Hulusi Akar’ın cumhurbaşkanlığı meselesi

Koşulların olgunlaşması halinde Akar’ın kendisine sunulan bir cumhurbaşkanlığına hayır demeyeceğini kestirmek zor değil. Bugüne değin ordu tarafından temsil olunan devlet muhafızlığı işlevinin bu kez daha genişlemiş biçimde ordu, istihbarat, polis, bekçiler, güvenlik görevlileri ve birtakım paramiliter uzantılardan oluşan epeyce irileşmiş bir güvenlik aygıtı üzerinden devam ettirilmesi amaçlanıyorsa, Akar tüm bu eko-sistemi yönetmek için gayet iyi düşünülmüş bir aday.

Son günlerde Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ismi haber sitelerinde ve sosyal medyada sıkça geçmeye başladı. Bu sefer konu güvenlik ve savunmayla ilgili değil, doğrudan siyasete dairdi.

Önce Foreign Policy dergisinde Akar’ın olası cumhurbaşkanlığını gündeme getiren iki yazı yayımlandı. Ardından, ORC araştırma şirketi yaptığı bir ankette “Erdoğan herhangi bir nedenle 2023 seçimleri için aday olmazsa kim olur?” sorusuna AKP kulislerinde ve tabanda en çok Hulusi Akar cevabının verildiğini açıkladı.

İmamoğlu, Yavaş ve Akşener gibi isimler dururken paralel bir hatta yürüyen bu tartışmanın ne anlama geldiği üzerine, Akar’ın askerî kariyerini de hesaba katarak, bir akıl yürütme yapmayı deneyeceğim.

Cook ve Karaveli Ne Diyordu?

Hatırlarsak, Foreign Policy dergisinde Steven A. Cook, Erdoğan’ın sağlık sorunları nedeniyle cumhurbaşkanlığını bırakmak zorunda kalması halinde Hulusi Akar’ın cumhurbaşkanlığının en güçlü adayı haline gelebileceğini, ABD Dışişleri koridorlarında da böyle bir beklentinin olduğunu yazıyordu. Cook, Akar’ın Temmuz 2016’dan sonra silahlı kuvvetlerin yeniden şekillenmesinde kilit bir rol oynadığı ve bu durumun da orduyu, Akar’ı destekleyecek biçimde siyasi rol oynayabilecek bir konuma getirdiği düşüncesinde idi.

Cook’un ABD’li yetkililere bazı uyarıları vardı: Cumhurbaşkanı olması halinde Akar’ın ABD yanlısı bir politika izlemeyeceğinin, halen ordunun ulusalcı ve Batı-karşıtı kanadıyla işbirliği içinde olduğunun, ideolojik olarak da Erdoğan’la benzer bir arkaplandan geldiğinin akılda tutulmasını istiyor ve dolayısıyla Akar’a temkinli yaklaşılmasını öneriyordu.

Cook’un bu yazısına yanıt, yine aynı dergide, Halil Karaveli’den geldi. Karaveli, Cook’un Akar hakkındaki görüşlerinin isabetli olmadığını, Akar’ın cumhurbaşkanı olması halinde Türkiye-ABD ilişkilerini onaracağını öne sürüyor; Cook’un iddia ettiği gibi İslamcı değil muhafazakâr-milliyetçi bir arkaplandan geldiğini, Türk ordusunun hâkim çizgisi olan bu ideolojinin de tarihsel olarak anti-Amerikancı olmadığını iddia ediyordu. Karaveli ayrıca Akar’ın ordudaki ulusalcı askerlerle aynı hatta yer almadığı, her ne kadar 2016’yı takip eden birkaç yıl boyunca orduda gerekli tasfiyeyi yapabilmek amacıyla onlarla geçici bir işbirliğine gitmiş olsa da, Batı-karşıtı bu kliği son dönemde tasfiye etmekte olduğu görüşündeydi.

Akar’ın “aslında kim?” olduğu ve gelecekte ne tür politikalar izleyebileceği konusunda iki yazar arasındaki görüşlerin böylesine taban tabana zıt olması dikkat çekici.

Acaba bu zıtlık görüş sahiplerinin değerlendirme hatasından mı, yoksa Akar’ın gerek şimdiki gerekse geçmişteki konumlanmalarının, haritası çıkarılamayacak ölçüde bir çeşitlilik barındırmasından mı kaynaklanıyor?

