Her doğru hakikat değildir

 

Amerika’nın ana akım medyası, anlam sanatı oluşturmakta son derece ustadır. Algı nasıl oluşturulurun, nasıl pekiştirilirin mütemadiyen parmak ısırtan örneklerini sergiler.

 

Bunun son örneğini Amerikan başkanlık seçimleri sürecinde yaşadık.

 

Önce Trump’la ilgili çok güçlü bir “kötü adam” imgesi yarattılar. “Kötü adam”ın koltuğa oturmasından sonra, bir tür “kum saatini kurduk; felâketler silsilesinin kaydını tutuyoruz” algısı oluşturmaya başladılar.

 

Başarılı da oluyorlar. 

 

O kadar başarılı oluyorlar ki, sadece kendi kamuoylarını değil bizdeki bakış açısını da etkiliyorlar.

 

                                                                       *          *          *

Bizler Amerika’nın “kaos” halini ikili bir kavramsallaştırma üzerinden okuyoruz. Trump’ın savunduğu ve uyguladığı politikayı Amerika’nın karanlık yüzü olarak tanımlıyoruz. Trump karşıtı olanları ise Amerika’nın aydınlık yüzü olarak ifade ediyoruz. 

 

Sonra bu okumayı, araçsallaştırarak Türkiye'ye aktarıyoruz. Erdoğan’ı Trump’la, getireceği başkanlık sistemini de Trump’ın pratiğini geliştirecek olmakla özdeşleştiriyoruz. 

 

Trump’ın karşısına dikilenleri de Erdoğan’a karşı çıkan iç muhalefetle bütünleştiriyoruz. 

 

Parçaları bir araya getirdiğimizde ortaya şu çıkıyor: Amerika’da iyilikle kötülüğün kavgası var. Bu bizde de izdüşümler yaratıyor.

 

                                                                          *          *          *

Ama Amerika’yı araçsallaştırarak okumak dışında bir seçenek daha olduğuna inanıyorum. Bu yüzden Cumhuriyet gazetesi köşe yazarı Nuray Mert gibi, Amerika’ya farklı bir pencereden bakıyorum.

 

Bazen, hakikati nasıl problemleştirdiğiniz, hakikatin alacağı formu belirler. Kimi zaman bu problemleştirme sizi hakikatin derinlerine götürür, kimi zaman da size yarar getiren araçsallıklar sağlar.

 

Amerika’da vuku bulan kavga iyilikle kötülüğün kavgası değildir. Tez ile antitezin kavgası hiç değildir. 

 

Ya nedir?

 

Sistem içi iktidar kavgasıdır. Geminin dümenine kimin oturacağı kavgasıdır. 

 

Kriz, konjonktürel değil, yani sistem içi bunalım değil, bizzat sistemin kendi bunalımıdır.

 

Sistemin yarattığı bunalım da kapitalizm ve ulus-devlet krizi şeklinde bir görünürlük kazanmaktadır.

 

Trump’ın büyük şirketlere “önce Amerika” demesinin de, yedi Müslüman ülke vatandaşlarına Amerika’ya giriş yasağı getirmesinin de, Meksika ile arasına duvar inşa edecek olmasının da altında yatan temel neden bu.

 

Trump’ın çizgisi net. Kapitalist krizi Hegel’in kutsadığı ulus-devlet sınırlarına çekilerek çözmeye çalışıyor.

 

                                                                           *          *          *

 

Peki Trump karşıtı olanlar ne talep ediyor? Yeni bir küresel düzen mi? Yeni bir ekonomik, siyasal sistem mi?

 

Siz Trump karşıtları arasında ciddi bir sistem, toplum, siyaset eleştirisi yapıp alternatif bir sistem önerisinde bulunanları görüyor musunuz?

 

Siz kapitalizmin yaşamla bağdaşmazlığını peygamberce haykıran Nietzsche’lere rastlıyor musunuz?

 

Hayır, rastlayamıyorsunuz. 

 

Clinton başa gelseydi Amerikalıların hayatı daha mı iyi olacaktı? Dünyadaki mazlumlar despot rejimlerden mi kurtulacaktı? Dünya üzerindeki egemenlik savaşları sona mı erecekti?

 

Hayır. 

 

Ne istiyor Trump karşıtları? Sadece eski düzenin devamını, eski çıkarlar hiyerarşisinin ellerinden alınmamasını istiyorlar. Bunu da küresel şirketlerin sadece Amerika’yı değil tüm dünyayı sömürü alanı haline getirmesi için yapıyorlar. 

 

Yeryüzünü zekâları, icatları, yetenekleri ile yöneten küresel teknokratlara daha öncelikli olarak kulak verildiği bir dünya istiyorlar.

 

Zannediyor musunuz ki özgürlükçü söylemleri gerçekten de özgürlük getiriyor?

 

                                                                          *          *          *

 

Müslümanların ülkeye girişlerinin yasaklanmasına karşı çıkıyorlar. Önemsiz mi? Doğru da, bunu tüm Müslümanlar için mi, yoksa sistemin rıza gösterdiği bir avuç Müslüman için mi istiyorlar?

 

Trump’ın kadın düşmanı söylemlerine karşı çıkıyorlar. Az şey mi? İyi de, meydanlara çıkan o yüzbinlerce kadınlardan hangisi, ya da onlar adına hareket eden hangi aydın erkek, egemen sistemi sorgulayan bir irade gösterebildi? Kimi ya da kaçı kadının ezilmişliğinin sınıfçı, hegemonyacı kapitalist sistemle bağını kurabildi? 

 

Siz bu gösterilere bakarak “21. yüzyıl kadın yüzyılı olacak” diyebiliyor musunuz? Ufukta bunu müjdeleyen bir ideoloji görebiliyor musunuz?

 

                                                                          *          *          *

Kapitalist sistemin merkezinde çok ciddi bir kriz var. Kriz konjonktürel değil yapısal. Sistemin işleyişinden deği,l sistemi oluşturan öğelerin işlevsizleşmesinden kaynaklanmakta. 

 

O yüzden, saray içi iktidar kavgası niteliği taşıyan bu kavgadan biz ezilenler, sömürülenler, horlananlar için bir sonuç çıkmaz. 

 

Çıkmayacaktır da. 

 

Tartışmaları neye benziyor biliyor musunuz? Şuna: 

 

Clinton ve taraftları “sizin düşüncelerinizi açıklamaya, kendinizi ifade etmeye hakkınız var. Ama son kararı biz vereceğiz” diyor. 

 

Trump ise buna itiraz ediyor: “Hayır sizin tartışmaya, fikir ifade etmeye de hakkınız yok. Çünkü zaten son kararı ben vereceğim.” 

 

Trump’ın yanlışlarına itiraz doğru olarak görülebilir. Ancak her doğru hakikat değildir. Sistemin bize gösterdiklerine değil bizden sakladıklarına bakarak bir tercih yapsak daha iyi yaparız. 

 

Önceki İçerikGerçeklerimi serbest bıraksam, masal olsalar
Sonraki İçerikTusk: Trump Avrupa için bir tehdit