Hırçınlıklarımıza dair

[28 Ocak 2014] Eski solun ve sol intelligentsia’nın (ya da, artık sadece kılıç artıklarının mı demeli) bu kaçıncı bölünme veya bozuşması? Daha başından itibaren, liberal kökenli olanlar (İştirakçi Hilmi) ile İttihatçı kökenli olanlar. İstanbul’un Aydınlık çevreleri (Şefik Hüsnü) ve Baku’cular (Mustafa Suphi). Bir Komintern seksiyonu olarak TKP’nin 1920’ler ve 30’lardaki iç kavgaları. Bütünüyle Kemalist devletçiliğe kayanlar (Kadro) ve oraya kadar kaymayanlar. Üçüncü ve İkinci Enternasyonalciler. TSEKP ve Esat Adil’in TSF’si. 1951-52 tevkifatında Şefik Hüsnü çevresindeki çoğunluk ve Zeki Baştımar çevresindeki azınlık. TİP ve Yön. TİP ve Sosyalist Kültür Derneği. Eski Tüfekçiler ve Mehmet Ali Aybar. Sosyalist Devrim ve Millî Demokratik Devrim. Aybar’a karşı Aren ve Boran. 70 ve 80’lerin inanılmaz mikro-fraksiyonlaşması.Derken hem 12 Eylül, hem de üzerine Sovyetler Birliği’nin çöküşü. “Ekim Devrimi’yle açılan çağ”ın sınıfsız topluma varmadan çok önce kapanıvermesi. Örgütlü Solun sonu. Buna rağmen ufalanmaya devam. Hiçbir ciddî düşünsel bilançonun çıkarılamaması, konuşulamaması, üzerinde anlaşılamaması. Karikatürize biçimlerde geri gelen tekkecilik (ÖDP; önce bir sonra iki “yeni TKP”). Her adımda yeni bir ayrışma: İttihatçılık ve Atatürkçülük mirasına ilişkin tavır konusunda; AB ve demokratikleşme konusunda; askerî vesayet ve AKP konusunda; 2002-2007 arasının hâlâ darbelere yatkın ortamı, tırmanan ulusalcılığı, Cumhuriyet ve Bayrak mitingleri konusunda; derken Balyoz ve Ergenekon dâvâları konusunda; 2010 Anayasa referandumu konusunda; çözüm süreci konusunda; 2013 yazında Gezi konusunda; üç beş ay sonra bugün, yolsuzluk operasyonu ve Hükümet – Cemaat kapışması konusunda. Eh işte, olayların seyri, eski aydın kesimin hiçbir ortak tavrından söz edilmesinin mümkün olmadığı ve en küçük bir manevî ağırlığının kalmadığı bir noktaya gelip dayanmış bulunuyor.Şimdi bir, bu farkların neden oluştuğu diye bir sorun var. Bir de, bu farkların nasıl yaşandığı; kapışmanın hangi boyutlara vardığı sorunu var. Bunlar hem içiçe, hem biraz farklı. Çok çok özetlersek, benim kafamda her ikisi de aslen bir demokrasi meselesi; solun ve solcuların demokratik olup olmadığı, demokrasiyi gerçekten benimseyip benimsemediği, demokratik tartışmayı ve uzlaşmayı bilip bilmediği meselesi. Gene de ilki daha çok teoriyle ilişkili, ikincisi ise daha çok siyasal kültürle -ve sadece solun/kalıntılarının değil, bütün toplumun siyasal kültürüyle- ilişkili gibi duruyor.Uzağa gitmeye ne hacet; hemen şu son olaylardan ve doğrudan doğruya kendimizden, Serbestiyet’ten ve Serbestiyet yazarlarının gerek buradaki, gerekse başka yerlerdeki yazılarından başlayabiliriz. Açıkçası, hepimizin değilse de bir kısmımızın içinde öyle bir sertlik ve öfke var ki, yazı ve tartışma tarzımıza, kamusal alanda ve hattâ daha dolaysızca birbirimize söylediklerimize yansıyabiliyor. Bakıyor ve düşünüyorum; her zaman sakin ve itidalli olan ve/ya kişisel polemiklere, ad hominem saldırılara