Ben ikinci şıkkın gerçeğe daha yakın olduğu görüşündeyim. Zira Akar’ın kişisel tarihi her iki türden okumayı da doğrulayabilecek izler taşıyor.

Bu belirsizlikte bir diğer pay, Akar’ın siyasetten değil, güvenlik bürokrasisinden gelmesine ait. Emekli genelkurmay başkanı olarak birtakım profesyonel yeterliliklerine duyulan itimat nedeniyle bakan yapılan ve ismi şimdi siyasetin en tepesi için geçen Akar’ın kişisel siyasi programını, kendisi bizzat açıklamış olmadığı için, bilemiyoruz.

O zaman elimizde kalan seçenek, geçmişteki olay örgüsüne bakarak bir tür “regresyon analizi” yapmaya girişmek olabilir. Regresyonu burada “bir koordinat düzlemindeki dağınık x-y verilerini belirli bir kalıba göre ortalayarak bilinen bir eğriye indirgeme işlemi” şeklindeki istatistiksel anlamında kullanıyorum.

Böylesi bir girişim, önümüzdeki tablonun yer yer kalın fırça darbeleri ile boyandığı için gözden kaçırılan bazı yerlerini biraz daha ince uçlu taramalarla ayrıntılandırabilmemizi de sağlayabilir.

Hulusi Akar’ın askerî kariyeri: “Talihin gülüşü”

1972 yılında teğmen olarak orduya katılan Akar, 1982’de kurmay subay oldu. Emekli amiral Türker Ertürk’ün 2017 yılında Oda Tv’de yazdığına göre, kurmay olmadan dört sene önce, yani 1978’de, henüz üsteğmenken, Londra’da çekilmiş bir fotoğrafta bir subay bakımından pek alışılmış olmayan bazı isimlerle birlikteydi. Bunlar Fehmi Koru, Abdullah Gül ve Şükrü Karatepe idi.

Ertürk’ün bu paylaşımının ardından bir sosyal medya kullanıcısı başka bir fotoğraf daha paylaştı. Bu fotoğrafta ise Kayseri Lisesi öğrencisi Akar, okul arkadaşı Abdullah Gül ile birlikte Necip Fazıl Kısakürek’in yanında görülüyordu.

Açık ki bu görseller Akar’ın muhafazakâr-milliyetçi (yahut İslamcı?) bir sosyal çevreye yakınlığına atıf yapıyordu. Yıllar sonra bu atfı, Nuri Pakdil’e yapacağı bir ziyaretle perçinleyecekti.

Meslekî yaşantısı yaklaşık olarak 12 Eylül askeri darbesi ile başlayan Akar, kurmay olduktan sonra “şık” tayinler gördü. Genelkurmay Başkanlığının internet sitesindeki biyografisine göre, 1987 yılında ABD Silahlı Kuvvetler Kurmay Koleji’ne gönderildi. Kurmay subayların yetiştirildiği Kara Harp Akademisi’nde öğretim elemanlığı, Napoli’de bulunan NATO karargâhında istihbarat subaylığı yaptı. Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’nın, hem kara kuvvetleri komutanı iken hem de genelkurmay başkanı iken özel kaleminde çalıştı. Bosna Hersek’teki Türk birliğinin komutanı oldu. General olduktan sonra, Hozat’taki tugay komutanlığının ardından Napoli’deki NATO karargâhına bu kez general olarak gitti. AKP’nin iktidara geldiği 2002’de Kara Harp Okulu Komutanı oldu. Bu görevin hemen akabinde 2005’te, teamüllerin aksine, yine bir eğitim kurumuna, Kara Harp Akademisi’ne komutan oldu. Bu tarihlerde Boğaziçi Üniversitesi’nde doktora yaptı. Lojistik Komutanlığı görevinin ardından, Gülencilerle AKP’nin ortaklığının en güçlü olduğu yıllarda İstanbul’daki 3’üncü Kolordunun (aynı zamanda NATO HRF kolordusu) komutanı oldu. Bu görevi sırasında garnizon komutanı sıfatıyla Hasdal askerî cezaevi kendisine bağlıydı ve Balyoz dâvâsından tutuklu silah arkadaşları orada bulunuyordu. Emekli amiral Türker Ertürk yukarıda sözünü ettiğim yazısında bu dönemle ilgili bir anısını şöyle aktaracaktı:

“İstifa ettiğim günün hemen ertesinde sivil elbisem ile Hasdal’a, silah arkadaşlarımı ziyarete gittim. Ziyareti tamamladıktan sonra, Hasdal Cezaevi Komutanına teşekkür için odasına yöneldim. Kapıda emir subayı ‘İçeride Kolordu Komutanı (Hulusi Akar) var’ dedi. İçeri girmemi istemiyordu! Ama umursamadım ve derhal, biraz da hışımla kapıyı açarak, içeriye yöneldim. O güne kadar Hulusi Akar ile hiç karşılaşmamıştık, beni tanımazdı! İçeri girer girmez, Hulusi Akar hemen ayağa kalktı, ‘Türker ne haber, hayırlı olsun’ diyerek, güleç ve sevecen bir yüzle beni karşıladı ve kucakladı. Açtım ağzımı, yumdum gözümü! Balyoz’un hukuk görünümlü bir operasyon oluğunu, Cumhurbaşkanı Gül’ün ve iktidarın işin içinde olduğunu söyledim. Ayrıca, bu operasyonla mücadelenin yargıya saygı duyarak değil, yok sayılarak yapılabileceğini anlattım. Ne dersem beni destekledi ve katıldığını beyan etti. Belli ki gerginliği arttırırım diye alttan almaya, gazımı almaya çalıştı ve kendini sakladı!”

O günlerle ilgili benzer satırları yazanlardan bir diğeri Hikmet Çiçek idi:  

“Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Askeri Casusluk, vb. tertiplerde yargılanan sayısız askerle tanıştım, onlarla hapishane arkadaşı, yoldaş oldum. O yurtsever askerlerin bir tekinin ağzından, eski Genelkurmay Başkanı, şimdi Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı öven bir cümle duymadım, okumadım. Emekli olurken onun arkasından hayır dua eden, ‘hakkını helal et’ diyen bir tek askerle karşılaşmadım!”

Çiçek aynı yazısında Akar’ın müteakip terfilerini izleyebileceğimiz bilgiler veriyordu:

“Akar’ın kariyerindeki önemli sıçramalar dikkat çekicidir. 3’üncü Kolordu Komutanı iken, terfi sırasında önündeki Korkut Özarslan’ın Balyoz Davası’ndan tutuklanması sayesinde Genelkurmay II. Başkanlığına getirildi. Orgeneral Akar, TSK’daki yaygın teamüllerin aksine, hiç ordu komutanlığı yapmadan Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. Kara Kuvvetleri Komutanı olurken normal şartlarda Akar’ın önünde Korgeneral İsmail Hakkı Pekin ve Korgeneral Korkut Özarslan vardı. Akar belki üçüncü sırada bile olamayacaktı. Ancak Pekin Ergenekon’dan, Özarslan Balyoz’dan tutuklanmış ve Akar’ın önü açılmıştı.

“3 Ağustos 2013 günü Yüksek Askeri Şura sonuçlarında en dikkat çeken ayrıntı Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Bekir Kalyoncu’nun emekliye sevk edilmesi oldu. Emekliye sevk edilmeseydi Necdet Özel’den sonraki Genelkurmay Başkanlığı için en büyük adaydı. Onun emekli edilmesi ve Orgeneral Yalçın Ataman’ın 28 Şubat davasına dahil edilmesiyle gene Akar’ın önü açılıyordu. Talih, Akar’ın yüzüne böyle gülmüştü!”

Bu kariyer öyküsünde en sık tekrar eden iki sözcüğün “teamüller” ve “aykırı” olduğu dikkatinizi çekmiş olmalı.

Hikmet Çiçek’in adına talih dediği şey de bu aykırılıkları biçimlendiren şey olsa gerekti.

