Hayal ve gerçek hakkında 11 paragraf

[4-5 Nisan 2014] Seçim sonrasından beri yurt dışında, yollardayım. Örneğin bu satırları bir gün Birmingham-Bath, ikinci gün Birmingham-Cambridge arasında gidip dönerken, trenlerde yazıyorum. Kim ne diyor, havada ne gibi ikinci ve üçüncü tur yorumları uçuşuyor; sadece bir kısmından haberim var. Serbestiyet’i bile doğru dürüst okuyamadım. Varsın olsun; ister mükerrer, ister fuzulî, aşağıdaki notlar da benim üç kuruşluk katkım.(1) Osmanlılar Nisan yağmurlarının bereketi ve sağaltıcı özelliklerine inanır; âb-ı Nisan’ı kavanozlarda biriktirip azar azar kullanırlarmış. İngiltere’nin yeşil, ıslak ilkbahar sükûnetini içime çekerken dahi, çağdaş Türkiye’nin daha çok Çin masalındaki “cinnet yağmuru”yla sarhoş olmuş halleri hiç aklımdan çıkmıyor. Bu arada 1 Nisan da geldi geçti; bu sefer kimseye Nisan balığı yutturacak zaman ve zemini (ya da ona uygun, hafif ruh halini) yakalayamadım — ama herhalde BBC’nin tarihindeki en büyük 1 Nisan esprisini, gene BBC’den okuyup öğrenme fırsatını buldum. Meğer 1 Nisan 1957’de, “Bu yıl spagetti mahsulü tehlikede” diye, güya belgesel bir film-röportaj yayınlamışlar. Hiç üşenmeyip “spagetti ağaçları”nın dallarına yüzlerce, binlerce azıcık yumuşatılmış uzun makarnalar asmışlar. Sonra da “İtalyan spagetti çiftçileri”ni bunları ağaçlardan toplayıp yerdeki temiz bezlere sererken kameraya almışlar. Aralara da, “bütün bu spagetti şeritlerinin hep aynı uzunlukta olmasına şaşmayın; işte yüzyılların özenli İtalyan yetiştiriciliği bu demek” gibi, sözümona bilimsel açıklamalar serpiştirmişler. Millet inanmış! Bırakın İngiliz milletini; zamanın saygın “Sör” BBC direktörü dahi inanmış! Ne olur, bir girip seyredin; eşi hanımefendiyle “yahu, hiç bilmiyordum, meğer spagetti ağaçta yetişiyormuş” tadında konuşmaları var. Bunu izledim ve Aziz Nesin’e hak vermekten vazgeçtim. Hayır, özel olarak Türklerin yüzde 70’i aptaldır diye bir şey yok. Hattâ, şüphesiz en yatkın onlar olduğu halde, özellikle Cumhuriyetin “altın çağ”ından, asr-ı saadetinden müdevver günümüz solcu-ulusalcı-Atatürkçülerinin yüzde 70’i (veya daha fazlası) aptaldır diye bir şey dahi yok. Dünyanın her yerinde, boş bulunduğunda, anlık olarak hemen her şeyi yutmaya hazır çok sayıda insan yaşıyor.(2) Fakat tabii, uzun vâdeli ve kendini neredeyse yüz yıldır sürekli tekrarlayan bir paradigmatik körlük bambaşka bir şey. Bir seferlik olsa, evet, diyebilirsiniz ki ne yapalım, güzide kolejlerin (maalesef benimkisi dahil) ve en seçkin Ivy League üniversitelerinin (maalesef gene benimkisi dahil, üstelik en başta) mezunları, RTE’den kurtulmak uğruna “AKP kendi anketinde tepetaklak” üfürüklerine (28 Mart: “AKP’nin gizli anketi” (nelere inanıyorlar) ) ânında iman edip umut bağladılarsa?! Olabilir, kabul — ama insan hiç olmazsa sonrasında, bilim adına, değilse yalın gerçeklik duygusu adına, değilse sıradan dürüstlük adına, biraz tersi bir lâf, yarım ağızla da olsa “galiba yanılmışız” veya “Halil, bu noktada haklı olmuş olabilirsin” gibi bir cümle bekler. Çünkü nerede AKP alacak denen yüzde 29.72, nerede reel olarak aldığı yüzde 45 küsur? Nerede CHP alacak denen yüzde 33.27, nerede reel olarak aldığı yüzde 27? Nerede CHP’nin +4 puan fark yapması, nerede -18 puan fark yemesi? (Ve nerede İzmir mitingindeki “midyeyi kabuğuyla yiyen”lerin dışarıdan taşındığı iddiası, nerede AKP’nin İzmir’de bile yüzde 35 küsur alması?) Bu bir “anket hatâsı” mıdır, yoksa düpedüz yalan söylemiş; dezenformasyona, kara propagandaya tevessül etmiş olmanın sonucu mu? Geçen gün bir öğrencim geldi; hocam, dedi, seçim sonuçları çok şaşırtıcı değil mi? Ardından bir de benim şaşmamış olmama şaştı. Zira hiçbir kamuoyu yoklamasından haberdar değil; sadece kendi kimliksel çevresinin sosyo-kültürel tepkilerinin farkında. Dış basın haftalar boyu “tükendi, sallanıyor, düştü düşecek” yorumları yaptı ya; bunları gerçek sanıyor. Tıpkı benim daha önce de atıfta bulunduğum, ABD’deki o sevgili arkadaşım gibi. Bilmem, iki üç yıl öncesine kadar AKP’nin demokratikleşme atılımlarına omuz veren ama sonra yüz çevirip devirmeci kesilen canım kardeşim de, kendisine postalanan her şeye inanmamanın önemini biraz olsun görmüş müdür? Bunun “Halil öyle diyor ama bunlar da böyle diyor; kimin haklı olduğu ne malûm” türü bir bilinemezcilikle geçiştirilemeyeceğini anlıyor mudur, biraz olsun? Wishful thinking diye bir kavram var; bir şeyi olmasını istediğin gibi düşünmek, ya da hayallerini gerçeklerin yerine geçirmek. Realite başka, wishful thinking başka. Hiç olmazsa bunu görecek misiniz şimdi? Ya da başka apolojilere, mazeretlere, tuhaf “açıklama”lara mı sığınacaksınız?(3) Kuşkusuz, ararsanız öylesi de çok. Bu toplumun küfür kültürü kadar mızıkçılık kültürü de çok zengin ve tarihimizdeki bazı garip efsanelere kadar uzanıyor. Futbolumuzda bir “onurlu yenilgi” olayı vardır. Dört yemiş hiç atamamışız ama ne gam; ezilmemiş, daha çok korner kazanmış, daha çok ofsayta düşmüş ve şu kadar topa sahip olma yüzdesiyle oynamışız (yani üç puanı biz almalıymışız). Zaten Birinci Dünya Savaşı’nda da aslında yenilmemişiz ama müttefiklerimiz yenildiği için yenik sayılmışız (savaşı bir takım boks veya güreş hakemleri seyrediyor da galibi mağlubu onlar ilân ediyormuş anlaşılan). Şimdi bunları neden hatırladım? Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında Ertuğrul Özkök doğrusu hayli ilginç bir hesap yapıyor; sanki seçime sadece iki parti girmiş gibi Türkiye’yi ortadan ayırıyor; AKP yanlıları ile karşıtları arasında oyları (tabii Cihan Haber’e göre) 43-43 çıkarıyor ve sonucun “berabere” olduğunu haykırıyor. Kemal Derviş de çıkan tablonun “çok da net olmadığını” öne sürüyor. Bir başka değerli iktisatçı tanıdığım daha da ileri gidip AKP’nin “hezimet”e uğradığını ilân ediyor. Bunlar nasıl akıllar, bilemiyorum. Mâlumu ilâm pahasına (i) yerel seçimlerde muhalefet partilerinin her zaman daha çok şansı vardır; tersten söyleyecek