Her AKP’yi destekleyen bir değil

Haziran seçimi şu basit gerçeği herhalde AKP’lilere öğretmiştir: Vasat bir parti olarak kalırlarsa oyları bir süre daha 35-40 arasına sıkışır, sonrasında ise büyük ihtimalle daha da düşer. Ama eğer kendisini yenileyebilir ve toplumun farklılıklarını kuşatarak yeniden gerçekçi ve inandırıcı bir gelecek tasavvuru üretebilirse ilk hamlede 45-50, sonrasında ise belki 55’in de üzerine çıkabilir.

Hemen her şey bir yapının — bizden önce var olmuş/ yaratılmış bir yapının — içinde mümkün olduğundan, biz bir fikir söylerken o yapının kuralları dahilinde fikir söyleriz. Bizden önce konmuş bu kurallar, binlerce yıl boyunca bize hizmet ettiği için kendini unutturur ve doğallaşır. Örneğin siz doğal gelişiminizde AKP’yi sevmezsiniz. AKP’yi sevmeyenlerin yaptıkları yorumları okudukça hem AKP’yi sevmeme nedenlerini ufkunuzu geliştirerek arttırır, hem de kendinizi AKP’yi eleştirenlerin yanında konuşlandırırsınız. Birden bire AKP’yi sevenler ve sevmeyenler diye iki grup ortaya çıkar. Bu gruplaşma, kendimizi iyi ve güvenli hissetmemize neden olan cemaatleşmenin ilk adımını oluşturur. Oysa o soru tam da burada ortaya çıkar: Nasıl olur da gruplar bu kadar net bir şekilde ortadan ikiye bölünebilmekte, aralarında hiçbir geçiş mümkün olmamaktadır? Böyle durumlarda içimden şöyle geçiririm: “Evet, ben X’i sevmiyorum ve X'i sevmeyenler cemaatindenim; ama bu cemaatten kimse X’i benim sevmediğim tarzda sevmiyor değil.” Yani cemaatimle tek ortak paydam sadece X’i sevmeyişimiz! Dolayısıyla X’i sevenler, kendilerini eleştirdiklerinde eğer benim görebildiğim tarzda eleştiriyorlarsa o zaman ben, X’den nefret etmeme rağmen X cemaatine üye olmayı tercih ederim.

Bu da dikotomileri bozan o paradoksa ulaşmamızı sağlıyor: “Sadece aynı fikirde olanlar ayrı fikirde olabilir.” Demek ki “ayrı” fikirde olmak, aslında basit bir yanılsama ve dikotomi tuzağına düşmek demek. Bizi farklı ve ayrı fikirlere iten şeyler, kavramlar, sözcükler, kimlikler veya ideolojiler olabilir. Örneğin politik olarak yüzde 100 aynı fikirde olduğunuz birine nazaran, yüzde 100 farklı fikirde olduğunuz biriyle “aynı” safta bulunmak isteme nedeniniz nedir?

 

Çok açık, genel bir perspektifle bakıldığında, dikotomik olarak Türkiye’de iki tane görüş var: AKP’yi destekleyenler ile ona düşman olanlar. Sürekli bu “dikotomi” sözcüğünü kullanıyorum, çünkü işin aslı dikotomi hatası denilen bir şey var ve özellikle bizim gibi ülkelerin düşünce sistematiği bu hatâya düşmeye dünden razı. Bu şu demek: biz kabaca her şeyi ikiye ayırıyoruz, iyiler ve kötüler. Her zaman kendimizi iyinin yanında konuşlandırıyoruz ve bunu yaptığımız anda karşımızdakini yeknesak bir kötünün içine yerleştiriyoruz. Yeşilçam sineması bunun erbabı bir bakıma: iyiler melek gibiyken, kötüler sürekli kahkaha atıp kötülüklerini bir saniye olsun ara vermeden üzerlerinde taşıyan kişiler. Örneğin “bana X’ler ‘şunu’ yaptı dedirtemezsiniz” cümlesi bir dikotomi hatâsıdır. Tayyip Erdoğan’ın sarfettiği “Müslümanlar soykırım yapmazlar” cümlesinde olduğu gibi… Müslümanlar iyidir, iyiler de asla kötülük yapamaz. Bu cümlenin başka bir versiyonu da Erdoğan’ın iyi bir şey yapacağına inanmamak olabilir. Dolayısıyla AKP’nin ve Erdoğan’ın hiçbir iyi tarafını görememek de aynı hatânın tezahürüdür. Dikotomik hatâ, herhangi bir durumun en uca çekilip mümkün olduğunca meselenin giriftleşmeden düşünülmesi durumudur. Bu; hayatı siyah beyaz olarak görmeye, durumları gerçeklikten soyutlamaya, iyi tarafı efsaneleştirerek yüceltip mistikleştirmeye; kötü tarafı ise insani hallerinden uzaklaştırarak içi boş bir kötülük, şer odağına dönüştürmeye neden olur.