2016 sonrası

15 Temmuz sonrasında Genelkurmay Başkanı Akar, Karaveli’nin iddiasını doğrular biçimde, TSK kadrolarının yeniden düzenlenmesinde çeşitli emekli ve muvazzaf askerlerle işbirliğine gitti. Ancak, bu ad hoc işbirliğini -yanlış bir okumayla- Akar’ın zafiyetine/mecburiyetine yoran ve kendi etraflarında müstakil bir hâle oluşturmaya çalışan kimi isimlere dikkatini yönelten Akar, 2018’den itibaren yapılan Yüksek Askeri Şura toplantılarının her birinde selektif bir tasfiye stratejisi ile bu isimleri sistem dışına çıkardı. Örneğin, 15 Temmuz’un ardından general yapılan ve kaleme aldığı Genelkurmay Çatı Davası Bilirkişi Raporu, Kaynak Yayınları tarafından “Türk Ordusunun Bugünkü İdeolojik Çizgisi” adıyla kitaplaştırılan tuğgeneral Nerim Bitlislioğlu ve 15 Temmuz’un Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı emekli edilenler arasındaydı. Muharrem İnce ile yaşadığı “apoletlerini sökme” tartışmasının ardından Erdoğan’ın ve AKP tabanının desteğini arkasına alan ve muhtemelen buradan beslenen bir güç vehmiyle çeşitli vesilelerle Akar’a yönelik “boykot” olarak nitelenebilecek tutumlar sergilemeye başlayan Orgeneral İsmail Metin Temel’i önce pasif bir göreve atadı, ardından da 2020’de emekli etti. Benzer bir öykü deniz kuvvetleri kurmay başkanı ve Mavi Vatan konseptinin kuramcılarından tümamiral Cihat Yaycı yönünden de yaşandı ve Yaycı’yı 2020’de istifa etmek zorunda bıraktı.

Böylelikle Akar, TSK içindeki tüm olası güç birikmelerini yavaş, dikkatli ve emin adımlarla ve en önemlisi “gerektiği kadar” etkisizleştirerek 2021’e erişti.

Akar son olarak 2021 YAŞ’ında, geride kalan en önemli isim olan Kara Kuvvetleri Komutanı Ümit Dündar’ı, arkasındaki MHP/Bahçeli gibi bir desteğe rağmen emekli etmeyi başardı. Dündar’ın emekli edilerek yerine Orgeneral Musa Avsever’in getirilmesiyle Akar, tıpkı Orgeneral Yaşar Güler’le olduğu gibi, tıpkı kendisinin Erdoğan’la kurduğu gibi, çerçevesini mutlak itaatin çizdiği bir anlayış ve tutum birliği ilişkisiyle çalışacağı, geleceğin muhtemel genelkurmay başkanını da seçmiş oluyordu

Yine aynı yıllar boyunca Akar, hem AKP tabanıyla hem de ordu içindeki İslamcı çizgiyle iletişimini çeşitli simgesellikler üzerinden zenginleştirdi. Darbe gecesi “derdest edilmeden önce abdest alıp iki rekât namaz kıldığı” yönündeki ifadelerinden başlayarak, İslamcı yazar Nuri Pakdil’i, Akit yazarı Mehtap Yılmaz’ı ve Salih Mirzabeyoğlu’nun mezarını ziyaret ettiği, Kayseri’de kendi adına yapılan camiye 3 milyon lira bağış yaptığı haberleri dolaşımdaydı. Bu haberler seküler kesimin eleştirisine uğrasa da sözünü ettiğim gruplarla olan ilişkisinin organikleşmesini sağladı. Öyle ki, bir YAŞ toplantısı öncesi yanına kuvvet komutanlarını da alarak sabah namazı için üniformalı olarak Külliye’deki Millet Camii’ne gittiğinde, olayı cep telefonuyla kaydeden bir vatandaş “Allah’ım bize bugünleri de gösterdin” diyerek sevinç gözyaşları döküyordu. Buradan yaratılan algının, AKP tabanının yanı sıra MHP tabanının da Akar’a yönelik teveccühünde en az Libya, Suriye ve Azerbaycan’daki askerî etkinlikler kadar büyük bir paya sahip olduğunu düşünmemiz mümkün.

Akar cumhurbaşkanı olur mu?