olursak, iktidar partisinin genel seçimlerdeki oy oranını tutturması daha zordur. (ii) Üstelik 2013 yılı ve 2014’ün başları AKP için çok zor geçti. Önce Gezi geldi, ardından 17 Aralık “yolsuzluk operasyonu.” (iii) Dahası, bütün bu süre boyunca giderek daralan ve sıkıştıran bir “dış kuşatma”ya maruz kaldı. (iv) En son, kasıtlı olarak yaratılan siyasî istikrarsızlık korkusu bir miktar para kaçışına ve bu yüzden dövizin yükselmesine yol açınca, felâket tamtamları iyice yüksekten vurmaya başladı. Ve bütün bunlara karşın AKP’nin oyu 2009’daki yüzde 38’den 2014’te yüzde 46’ya çıktı. 50 ili ve büyükşehir belediye başkanlıklarının büyük çoğunluğunu götürdü. Bir tek İstanbul ve Ankara’da biraz zorlanır gibi oldu ama bu da sadece MHP’nin masif olarak CHP’ye oy vermesinden kaynaklandı. MHP’nin oyu Türkiye çapında yüzde 15.5 ve İstanbul’da daha bile yüksek olması beklenir(di), ama yüzde 4’te, eza Ankara’da yüzde 8’lerde kaldı. Öyleyse Mansur Yavaş’ın belki 6-7 puanı, Mustafa Sarıgül’ün yüzde 40’ının da en az 12 puanı MHP’den (ve çıkarınca zaten CHP’nin Türkiye ortalaması olan yüzde 27-28 kalıyor). Kaldı ki CHP’nin birçok yerde yüzde 0-1-2-3’de, başka birçok yerde gene yüzde 10-15 veya altında kalması, artık bir “Türkiye partisi” olmaktan çıkmışlığı açısından başlı başına düşündürücü. Hal böyleyken, mantık sınırlarını zorlayan bu gülünç hesaplar niye? Belki hatırlarsınız, 12 Eylül döneminde Ankaragücü Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı kazanınca Kenan Evren’in emriyle birinci lige terfi ettirildiydi. Siz de öyle, kaybettiğiniz bir seçim sonrasında bir başka merciin kararıyla kazanmış sayılıp muhalefetten iktidara terfi ettirilmeyi mi bekliyorsunuz?(4) Efendim, çok sert bir kampanya olmuş, çünkü AKP hep saldırmış, ortalığı germiş, işleri çığrından çıkarmış. Bu da Ertuğrul Özkök’ten. Gerçekleri tepetaklak edip akı kara, karayı ak göstermenin bu kadarı olur. Aslında kim gerdi ve sertleştirdi ortamı; kim yerel seçimleri genel seçime, hattâ bir referanduma veya güven oylamasına dönüştürdü? “Basın özgürlüğü yok” denen Türkiye’de, AKP düşmanlığı ve RTE nefretinin “ana akım” medyası, yani Hürriyet ve Milliyet’ler, daha bulvar ve kaldırım düzeyinde Sözcü’ler bu stratejinin başını çekmedi mi, topyekûn desteklemedi mi, içinde yer almadı mı? Biraz daha gerilere gidip, 2000’den bu yana AKP’ye ve özel olarak Erdoğan’a yöneltilen bütün kampanyaları, başvurulan bütün siyaset dışı yöntemleri düşünelim. Şiir okudu diye mahkûm edildi ve hapse atıldı. 2002’den itibaren her türlü şeriatçı takiyye suçlamasına uğradı. Aşikâr ki 2002-2004 yılları ve devamında bir darbeyle devrilmesi TSK çevrelerinde ciddî surette düşünüldü, konuşuldu. Genelkurmay kendini alternatif iktidar odağı olarak ortaya sürdü ve haftalık basın toplantılarıyla basına “millî çizgi” ayarı vermeye başladı. Buna zamanın YÖK’ü dahil bir dizi başka kurum ve bürokrasi kesimi de âlet oldu. Cemaatin polisi ve savcılarının karıştırmış