Kore’den neden Steve Jobs çıkmaz?

Mücadelenin tarafları şunu keşfetti: Toplumun geniş kesimleri olay ve kanaatler karşısında aklın gerektirdiği bilginin değil, duygusal ihtiyacının peşinde. Aklın isteyebileceği; hakiki soruyu, kuşkuyu, merakı karşılayan bilgiyi değil, karşıtlık duygusunu tatmin edecek malzemeyi sağlamanız gerekiyor. Müşteri bunu istiyor…

 

Seoul sokaklarında dolaşıyorum… Seoul’de nüfus yoğunluğu İstanbul’dan daha yüksek. Ama sokakta bu yoğunluğu İstanbul’daki kadar hissetmiyorsunuz… Kentin güney yakasındaki Gangnam’da bir sinemaya giriyorum, bir Kore filmi izliyorum. Filmden önceki reklamlar, ilgimi, filmin kendisinden daha çok çekiyor. Tabii, bu, Korece bilmememle de ilgili olabilir. Sinemadan sonra, yakınlardaki bir kitapçıya yöneliyorum. Biraz DVD’lere göz atıyorum, dizilere bakıyorum. Epey aradıktan sonra, Kore’nin yakın tarihini konu alan İngilizce bir kitap bulabiliyorum.

 

Şehir görkemi

Şehir görkemi açısından Tokyo, Hong Kong, Singapur(İstanbul’u da ekleyelim) gibi metropollerin belki gerisinde kalan Seoul, (popüler) kültür dinamikleriyle onların önüne geçebiliyor… Nasıl Tokyo ile Japonya’nın geri kalanı arasında devasa farklar varsa, Seoul ile de Güney Kore’nin geri kalanı arasında da benzer boyutta farklar var. G. Kore’yi tam olarak hissedebilmek için, Seoul’ün biraz dışına çıkmak şart.

 

Karşılaştırmalar ve detaylar

Kendimizi en çok karşılaştırdığımız ülkelerden biri, hatta belki birincisi; kendimi bildim bileli, Güney Kore’dir. Domatesin meyve ve şeker sürülerek tatlı muamelesi gördüğü, etin makasla kesildiği, tuz yerine değişik soslar(soya sosu bile değil), ekmek yerine pirinç kullanılan, iş hayatında bizdeki gibi “siftah” anlayışı olan, taşralılığın “chonseureopda” olarak tanımlandığı ve aşağılandığı Güney Kore…

 

Darbeler ve demokrasi

Sevimli (turistik) detaylardan uzaklaşarak “somut/makro ölçeğe” dönersek… 1987’ye kadar askeri rejimle yönetilmiş bir ülkeden söz ettiğimizi hatırlamamızda yarar var. Şu an “Asya ölçütlerine göre” çok başarılı bir demokrasiden bahsediliyor. İtalya, İspanya, Yunanistan çizgisinde bir “neşeli-renkli-değişken liberal Akdeniz demokrasisi” hayal etmemek gerek. Zaten, Uzakdoğu siyasetinin doğasında bunlar pek yoktur.

 

G. Kore’de 2 büyük parti var, siyaset yapma tarzları da az çok belli. Hatta parlamentoda fiziksel kavgaların olduğunu, zaman zaman sandalyelerin havaya kalktığını da ekleyelim. Gangnam’da dolaşırken size kendinizi modernitenin en uç noktasında hissettiren Güney Kore, bu noktalarda biraz “yaşlı” kalıyor.

 

Kültür mozaiği

G.Kore’deki en yaygın 3 inanç; budizm, protestanlık ve katoliklik. Protestanlık ve Katoliklik, adeta 2 ayrı din gibi algılanıyor. Şamanizm ve konfüçyüsçuluk ise, dini bir düzeyden çok, kültürel bir düzeyde etkili olan değerler. Merkezinde kilise olan bazı yeşil ve küçük Kore şehirlerinde, kendinizi Hollanda veya Almanya’da gibi hissedebilirsiniz. Farklı inanç ve felsefe ekollerinin mozaik gibi içiçe geçtiği bir ülke arıyorsanız, Türkiye yerine Güney Kore’ye bakmak daha mantıklı olabilir.

 

Ekonomik mucize

20.-21.yüzyılın belki “en gerçek ekonomik mucizesi” G.Kore’de gerçekleşti… Japonya ve Almanya’nın 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki kalkınmalarıyla, G.Kore’nin (son 50 yılda) yaşadıklarını karşılaştırmak zor: Japonya ve Almanya 20.yüzyıla siyasi/teknolojik/kültürel/ekonomik anlamda güçlü başlamış ülkeler. Kore ise 20.yüzyılın başlangıcında neredeyse “3. Dünya” denilebilecek bir imajdaydı. En azından, o dönemde Kore’ye giden seyyahların birçoğunun algısı bu yöndedir.