girmeyenlerimiz de var (Vahap Coşkun, Oral Çalışlar, Alper Görmüş, Erol Katırcıoğlu, Serdar Kaya, Cahit Koytak, Akın Özçer, Hidayet Tuksal gibi). Ama korkarım (ben dahil) diğerlerimiz açısından, belirli bir tutum veya argümanın içeriği kadar, belirli sıfatlarla, lâf çarpmalarla, kötülemelerle, gıcıklıklarla süslenmesi, “güçlendirilmesi” de önem taşıyor. Tırnak içine alıyorum, çünkü güçlendirmiyor aslında. Tersine, bu tür nitelemeler kimseyi ikna etmiyor. Olsa olsa, karşı-öfkenin tırmanmasına, diyalogun bütün bütün ölmesine, pozisyonların iyice katılaşmasına ve kapıların kapanmasına yol açıyor. Her tartışmada, her “yan” veya “taraf”ın ötekiler için, “karşı taraf” için kullandığı böyle favori aşağılamalar mevcut. Derece derece, öfke boşaltmaya; onların lâfının altında kalmadım diye rahatlamaya; tribünlere ve kendi mahallesine oynamaya; konum ve kimlik teyidine yarıyor. “Ben kodu mu oturtan polemikçi isterim” (Erman Toroğlu’nun ünlü bir sözünden mülhem). Bu tür duyguları okşuyor. Başka hiçbir şeye yaramıyor.Bu durumun toplumsal dokumuzda derin kökleri var, kuşkusuz. 80’lerin sonları ve 90’ların başında sol aktivizmi (veya aktivist solculuğu) terkedişimle birlikte, genel olarak kamusal alandan da önemli ölçüde çekilmiş, bir süre solu birleştirmekle uğraştımsa da, özellikle düşünsel yenilenmeden umudumu kesip, ömrümün kalanını da bu bataklıkta geçirmek istemiyorum diyerek kendimi daha çok akademik hayata vermiştim Her ne kadar 2000 Ekim’inden itibaren daha çok Ermeni soykırımı bağlamında ortalara dökülmelerim olduysa da, çok uzun süre, hiçbir yerde düzenli olarak yazmadım. On beş yılı aşkın bir düşünme dönemiydi diyebilirim. Birçok şeyin yanı sıra, biz Türkler nasıl insanlarız diye de sık sık sordum (ve soruyorum) kendime. Türklük halinde belirli bir katılık, bir haşinlik, duygu ve ruh derinliğinden yoksun bir takır tukurluk görmeye başladım. Başka bağlamlarda da olsa benzer gözlemler dikkatimi çeker oldu. Örneğin John Keegan’ın A History of Warfare’inde (1993), Arap-İslâm halifeliğinin Asya bozkırlarından devşirdiği gulâm ordularından söz edilirken “Türkler kayış gibi serttiler ve çağdaş Türkler de öyle olmaya devam ediyor” diye çevirebileceğim bir cümleye rastladığımda hemen altını çizdim (s.34 — The Turks were a tough lot, as modern Turks remain). Bana bu, 1915 katliamlarını da yapabilen hoyratlıkla ilgili bir şeyler fısıldadı. Hrant öldürüldüğünde ve Ertuğrul Özkök o âna kadarki menfur rolünün üzerine tüy dikercesine korkunç birkaç makale daha döktürdüğünde, Etyen Mahcupyan’ın onca acısı içinde “Türklerin kavrukluğu”na parmak basması, gene aynı tür çağrışımlar uyandırdı.Ardından, Kasım 2007 – Mayıs 2013 arasında Taraf’ta yazdım. Yeri geldikçe dile getirmeye çalıştım ki, sağıyla ve soluyla, iktidarıyla ve muhalefetiyle, “ana mecra”sıyla ve aykırıları ya da marjinalleriyle Türkiye’nin siyasal kültürü, tartışmacı-iknacı değil boyölçüşmeci, azamîci (maksimalist) ve topa tutucu bir kültür. Demokratik değil devirmeci-imhacı bir kültür. Belki bunda, Osmanlının “nasıl küfrederim ve aşağılarım”cı mizah (hicviye) anlayışının bir payı var (hiç Eşref veya Nef’î okudunuz mu?). Belki, 19. yüzyıldan beri bu ülkenin sâkin, normal politika dönem ve normlarını pek az yaşamış; hep anormal koşulların anormal iktidar mücadelelerine garkolmuş olmasının da bir payı var (İttihatçı ve Kemalist kadroları bir düşünsenize, olağan demokratik işleyiş diye ne görmüşler hayatlarında?). Belki, devletin merkeziyeti ve yukarıdan aşağı gücünün kendilerini zehirlemesine, ifsâd etmesine, baştan çıkarmasına izin veren aydınların da (bu yüzden) hep iktidara göre saf tutmuş, ya yanında ya karşısında yer almış, kendilerini özerk bir eleştirellik ve üretimle değil bu yol ve konumla belirlemiş, dolayısıyla her farklılık, anlaşmazlık veya tartışmayı bir “iktidar tartışması” haline getirmeye çok alışmış olmaları, keza bu olumsuz birikimde önemli rol oynuyor. 12 Eylül’den çıkışta bir özgürleşme demarşı olarak başlayan “Konuşan Türkiye” ve benzeri programlar, bu yüzden derhal “bağıran Türkiye” programları haline geldi. Manşetler bağırıyor, talk-show sunucuları bağırıyor, politikacılar bağırıyor. Öyle veya böyle; sonunda her farklılık, feryat figân bir kutuplaşmaya dönüşüyor. Küçük sesiyle ve abartısız konuşmayı unutmuş bir toplumuz. Köşebaşı bakkalı, oldu market, sonra süper-market, gros-market, hiper-market, metro-market. Her türlü niteleme de aynı ölçekte tırmanıyor; gençler beğendikleri her şeye (hoş, iyi, güzel, nefis, zevkli, etkileyici vb yerine) “süper” deyip geçiyor; televizyonlarda bakıyorsunuz, ekran altı şeritlerinden habire “şok” haberler duyuruluyor ve ardından gayet normal, hattâ önemsiz bilgiler çıkıyor. “Okuyucu yorumu” denen sahte-demokratik, aslında demagojik janr başlı başına tiksinti verici. Her yönde, neden olduğu belirsiz bir kızgınlık, dünya ve evren tarafından aldatılmışlık hissi, dolayısıyla zaptedilmez bir öfke ve küfür saçıyor. Sosyal medyanın hızı, düşünmeden konuşmaya özel bir dâvet. Herkes kendini beş on kelimeyle lâf çakıp gitmenin şehvetine kaptırmış. Bu yüzden twitter kullanmıyorum ve kullanmayacağım.Benim gibi, Marksist bir geçmişten gelip özel olarak solu içerden, içinden okumaya çalışanlar için, sosyalist solun kendi siyasal kültürünün, Türkiye’nin bu genel siyasal kültürüyle nasıl ve nerede buluştuğu çok açık. Gençliğimde Marksizmin büyük tektanrıcı dinlere benzetilmesine müthiş kızardım. 80’lerin sonlarından beri giderek daha iyi anlar ve hak verir oldum. (Hattâ Marx’ın, Yahudi-Hıristiyan geleneğine vukufunu ve bu gelenekten etkilenme düzeyini, kendi düşüncesinin iç yapısına kuvvetle yansıttığını; tarihi ilkel komünal toplum yitik cennetinden gelecekteki komünizm cennetine yol alış gibi kurgulamanın başka türlü açıklanamayacağı kanısındayım, ama bu ayrı bir konu.) Şimdilik şu kadarı yeterli ki, Marksizm de faraza Hıristiyanlık gibi son derece monist, tekçi, “tek doğru”cu bir ideoloji, bir inanç türü. Kendi kutsal kitabı/kitapları ve “kanon”u var. Ortodoksisi var, heterodoksileri var, bütün bütün