olabileceklerine karşın, Ergenekon ve Balyoz dâvâlarının ana gövdesi çürütülmüş değil. Sarıkız ve Ayışığı planları dahil Nokta’nın Darbe Günlükleri apaçık ortada. Gürbüz Özaltınlı son zamanlardaki bir yakın tarih üçlemesinde, özellikle 2007-2008 arasının ADD mitinglerini, “ordu göreve” çağrılarını, cinayet ve suikastlerini tekrar hatırlattı. Gene bu sırada 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimindeki “nitelikli çoğunluk” sahtekârlığı yaşandı; şimdi aşırı kutuplaşmadan şikâyet eden Ertuğrul Özkök o zaman “eller kaosa kalktı” manşetini attırdı. Üzerine, direkten dönen kapatma dâvâsı geldi; üzerine, Oslo görüşmelerine “suçüstü” yapılması girişimi geldi; üzerine, ilk ve haklı Gezi protestolarını süresiz bir devirmeciliğe ve “İstanbul yanıyor” görüntülerine (açıkçası, Ukrayna benzeri bir duruma) dönüştürme girişimi geldi; üzerine 17 Aralık geldi. Türkiye’de hangi hükümet, hangi iktidar bu kadar uzun süre, bu kadar peş peşe, bu kadar katı ve amansız “parlamento dışı yollardan düşürme” girişimlerine maruz kaldı? Cumhuriyet gazetesinin daha baştan Oktay Akbal’da somutlanan mutlak uzlaşmazlık çizgisini izleyen laik seçkinler, on küsur yıldır asla kabullenmediler; hep ensesinde boza pişirdiler; soluk aldırmadılar ve tek bir normalleşme olanağı tanımadılar, Erdoğan’a ve partisine. Adamı sadece ve sadece düşman belleyip alaşağı etmeye çalıştınız; nasıl olur da şimdi ağlamaklı hallere girip kutuplaşmanın baş ve tek sorumlusu gibi gösterirsiniz? Elbette olgun siyasetçilik böyle tuzaklara düşmemeyi gerektirdiğinden, onun da kabahati var, kültür ve kimlik uçurumunun bu kadar açılmasında. Fakat her ne kadar reaksiyonlarını onaylamıyorsam da, onu kimin, kimlerin bu kadar köşeye sıkıştırdığını da görelim ve anlayalım. Ahmet Hakan da bir yazısına “Galiba savaşacak” başlığını koymuş, allah allah bu kadar da olur mu dercesine, haksızlığa uğrayıp hayrete düşmüş havalarda. Ne bekliyordunuz, teslim olmasını mı? Nasıl savaşmasın, kendisiyle 12-14 yıl sürekli savaşıldıktan sonra?(5) İşin başka bir boyutu da, 30 Mart akşamı yaptığı balkon konuşmasının, (belki iki ay boyunca) daha çok Cemaat’le çarpışacağı ve ardından yumuşayıp yeni anayasa ve çözüm süreci gibi demokratikleşme konularına döneceğinin işaretlerini veriyor olması. Özellikle Kürt sorunu açısından seçimler, neredeyse daha iyisi olmayacak kadar elverişli bir zemin oluşturdu; bunu görmek lâzım. Doğu ve Güneydoğu’nun bütün kritik illerinde (a) artık savaş değil barış çizgisindeki, “gerillaya oy” çağrıları yapmayan BDP kazandı, ki bu iyi; (b) öte yandan AKP de yüzde 35 oy topladı, ki bu da iyi — ve ikisi bir arada çok çok iyi. Bundan sonra da silâhlı mücadeleye — yutkunuyor ve imkânsız diyemiyorum ama — son derece zor dönülür. Türkiye’nin bütününde olmasa bile Türkiye Kürdistanı’nda siyaset normalleşti; daha birkaç yıl öncesinin “baş düşman AKP’dir” ya da “sorun orduyla çözülür” gibi saçmalıkları sona erdi; barış içinde süren ve sürecek bir politik mücadelenin gerçek, olağan taraf ve muhatapları birbirini buldu.