kabul görse de, ‘cumhur’un büyük bölümünün dindar olduğu bir ülke için açık bir ‘anomali’ydi ve birileri ne kadar arzu ederse etsin, sonsuza kadar sürdürülemezdi.”

Bence aydınlar o tartışmada, Müslümanların “tatmini” açısından çok anlamlı olan bu taleple ilgili olarak çok kötü bir sınav verdiler.

Gelelim ikinci örneğe…

 

Kocaeli’nde kadınlar plajı: Bu da geçtiğimiz yazın tartışmalarından biriydi… Kocaeli’nin AK Parti’li belediye başkanı açtığı onlarca karma plajın yanı sıra bir de “kadınlar plajı” açınca ortalık birbirine girmiş, basından gelen tepkiler karşısında yılgınlığa kapılan belediye çareyi plajı kapatmakta bulmuştu.

Oysa bu da “kalabalık mekânlarda mescit” faslından,  yurttaşların makul ve haklı bir talebini karşılamaya dönük bir girişimdi…

Kamu otoritelerinin görevi, meşru toplumsal talepleri karşılamak değil mi? Kamuoyunda böyle bir talebin, hem de genişçe bir talebin olduğunu kim inkâr edebilir?

Ben, tıpkı mescit meselesinde olduğu gibi bu olayda da aydınların mesela cemevleri konusundaki,“Cemevleri meşru bir toplumsal taleptir ve hükümetin görevi bu talebi karşılamaktır” şeklindeki tepkilerini yinelemelerini beklerdim, fakat onlar ortalığı birbirine kattılar…

Hem inançlarının gereğini yerine getirmek hem de denize girmek isteyen kadınlar için büyük bir “tatmin” sağlayacak bu hamle de aydınlara “anlamlı” gelmemişti… Oysa mesela “kadınlar kahvesi”nde hiçbir sorun yoktu, o “şık”tı!

 

İmamoğlu’nun genel tavrıyla bağdaşmıyor, vazgeçecektir

 

Yedi-sekiz yıl önce durum işte böyleydi ve bence tablo bugünkünden çok farklı bir tabloya işaret ediyor.

 

Kanaatimce belediyenin içkili sosyal tesis açmayacağı yönündeki sözleri, Ekrem İmamoğlu’nun “herkesi kucaklama” diye ifade ettiği vaatle çelişiyor. Çünkü “herkesi kucaklama”,  toplumsal kesimlerin taleplerine ayrım yapmadan cevap vermeye gayret etmek demektir. Aksi, “herkesi kucaklama”nın lafta kalması anlamına gelecektir.

 

Bence İmamoğlu zamanla bu tutumunu esnetecek ve İstanbul’un hiç değilse belli ilçelerinde içki servis edilen sosyal tesislerin açılmasına onay verecektir.

 

Siyasetçilerin pragmatik tavır almaları bir dereceye kadar makul sayılabilir… Fakat İmamoğlu bir siyasetçi olarak da müsterih olabilir: Artık 7-8 yıl öncesinin toplumu yok. Bu ülkenin muhafazakârları da laikleri de artık “sadece benim tercihlerim” demiyor, meğerki kendi tercihleri görmezlikten gelinsin; işte o zaman “dur bakalım” diyor.

 

NOT. İmamoğlu, dün gece (26 Haziran) Habertürk’te Didem Arslan Yılmaz’ın sorusu üzerine bu konudaki görüşlerini tekrarladı. Sadece kadınların kullanabilecekleri havuz alternatifini savunmaya devam etti, alkol konusunda ise biraz nüanslı konuştu:

 

“Ben akşamdan sabaha niye oraya bir alkol servisi koyayım. (…) Yüzme havuzları… Bir yerde bir uygulama oradaki insanların anlayışına, kendi disiplinlerine göre bir uygulama varsa, bunu değiştirmek için neden bir çabamız olsun.”

 

Ben, buradaki “akşamdan sabaha”dan, göreve gelir gelmez ilk uygulamalarından birinin öbürlerinin yanı sıra “içkinin serbest olduğu sosyal tesis açmak” olmasını istemediği, fakat zaman içinde bunu gerçekleştireceği sonucunu çıkardım.