Hooligan’laşma süreci

 

[5 Eylül 2015] Sâkin, mantıklı ve olgulardan yola çıkan bir tartışma imkânı kaldı mı? Cengiz Alğan’ın son yazısını (“Bağzı” ekmekler daha mı kutsal?, 2 Eylül; Are “sartın” loaves of bread more blessed than others?, 3 Eylül 2015) okuduğumda, bir yandan duygusal bir reaksiyon yaşadım. Güya “bildiğim” bir olay — en genel şekliyle, PKK’nın kendi başlattığı savaş çerçevesinde çıkagelen bütün saldırı ve cinayetleri karşısında susma hali — bu şekilde, (Tabipler Odası’nın, solculuk uğruna, öldürülen doktorlara dahi bir şey diyememesinden çok) Berkin ve Fırat üzerinden gözüme sokulunca, yeni duyuyor ve öğreniyormuşçasına allak bullak oldum. Çalışamadım; kalkıp evin içinde dolandım. Nasıl, nasıl bu kadar haksız, bu kadar çifte standartlı, bu kadar ikiyüzlü, bu kadar ruhsuz ve vicdansız olabilirler? Maskeli balonun sahte yüzlerine duyduğum öfkeden, kendime gelemedim bir süre.  

 

Diğer yandan, gene de kendimi tutup rasyonel bir münakaşa ölçüleri içinde düşünmeye çalıştım, çalışıyorum: Şimdi birileri buna cevap verecek mi? Çıkıp, evet, doğru, Fırat’ın ölümü de korkunç; anılmalı ve kınanmalı diyecek mi? Ne olur sanki, dese veya deseler? O kadar bile değil; sadece böyle bir sorunun, çıkmazın, ikilemin varlığını kabullenseler? Yani  meselâ Serbestiyet’te birçok yazar, topyekûn AKP düşmanı olmamak ve AKP’yi ne pahasına olursa olsun devirmeye çalışmamakla birlikte, hükümetin ve cumhurbaşkanının hatâlarını da eleştirmedi ve eleştirmiyor mu her adımda? Ama yok; kimilerine bakılırsa, böyle yapıldığı takdirde temel duruş zedelenir, mevzilerde bir gedik açılır, puan kaybedilir. Dışa karşı tutumdan belki daha önemlisi, kişinin iç âlemidir. Cengiz Alğan’ın parmak bastığı gibi bir noktanın bizatihî varlığını itiraf etmek, militanlık konumunu benimseyen kimsenin kendi ruhunda muhtaç olduğu kesinlik dünyasının son bulması; (Mehmet Ağar misali) “tek bir tuğla”nın yerinden oynamasıyla içini kemirecek şüphelerin başlaması ve aldığı tavıra, girdiği mevzie olan yüzde yüz inancının sarsılması anlamına gelebilir. Öyle veya böyle; Türkiye’nin siyaset sahnesi ve kültürünün tamamını değilse bile büyük bölümünü kaplayan anlayışa göre, sürekli saldırmak esastır; asla zaaf göstermemek ve geri çekilmemek gerekir.

 

Gerçi, ilginç, bu polemiklerde saldıran taraf hemen hep anti-AKP’ciler. İdeolojik taarruz onlardan geliyor; nitekim tek tek bakıldığında, hemen her “vaka”yı, her “özel episod”u onlar başlatmakta. Bırakalım şu 13 yılı; sadece son ayları geçiriyorum kafamdan. (i) Diktatör ve diktatörlük; (ii) firavun projeleri; (iii) başkanlık sistemi = saltanat; (iv) padişah ve sarayı; (v) AKP = IŞİD; (vi) Suruç’u da AKP yaptı; (vii) savaşın sorumlusu da AKP ve Erdoğan; (viii) koalisyon kurulamaması da onların yüzünden; (ix) erken seçim kararı da kanunsuz; (x) çünkü önce Erdoğan’ın görevi CHP’ye vermesi Anayasa gereğiydi; (xi) güzellikle gitmeyeceklerse ne yapmalı; (xii) besbelli, seçimle de gitmeyecekler; (xiii) o takdirde, yani seçimle de gitmezlerse (gitmeyeceklerine göre) ne yapmalı; (xiv) Koza-İpek operasyonu basın özgürlüğüne saldırı; (xv) bu yüzden Türkiye’nin Nazi Almanyasından farkı kalmadı…