(6) Yan soru bir. Bu manzara içinde sol nerede? Bütün o sıfır-küsurları topladığınızda yüzde kaç ediyor? Yan soru iki (lütfen gıcık kapmayın ve serinkanlı düşünün). Gezi ruhuna ne oldu? Nerede “milyonlarca insan”ın katıldığı o büyük “halk hareketi”? Hani “bir daha hiçbir şey aynı olmayacak”tı? Hangi kalıcılık, hangi özerklik? İlk birkaç günün ağaç kesmeye ve polis vahşetine karşı haklı protestoları, ya da çevreci gençlerin komünal yaşam ütopyaları, kendini konsolide edip varlığına özgünlük ve süreklilik kazandırabildi mi? Geriye ne kaldı bu spontaneizmden? Yoksa, genel geçer AKP-RTE düşmanlığından kendini ayrıştıramayınca, o da yutulup gitti mi, ilk kertede klasik sol ve ikinci kertede, o solu da yutan milliyetçi-ulusalcı CHP-MHP-Cemaat ittifakı tarafından?(7) Türkiye giderek yalnızlığa gömülecek, bu da içeride yerlileşip bir tür izolasyonist Üçüncü Dünya diktatörlüğüne dönüşmeyi mi beraberinde getirecek? Bence bu da çok şüpheli bir iddia. Korkarım ardında, kısmen solun ezelî hastalığı olan ekonomi bilmezlik, kısmen (“burjuvazi”ye ve/ya AKP’ye prim vermemek uğruna) son 15 yılın elle tutulur gelişme ve kalkınmasını önemsemezlik, kısmen siyasal istikrar ile uluslar arası sermaye hareketleri arasındaki ilişkiden habersizlik yatıyor. Bu terimlerin geçmişte de gerçeği ne kadar yansıttığı bir yana; en azından bugün Türkiye’nin “yarı-sömürge, yarı-feodal”lik veya “geri”lik veya “azgelişmiş”likle pek bir ilgisi kalmadı. Tersine, bölgesel eşitsizlikleri ne olursa olsun, yeryüzünün en hızla büyüyen ekonomilerinden biri ve şimdiden toplam hacmi itibariyle ilk yirmi arasında. Ayrıca, Ortadoğu’da belirleyici öneme sahip. Seçim sonrasında dış basındaki kabullenici değişim ortada; Obama’nın (neo-con’ların değil) Beyaz Saray sözcüsünün “ufak tefek anlaşmazlıklara karşın” ABD-Türkiye ilişkisinin stratejik önemi hakkında söyledikleri ortada; 17 Aralık’tan sonra kaçan sermayenin geri dönmesi ve doların 2.20’nin hayli üzerinden 2.13’lere inmesi ortada. Sosyalizm geleneğinden gelen seçkin sol aydınlar, örtük bir tür böbürlenme olarak da kullanılabilen “[kapitalist] ekonomiden anlamama” havasını bıraksalar; “anti-sistemik muhalefet” zihniyetinden çıksalar; kapitalizme yabancı durmaktan (ve dolayısıyla işleyişine nasıl müdahale edeceklerini de bilememekten) vazgeçseler; geri dönüşü olmayan şu küresel dünyada, dinamizmden feragat etmeksizin, özel mülkiyetin ve piyasa ekonomisinin daha fazla sosyal refah ve âdil bölüşüm yönünde nasıl yönetilebileceğini (ve bunun kurumsal-kültürel tamamlayıcılarının neler olabileceğini) anlamaya, öğrenmeye çalışsalar, çok daha iyi olur sanıyorum.