sapkınlıkları ve sapkınları (heretikleri) var. Hele Marx’tan Lenin’e geçerkenki katılaşmasıyla, “doğru çizgi” bıçak sırtı gibi bir şey. Sağa veya sola milim kayarsan, kendini derece derece sapma, oportünizm ve hattâ revizyonizm içinde buluyorsun. Bu da partiden kovmayı/kovulmayı, dönek ve düşman bellemeyi/bellenmeyi; çevrenden dışlamayı/dışlanmayı, tecrit etmeyi/edilmeyi; özetle, mahallesel bir ayrışmayı beraberinde getiriyor. Hepsi, tamı tamına Hıristiyanlıktaki aforoz edilmenin (excommunication), yani müminler toplumundan atılmanın ve “ihtilâttan men” edilmenin karşılığı. Böyle her doktrin değişimiyle birlikte, bazı insanlarla bozuşuyor ve konuşmaz oluyor; sonra, diyelim “af ve rehabilitasyon” gelince — yani kâh senin kâh başkalarının itibarı iade edilince — ya da partiler veya hizipler birleşince, görüşülmesi artık caiz ve kosher olanlarla tekrar barışıp kucaklaşıyor, derken gene bozuşuyor ve uzaklaşıyorsun. Ben bunu çocukluk ve ilk gençliğimde, babamın önemli kişilerinden olduğu Eski Tüfekçiler çevresinde, sonra 60’lar ve 70’lerin fraksiyonlaşmasında yaşadım. Hiçbir kişisel arkadaşlığı koruyamıyorsun. İnsan ilişkilerinin cılkı çıkıyor. Babamın TİP’e, MDD’ye, Mihri Belli’ye, Doğan Avcıoğlu’na yönelik her kavgasında, evimize gidip gelenler bir kere daha altüst olduğunda annemin için için ağladığını; bunu söylediğimde babamın hak verdiğini ama pürist (safçı) sektarizmini zerrece değiştirmediğini de hatırlarım. Ne acı! Kör kör parmağım gözüne, ben de gidip yaptım aynı şeyleri. Bütün bir nesil olarak yaptık. Kendimizle aynı partide, aynı grupta, aynı görüşte olanlarla beraber olmak hayat tarzımız haline geldi.Gelelim bugüne. Yeryüzünde sosyalizm, Marksizm diye bir şey kalmamış durumda. Dolayısıyla geçmişin (Marksist-Anarşist, Marksist-Blankist, Bolşevik-Menşevik, Stalinist-Troçkist, Sovyetik-Maocu) teorik bölünmeleri de kalmadı. Bunun yerine, çok hızlı değişen siyasal konjonktürlerde, çok hızlı değişen günlük siyasal tavırlar var. Bugün farklı yerlere gidiyorsak, bu yüzden ve bu (kısa vadeli) çerçevede gidiyoruz. İnsanlar bir yıl, hattâ birkaç ay içinde tavır değiştirip çok zıt bir noktaya kayabiliyorlar. Katı olan her şey buharlaşıyor sözü, hiçbir zaman bu kadar geçerli olmadı. Gelgelelim, bir kısım eski solcular olarak (farkediyorum ki bütün dikkatime rağmen ben dahil) bazılarımız, Marksizmin gününün gün olduğu büyük teorik bölünmeler çağının monist “tek doğru”culuğunu aynen şimdiki konjonktürel değişkenliğe uygulayıp, bütün o geçmiş alışkanlıklarımız doğrultusunda, şimdi de güncel siyasi tahliller bazında bozuşma ve küsüşmeye başlıyoruz. Umutla baktığım şimdiki genç kuşaklarda, dehşetle görüyorum ki onların da Gezi sırasında zekâ ve yaratıcılıkları kimilerince göklere çıkarılan bazı en coşkulu aktivistleri, hemen bütün dünya görüşlerini hayatlarında gördükleri bu tek, bu biricik kitle eylemi temelinde düzenleyebiliyor; faraza bilimsel tercih ve ufuklarını “Gezi’ye karşı” ve “Gezi’ye taraftar hocalar” eksenine dayandırabiliyorlar. Aynı