 

Hele bu sonuncu doğrultuda bildiri imzalayanların izan ve idraki, tarih bilgisi, Faşizm ve Nazizmden ne anladıkları, 1930’ları kafalarında nasıl canlandırdıkları konularına hiç girmeyeceğim. İşaret etmek istediğim, bu kavgaların hepsinde ilk taşı hep muhalefetin attığı. İlk yalan, kutuplaşmayı derinleştirici ilk yakıştırma ve yaftalama, ilk tahrik ve hakaret hep bu kesimden geldi ve geliyor. Sırf sosyal medya düzeyinde, facebook ve twitter’da seyreden daha tonla marjinal kapışma var ki (bunlardan birinden, Ali Bayramoğlu’na yönelik son saldırılardan İsmail Yaprak söz etti), anti-AKP kesimde bir yığın küçük, haris, kifayetsiz tipin dişlerini gösterip hırlayacak, fırsat bulursa ısıracak yer aradığını; kavgasız, küfürsüz, sataşmasız yaşayamadığını düşündürüyor. Bu süper-agresif mantalite başlı başına çarpıcı ve günümüz Türkiye kamuoyunda faşizmden izler aranacaksa asıl nerede aranması gerektiği konusunda bazı ipuçları sunmakta.

 

Öte yandan, belki söylemek bile gereksiz ama, iktidar savunucuları da temiz ve günahsız olmaktan çok uzak. Açık söyleyeyim; “yandaş” tabir edilen basını, belki birkaç köşe yazarı hariç, okumakta çok zorlanıyorum. Haber deseniz, içinde on enformasyon sözcüğü varsa, en az yüz tane de aşağılayıcı sıfat var (örnek olarak, herhangi bir PKK saldırısı hakkında, 5N1K’sının ötesinde  kaç “hain, alçak, kalleş, katil, cani, terör/ist vb” kelimesi kullanıldığını inceleyin). Yorum deseniz, aklı başında bir yanıt ve çürütme yaklaşımı yerine, gıcıklığa gıcıklık, küfüre küfür, hakarete hakaretle karşılık vermek tercih ediliyor. Tencere dibin kara; seninki benden kara. Belirli bir tarafı olmak, burada da çoğu zaman yüzde yüz sadakat ve çizgi dışına çıkmama şeklinde anlaşılıyor. Dengelilik ve çok-yanlılık horlanıyor; aşırılık ve tek-yanlılık değer kazanıyor. Örneğin bir kısım aydın mutlak AKP karşıtı ve devirmeci kesildi diye, en az aynı derecede sığ ve mutlak bir aydın düşmanlığı baş gösteriyor. Batı basınının Oryantalist, İslamofobik tavrının aynadaki aksi gibi topyekûn bir Batı düşmanlığı (ve Doğu fondamentalizmi) başgösteriyor. Her ikisinin, yani aydın düşmanlığı ile Batı düşmanlığının kesişme noktasında, işin içine biraz da anti-Semitizm katınca, “zaten bizim aydınlarımız hep kökü dışarıda, komprador, Batı hayranı, Yahudi, Masonik vb olmuşlardır” gibi tekerlemeler karşınıza çıkıyor. Olmaz; bu kafayla bir yere gidilmez. Demokrasi mücadelesi böyle kazanılmaz. Bazı çok zeki insanlar var. Ama bakıyorsunuz, onlar da son derece bilgilendirici ve aydınlatıcı bir yazıya başlamışken, beş on paragraf sonra kendilerini lâf sokuşturmanın şehvetine kaptırıyor ve sertliği oranında o kadar üstü kapalı espriler yapmaya girişiyor ki, her şey bir yana, yazı şişer ve sarkarken siz de okuduğunuzu anlayamaz oluyorsunuz. Kötü para iyi parayı kovar (Gresham Yasası). Her şey aşağı çekiliyor, dibe vuruyor; yetenek de köreliyor; gazetecilik ucuzluyor; istenen politik norm’lara uygun biçimde üç beş cümleyi yanyana çırpıştırmak, fazlası istenmeyen bir “aparatçik mediokritesi”nin belirleyicisi, asgarî müştereki haline geliyor.       