(9) Bu, şunun için de önemli: sırf “istemezük”çülükle; ama kapitalizme, ama devlete, ama iktidara, ama AKP’ye  yalnızca “karşı” olmakla hiçbir yere varılamaz, nitekim varılamıyor. Bu soruyu benden önce başkaları da çok sordu ama bir kere daha tekrarlamış olalım: Siz son 10 yılda AKP karşıtı ve RTE düşmanı muhalefetin olumlu anlamda nasıl bir dünya ve Türkiye istediğini hiç anladınız mı? En son bu seçim kampanyası sırasında, bu konuda herhangi bir şey söylediklerine tanık oldunuz mu? Bırakın CHP’yi; proletarya devrimi ve sosyalizm düşüncesinin toptan çöküp tarihe karıştığı günümüzde, eski sosyalistlerin böyle bir vizyonu var mı? Olabilir mi — çağdaş bir demokrasi ve sosyal refah platformunun artık hiçbir şekilde sosyalizm paradigmasından türetilemeyeceğini kavramadıkça?(10) Döne döne aynı noktaya geliyoruz: asıl sorunumuz iktidar sorunu değil; öncelikle muhalefet sorunu. Böyle giderse, o beğenmediğiniz, nefret ettiğiniz AKP 2002’den bu yana sekiz seçim kazandığı gibi, 21. yüzyılın ilk çeyreği sona ermeden, yani 2025’e kadar bir sekiz seçim daha kazanır. Ciddî şansı ve hayatiyeti  olacak bir muhalefete de, habire AKP’ye kızmakla varılamaz. AKP’nin eleştirisini şimdiki muhalefetlerin eleştirisiyle birleştirilerek varılır. Geçmişteki sosyalist, Kürt veya İslâm birikimlerinin tek tek herhangi birinden hareketle; herhangi birini kendi başına “ana gövde” saymak ve diğerleri karşısında üstünlük tanımakla varılamaz. Ancak sol demokratlığın ve demokratların, Kürt demokratlığı ve demokratlarının, Müslüman demokratlığı ve demokratlarının yeni bir bireşim ve bileşimiyle varılır.(11) Onun için, “AKP artık iktidar oldu, bundan böyle muhalefeti bırakıp iktidarla uğraşmalı” Kartezyen ikilemi içinde düşünen herkes gibi, meseleyi habire “beyaz Türk dövme”ye indirgeyerek karikatürize eden Turgay Oğur da yanılmakta (bkz Serbestiyet, 3 Nisan 2014). Hükümetin ve özel olarak Başbakan Erdoğan’ın beden ve yaşam tarzı özgürlüğüne herhangi bir müdahale veya tecavüzüne de (ister içki, ister kürtaj veya sezaryen), bunları minimize veya rasyonalize etme çabalarına da, şahsen benim en ufak bir sempatim yok. Ama sorun çok daha derin. Askerî vesayetin çökmüş olması, o askerî vesayete omuz vermiş olan ideolojinin de çözüldüğü ve aşıldığı anlamına gelmiyor. Ortada, bırakın Faşizmi ve Nazizmi, bizim 1960-1971-1980 askerî diktatörlüklerimizi dahi zerrece tanımayan; sıkıyönetimlerden ve kontrgerilladan, ya da başka herhangi bir baskı rejiminden geçtim, hayatında herhangi bir baskı görmemiş — ama Erdoğan’ın Hitler’den, Türkiye’nin bugünkü koşullarının da faraza Alman işgali altındaki Fransa’da yaşanan SS ve Gestapo dehşetinden farksız olduğunu fütursuzca, ancak cehaletin verebileceği bir cüretle öne sürebilen, hem naif hem ukalâ bir “ben kuşağı” (me generation) var. Onların ufkunu açmak, zihnini özgürleştirmek için ne yaptık şimdiye kadar? Bu kavga önemli ölçüde bu gençliği sarsalama ve uyarma, uyandırma, eski paradigmadan koparma kavgasıdır. Onun için kendi payıma, “nelere inanıyorlar”ın ardından (28 Mart), “nelere gülüyorlar” ve “neleri aşağılıyorlar”la devam edeceğim.

Önceki İçerikKürtler barışa oy verdi
Sonraki İçerikCemevleri ibadethane sayılmadıkça