sığlık, bırakalım çocukları, bazı görece genç öğretim üyeleri için bile söz konusu.Yanlış anlaşılmasın; salt şüpheci ve bilinemezci bir rölativizmi savunmuyorum. Benim de bir tarafım, kendime göre doğrularım ve yanlışlarım var, kuşkusuz. Bunları geçen yazımda belirttim. Ayrıca şu da doğru: “Siyasetin özünde hep bir çatışma var.” Bu cümle Gürbüz Özaltınlı’ya ait. Bu yazının ilk şeklini gören Özaltınlı, yorum ve eleştirilerini şöyle sürdürdü: “Belirli bir görüşün farklı görüşle karşılaşması ve ‘üstün çıkma’yı amaçlaması işin tabiatında var. Ve bu, sadece akla seslenerek değil, duyguları da hesaba katarak yapılabilen bir şey sanırım. Çünkü hepimiz, pozisyon alırken bunu sadece aklımızla değil duygularımızla da yapıyoruz. İnsan böyle bir varlık. Böyle olunca da iş dilin kıvrımlarına düşüyor.” Devamla, benim Taraf’taki sol eleştirilerimin etkileyiciliğinde “içeriği kadar, sert, köşeli, hattâ acımasız üslûbu”mun da rol oynadığını vurguladı: “Kızdırmamayı esas alsaydı o kadar etkili olabilir miydi? Bilmiyorum. Bu işin kıvamı nasıl oluşturulabilir? Reçetesi yok. Gerçekten zor bir soru.” Hepsine katılıyorum; katılmanın ötesinde, aynı şeyler benim de sürekli kafamı kurcalıyor ve o ilk taslağı yazarken dahi gelip gidiyordu. Gene de, hiç olmazsa şimdiki farkları daha dikkatli, daha sıfatsız, karşılıklı kötülemelerden daha arınmış bir şekilde yaşayamaz mıyız; şimdi bu farklılık da bir diğer mikro-fragmantasyona dönüşmek zorunda mı… diye sormadan edemiyorum doğrusu.Neyse ki Serbestiyet bir parti değil, hattâ informel bir siyasi çevre veya mahfil bile değil; bu çok önemli noktayı unutmayalım. Geçen sefer söylediğim gibi, biz Taraf’tan birlikte ayrılmış olmak gibi bir tarihî tesadüfün yarattığı bir yazar-çizer camiası, bir web sitesiyiz. Bu farklar Taraf’tayken de vardı. Ne yapıyorduk? Herkes kendi köşesinde yazıp kendine göre tavır alabiliyor; hattâ birbirine karşıt görüş ifade edebiliyordu. Orada da, isteyen istediği bildiriye imza atıyor veya atmıyordu. Şimdi de aynı usul ve adaba göre hareket edebiliriz ve etmeliyiz. Bu tür farklı tercihler özel kızgınlıklara neden olmamalı. İçimizden dört kişi gidip (X) metnine imza koyuyorsa, diğerleri kendilerini ihanete uğramış hissetmemeli. Ya da on kişi gidip (Y) metnine imza koyuyorsa, o diğer dört kişi kendilerini azınlıkta kalmış ve ezilmiş hissetmemeli. Her bir spesifik olayda, spesifik tavır alışlarımızı bireyler olarak, tek tek yazmaya devam ediyoruz ve edeceğiz. Bunu yaparken de, şu öfkeli sıfat ve nitelemeler meselesinde özel bir duyarlılık gösterebiliriz ve göstermeliyiz. Evet, “Hrant’ın dili” hepimiz için, gerçekten çok önemli. Serbestiyet’in uzun vadeli yararı, sadece yazılanların muhtevasından değil, aynı zamanda üslubundan, ağırbaşlılığından, partizan olmayan biçimlerde okunabilir ve dinlenebilirliğinden; farklı bir siyasal kültür geliştirmenin küçük ölçekli bir modeli olarak böyle olgun bir çoğulluktan kaynaklanabilir.

Önceki İçerikEski şehir gözönünde olur mu?
Sonraki İçerikRojava’sız Suriye çözümü olmaz