Kalkınmanın k’sına karşı

Kömür, insanın doğaya hükmetme arzusunu zirveye taşıyan Sanayi Devrimi ile özdeş bir maden. Buhar tribününün kömür madenlerindeki su baskınlarına bir çözüm olarak geliştirilmiş olması bir tesadüf değil. Kömürün yanarak hız verdiği trenler ve buharlı gemiler 19. yüzyılda dünyadaki ulaşım ağlarını yeniden şekillendirdi; mesafeleri kısaltıp geleneksel yaşam tarzlarını yerle bir etti.Çin’de doğanın iç dengesine (feng-shui) aykırı olduğu için isyan hareketlerini tetikleyen tren yolu inşaatları; Japonya kıyılarında görünen Amerikan donanmasına ait “Kara gemiler” kömür sayesinde var oldu. Bu madeni yeraltından çıkartmak için insan hayatlarının feda edilebileceği fikrini muhakkak ki ilk kez kapitalistler benimsedi. Ancak kömürle iç içe geçen ağır sanayi hamleleri ile kalkınmacılık fikri sosyalist ülkelerde de revaçtaydı. Sovyetler Birliği’nde “örnek işçi” olarak lanse edilen Stakhanov’un tek başına 100 ton kömür çıkartan bir madenci olduğunu unutmayalım.Kömür 20. yüzyıl boyunca öldürdü, kirletti ve zehirledi. Bugün de onu çıkartmayı göze alan madenciler toksik yeraltı gazlarını solumak ve olağanüstü tehlikeli şartlarda çalışmak zorunda. Yeraltında başlarına bir şey gelmeyecekse bile, uzun vadede akciğerlerinin ömründen feragat edecekler.Kömür yeryüzüne çıktıktan sonra da zehirleyecek. Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde gökten yağan kömür tozu, sanayi atıkları ile artan kanser vakaları arasında çok kalkınmacı bir bağ var. Dünyanın en büyük kömür üreticisi Çin’in büyük şehirlerinde sabahları hava kirliliğiyle ilgili anonsları dinlemeden sokağa çıkmak mümkün değil. Yaşlılar, çocuklar, astım hastaları Çin’deki mucizevi kalkınmanın bedelini böyle ödüyor. Üç kuruş ücret karşılığında indikleri kömür madenlerinde can veren işçilerin fedakârlığı yanında hiçbir şey. 21. yüzyılda “yükselen pazar” ve “bölgesel güç” olarak anılan Türkiye ve Çin’de kömüre hâlâ can feda edilmesi bir tesadüf olamaz. “Gelişmekte olan” dünyada kalkınmacılığın k’sı hâlâ kömür.Kömürün yanarak tetiklediği “kalkınma” fikri, 21. yüzyılda sadece ciğerleri değil, zihinleri de zehirliyor. Batı, bu öldüren madenden alacağı azami faydayı geçtiğimiz iki asır içinde aldı. Kömüre talep orada da devam ediyor ama –gelişmekte olan ülkelerin aksine –Avrupa’da ve Amerika’da bu bağımlılığın bedeli giderek artıyor. Batı’da çevreci değerleri benimsemiş orta sınıflar, sivil toplum hareketleri, bireysel inisiyatifler kömür lobisinin belini kıramasa da kamuoyunu etkiliyor; gündemi belirleyebiliyor. Ayrıca kömür madenciliğinin insani maliyeti, yani vahşi kaza-kader ilişkisi, esas olarak “gelişmekte olan” dünyayı etkileyen bir sorun.Birkaç yıldır “iki yüzlü Batı” söylemini fazlasıyla benimsediğimiz için, kömür madenlerinde “yaşam odalarını” zaruri kılmayan ülkeleri ıskalamış olabiliriz: O listede ABD ile değil, Afganistan ve Pakistan ile yan yanayız. Batı’da kömürün kötü şöhreti, insan ölümleri üzerinden değil “iklim değişikliği” ve “küresel ısınma” temalı konferanslarda gündeme geliyor.Ekonomik gelişme/istihdam ile çevre/insan sağlığı ikilemi herkes için geçerli olabilir ama bunun daha az tartışıldığı ve sorgulandığı yer şüphesiz ki “bizim gibi” ülkeler. Alternatif enerji kaynaklarına geçişi hem uzun yıllar alacak, hem de çok pahalıya mal olacak Türkiye için kömür ucuz ve ulaşılabilir bir maden. Batı’da karbon vergisi ve kömür tüketimini pahalı kılacak diğer önlemler tartışılırken Türkiye’de sosyal yardım olarak kömür dağıtılması bugüne kadar sadece siyasi parti-seçmen ilişkisi açısından tartışıldı.Soma faciası, kalkınma fikrinin hangi gayrı-insani çalışma koşullarını nasıl meşrulaştırabileceğini göstermesi açısından bir milat olur mu? Olaydan iki gün sonra başka bir madende çalışmak için müracaat eden binlerce kişi bunun hiç de kolay olmayacağını gösteriyor. Gündeme gelen istihdam sorunu olmasa bile, Türkiye’nin elektrik üretmek için kömüre ne kadar “muhtaç” olduğu sadece resmi makamlar değil, devletle özdeşleşen gazeteciler ve entelektüeller tarafından da dillendirildi.Aynı şekilde, kömür madenlerinin kapatılmasını isteyenler de ülke gerçeklerini bilmeyen, hafif uçuk ve saf insanlar olarak geçiştirildi. Oysa Türkiye’de tam da böyle “halden anlamayan”, hatta düpedüz “şımarıklık” olarak addedilecek bir bilinç sıçramasına ihtiyaç var. Enerji darboğazına devlet değil, insan-odaklı çözümler geliştirecek, bunu yaparken sadece kapitalizmi değil, kalkınma fikrini de toptan masaya yatıracak yeni bir anlayışa. Öyle bir anlayış ki, “kömür karası” ile değil kader-kısmet, “yüz akı” ve “ekmek parası” ilişkisi bile kurulamayacak. Bu işe 19. yüzyıldan bu yana kalkınmanın k’sı haline gelmiş kömüre sağdan soldan saldırarak başlayabiliriz.

Önceki İçerikDiktatörlüğe gittiğimize sahiden inanıyorlar mı?
Sonraki İçerikAna muhalefetin sandıktan aldığı mesaj