 

Şunu hatırlıyorum: Gezi Parkı’nda kendilerini Gezici ilan etmiş insanlarla takılırken, tuhaf şekilde kendine ırkçı diyebilen, meselelere seksist yaklaşan, İslam dinine hakaret etmeyi modernlik sanan insanlarla karşılaştım. Ben Gezi’yi önemsiyordum ama Gezi’yi önemseyen bu insanlarla aynı şekilde önemsemiyordum belli ki. Veya, aynı takımı desteklemek için stadyumun aynı bölümünde bir arada bulunuyorduk ama ben o insanların çoğundan nefret ederken yakalıyordum kendimi. Sırf aynı takımı tutuyor olmamız bizi aynıymış gibi gösteriyordu; fakat benim takımımı tutanlar gidip bir dükkanı yaktıklarında, sırf takımdaşız diye kendimi onları desteklerken bulmuyordum elbette.

 

Şimdi iyi kötü AKP’yi, işin özünde ve genel perspektifte, kısacası son tahlilde destekleyen insanları aynı kaba koymak bir haksızlığı ifade ediyor. Genel olarak Serbestiyet’in benim çevremdeki algısı, “olaylara objektif yaklaşan bir oluşum” şeklinde değil meselâ. Herkes Serbestiyet’i AKP’nin nerdeyse organik bir uzantısı, adetâ AKP’nin uşağı, AKP’nin — kötü tabirle — yalakası olarak tanımlıyor. Böylesine kutuplaşmış bir ortamda bunu normal karşılıyorum. Ama şimdi, faraza Kurtuluş Tayiz, Melih Altınok ve Markar Esayan AKP’yi destekliyorsa, keza AKP’yi destekler konumdaki Halil Berktay’ı, Berat Özipek’i, Gürbüz Özaltınlı’yı, Vahap Coşkun’u nereye koyacağız? Aynı sitede yazan Berat Özipek ile Kurtuluş Tayiz’i aynı tarafta görmek bana adaletsizlikmiş gibi geliyor. Birisi Nokta dergisi meselesinde AKP’yi “düşünce özgürlüğüne saygı duyulmalı” diye eleştirirken, diğeri Ahmet Hakan meselesinde “gazetecinin dövülmesi kaç şehide bedel?” diye yazabiliyor. Böylesi bir durumda bile AKP’yi desteklemek, benim dediğim anlamda desteklemeye tekabül etmiyor maalesef.

 

Kısacası, ülkede her iki taraftan da kişilikli ve düzeyli eleştiri yapabilen insanlar var ve asıl o insanlara bakılması, o insanların dikkate alınması gerek. Aynı tarafta, aynı safta, aynı cemaatin içinde bulunmanın bir anlamı yok. Bizi biz yapan şey aynı kimlik/çatı altında buluşmamız değil, o çatı altında nasıl davrandığımız ve hayata nasıl baktığımız. AKP karşıtı cenahın da herkesi aynı kaba koyma rahatlığından vazgeçmesi gerekiyor. Çünkü bu partiye körü körüne tapınanlar dışında, gerçekten hayata eleştirel gözle bakabilen ve sıkı analiz yapabilen insanlar da var. Halil Berktay’ın son yazısı bunun küçük bir örneği.

 

Önceki İçerikVasatlık tuzağından çıkılırsa
Sonraki İçerikSeçim beyannameleri ve seçim sonrası