15 Temmuz’da dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın başdanışmanı olan ve Genelkurmay çatı davasında yargılanıp ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan eski kurmay albay Orhan Yıkılkan, mahkemedeki savunmasında Akar’ın yaptırdığı bazı anketlerden söz etmişti. Anlattıkları özetle şöyleydi:

3 tane anket şirketinden görüş almaya başladık. (….)  O anketlerde bakın ne ilginç şeyler var. Türkiye’deki siyasi ortamı değiştirebilecek iki kişi. Anketleri yapanlar diyorlar ki, iki kişi var: bir Meral Akşener, iki Hulusi Akar. Buna benzer değerlendirmeler. Bunların hepsi benim odamdaydı. Size anketi göstersem, ankette siyasi olarak neler yazıldığını, altında da Hulusi Akar’ın bilmem ne işaretini göstersem, dersiniz ki, ‘ya kardeşim adam siyasetin içindeymiş.’”

Yıkılkan’ın bu ifadelerini paylaşan Müyesser Yıldız’ın belirttiği gibi, “Yıkılkan’ın iddiası doğruysa Akar’ın, daha 15 Temmuz’dan önce ‘Türkiye’deki siyasi ortamı değiştirebilecek adaylar’ hakkında anket yaptırıp kendisini de alternatif gördüğü” ve dolayısıyla siyasete yönelik ilgisinin pek de yeni olmadığı anlaşılıyor.

Bu bakımdan, “koşulların olgunlaşması” halinde Akar’ın kendisine sunulan bir cumhurbaşkanlığına hayır demeyeceğini kestirmek zor değil.

Bu sunma işlemi, Cook’un tahminlerinde olduğu gibi bir OHAL ilanı yoluyla olabileceği gibi, şimdiden öngöremeyeceğimiz başka biçimlerde de gerçekleşebilir. Yine Cook’un belirttiği gibi, arkasındaki devâsâ güvenlik ve istihbarat aygıtının ve bunlar tarafından eşgüdümlenecek bir medyanın desteği, en azından başlangıç aşamasında, bir toplumsal desteğe duyacağı ihtiyacı da asgarileştirebilir.

Bugüne değin ordu tarafından temsil olunan devlet muhafızlığı işlevinin bu kez daha genişlemiş biçimde ordu, istihbarat, polis, bekçiler, güvenlik görevlileri ve birtakım paramiliter uzantılardan oluşan epeyce irileşmiş bir güvenlik aygıtı üzerinden devam ettirilmesi amaçlanıyorsa, Akar tüm bu eko-sistemi yönetmek için gayet iyi düşünülmüş bir aday.

Akar’ın özellikle 2016 sonrasında gerçekleştirmeyi başardığı ve çok kısa bir özetini yukarıda sunmaya çalıştığım “ordudaki gücünü konsolide etme ve merkezileşme” ve bu şekilde kendini alternatifsiz kılma öyküsü belki de Akar’ın böylesi bir görev yüklenme ihtimalini baştan beri yedeğinde tuttuğunu gösteriyor.    

Öte yandan bu ihtimalin gerçekleşmesi, Türkiye’de sivil siyaseti çevreleyen kırmızı çizgilerin artması ve kalınlaşması anlamına da gelecektir. Bu durumda Akar’ın yöneteceği şeyin adının demokrasi mi yoksa milli güvenlik devleti mi olduğunu tartışmak için muhtemelen epey vaktimiz olacaktır.

_______________

Hakan Şahin. Maltepe Askeri Lisesi, Kara Harp Okulu, Kara Harp Akademisi, KHO Savunma Bilimleri Enstitüsü ve NATO Savunma Koleji’nde öğrenim gördü. Türkiye’nin çeşitli kentlerinde ve Kosova’da takım, bölük ve tabur komutanlığı yaptı. Napoli’de bulunan NATO Komutanlığında ve Genelkurmay Başkanlığının uluslararası harekât şubesinde çalıştı. İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesinde kamu yönetimi yüksek lisansı ve siyaset bilimi doktorası yaptı; doktora tezi “Türkiye’de Asker, Toplum ve Siyaset: Askerlerin Yaşam Anlatıları Üzerinden Bir Okuma” başlığıyla yayımlandı. Türkiye siyaseti üzerine gözlem ve çalışmalarını savunma politikaları ve sivil-asker ilişkileri odaklı olarak sürdürüyor.

Önceki İçerikTürkiye, sefalet endeksinde baştan 21’inci, hukukun üstünlüğü endeksinde sondan 22’inci
Sonraki İçerikANALİZ | İktidar basınında yaratıcılık yarışı: Ekonomik zorlukların sorumluluğu iktidarın sırtından nasıl alınır?