 

Bu öyle bir zıtlaşma, iddialaşma ve bağrışma ki, düşünmeyi ve alçak sesle konuşmaya çalışmayı neredeyse aptallık sayıyor. Herkes bir fan, bir fanatik, bir futbol amigosu, hattâ bir hooligan olmak zorunda. Şu, en tepeye koyduğum tweet’e bir bakınız. Avrupa Şampiyonası eleme grubunda Türkiye Letonya ile 1-1 berabere kalmış. Koray Çalışkan diye bir zat, bunun da kabahatini Erdoğan’a bulmuş. Neymiş; 80 milyonluk Türkiye 2 milyonluk Letonya’yı nasıl yenemezmiş. Yenemediğine göre, eh, teknik direktör olarak Fatih Terim elbette (nüfus oranları ne olursa olsun) eleştirilebilir de, onun ötesinde bir de “Bravo Recep Tayyip Erdoğan” çakmak gerekirmiş. 3 Eylül itibariyle 300 küsur da destekçi bulmuş kendine. Bayağı bir kitle.

 

Şimdi ne diyeceksiniz bu çıkarıma? Cumhurbaşkanının futbolla ve/ya (herhangi bir) millî takımla ne ilişkisi var mı diyeceksiniz? Ülkelerin nüfusu ve hattâ ekonomik gelişme düzeyiyle spor-futbol başarıları arasında illâ düz bir ilişki, çok belirleyici bir korrelasyon olmadığını mı anlatmaya kalkacaksınız? Tutarlılığa mı çağıracaksınız? Hem de ortalıkta siyaset bilimci diye dolaştığını hesaba katarak, Türkiye’nin uzun futbol tarihinde kendinden küçük kaç ülkeye yenildiğinin listesini çıkarmasını ve o dönemlerin cumhurbaşkanı ya da başbakanlarından aynı şekilde hesap sorulup sorulmadığını kontrol etmesini isteyecek misiniz? Avrupa Şampiyonasının diğer eleme gruplarına da uygulatacak mısınız aynı ölçütü? Örneğin H Grubunda Arnavutluk 11, Sırbistan ise (hem de maç fazlasıyla) 1 puanda ise, Sırbistan devlet başkanının da sorumluluğunu sorgulamasını önerecek misiniz bu açıdan? Son dünya atletizm şampiyonasının madalya sıralamasında Kenya’nın 7 altın (ve 16 toplam) ile birinci, Jamaika’nın gene 7 altın (ve 12 toplam) ile ikinci, ABD’nin 6 altın (ve 18 toplam) ile üçüncü, Rusya’nın ise sadece 2 altın (ve sadece 4 toplam) madalya ile ancak dokuzuncu olduğunu mu hatırlatacaksınız? Kimse bu yüzden Obama veya Putin’e sarkastik “bravo” tweet’leri atmış mı, bir inceler misiniz diyecek misiniz?       

 

Dinleyecek ve anlamaya çalışacak mı sanıyorsunuz? Boş versenize. Bütün bu sorular karşınızda rasyonel, konuşulabilir, tartışılabilir bir özne olduğunu varsayıyor.  Üstelik bu bir öğretim üyesi; yani bilimsel metot diye bir şey bilmesi, sebep-sonuç ilişkilerini doğru kurabilmesi, yanlışlandığında yanlışlandığını kabul edebilmesi lâzım. Akademik ahlâk ve kültür gereği.

 

Önceki İçerikWhy no coalition?
Sonraki İçerikBir ara geçiş: 1915 Ermeni soykırım kronolojisi-1