 

1960’ların sonuna kadar, G.Kore’nin ekonomisi Kuzey Kore’nin gerisindeydi. Şu an gelinen noktayı, şöyle bir karşılaştırma ile somutlaştırabiliriz: Rusya’nın 170’de 1’i kadar toprağı olan Güney Kore’nin, Rus ekonomisinin yüzde 80’i çapında ekonomisi var… G.Kore’de kişi başına düşen milli gelir 25 bin dolar civarında. Tabii, bu rakamı; teknoloji, toplu taşıma ve gıda başta olmak üzere birçok ürün ve hizmetin, insanların ortalama gelirlerine oranla ucuz oluşunu da hesaba katarak değerlendirmek gerekiyor. Bu da pratikte 25 bin doları aşan bir gelir anlamına geliyor.

 

Altyapı

“Modern Güney Kore”nin altyapısının temelleri, 1920-30’larda Japonya, 1950’lerde ABD tarafından atıldı. Kore popüler kültür endüstrisi, Japon ve ABD etkisiyle şu anki noktaya geldi. Sinemada ABD’nin, gıda endüstrisinde ve tasarımda, Japonların izi daha  fazla… Bunların sonucu olarak, her iki ülkeye ilişkin obsesif bir psikoloji, bir sevgi-nefret psikolojisi görülebiliyor halkta. Güney Kore’nin en çok kültürel benzerliği olan ülke, belki Japonya’dır. Ancak, Kore-Japonya farkının, Fransa-İngiltere farkından daha büyük olduğu belirtiliyor. Güney Kore, güzelleştiği oranda, Japonya’ya daha çok benzemeye başlıyor.

 

Japonya-G.Kore farkı

G.Kore, ürettiği popüler kültürü, ağırlıklı olarak Asya’ya pazarlıyor. Bu bağlamda, yüzü daha Asya’ya dönük. Japon popüler kültürünün ise, dünyada daha farklı bir dolaşım ağı var. Hedef pazar, daha çok batı pazarı. Mesela, Avrupa ve ABD’nin çoğu yerinde, Japon mangalarıyla dükkanlar ve Japon restoranları bulunabilirken, Kore popüler kültürü kendini genelde sokakta doğrudan hissettirmez Batı dünyasında.

 

Güney Kore Nasıl Kalkındı?

G. Kore’den Steve Jobs gibi isimler çıkmadı, bundan sonra çıkmalarını beklemek de ne kadar gerçekçidir tartışılır…

Gözden kaçırmamak gerek: G. Kore’nin ekonomik kalkınması, liberal-demokrat-batılı-birey odaklı çizgilerle gerçekleşmedi. G. Kore, militarist temelde, “ulusalcı” ve “gelenekçi” değerler sistemiyle, nepotizmle, aile şirketleriyle(chaebol’ler), şirketini ailesi gibi gören çalışanlarla kalkınıp büyüdü. Bir örnekle, daha da somutlaştırırsak: Hyundai’de işe girmekle, Google’da işe girmek, tamamen farklı şeylerdir… G.Kore’deki iş ilişkilerinde, kişisel boyut da çok önemli. İş yapmak istediğinizde “bir dini inancınız var mı?” veya “evli misiniz?” gibi soruların gelebiliyor. G.Kore’nin (sokakta bunu her zaman belli etmese de) örneğin Japonya’ya oranla daha geleneksel değerler üstüne kurulu bir toplum olduğu sır değil.

 

Popüler Kültür, Seoul ve Madrid

Seoul, tam bir popüler kültür metropolü. Bu yönden, mesela İstanbul’u aşıyor. Belki Madrid’le karşılaştırılabilir… Madrid, Latin popüler kültürünün ağırlık merkeziyse, Seoul de Asya popüler kültürünün ağırlık merkezi olarak tanımlanabilir. Seoul’de üretilen popüler kültürün(özellikle de televizyon kültürünün), erotik yönüne rağmen; Madrid’de üretilene kıyasla hala geleneksel, romantik ve soft kaldığını da belirtelim.

 

Yasaklı Partiler

“Türkiye’de PKK nasıl algılanıyorsa, Güney Kore’de Kuzey Kore öyle algılanıyor” şeklinde bir benzetme yapmak, herhalde çok yanlış olmaz. Bizim yakın tarihimizde “PKK ile ilişkili olduğu” gerekçesiyle yasaklanan partiler, Güney Kore’ninkinde de “Kuzey Kore ile ilişkili olduğu” gerekçesiyle yasaklanan partiler var.

 

Gerilim ve Siyaset

G. Kore (son dönemde ibre daha çok romantik komediye ve absürdizme kaysa da) korku/gerilim filmleriyle/dizileriyle de ünlü bir ülke.

Şu anki Cumhurbaşkanı(ve Güney Kore’nin ilk kadın cumhurbaşkanı) Park Geun-hye’nin yaşam öyküsü, korku ve gerilim filmlerini aratmayacak cinsten bir öykü. Park Geun-hye’nin annesi 1974’te, babası 1979’da öldürülmüş. (Babası, kendi emrindeki gizli servis şefi tarafından, yani Korean Central Intelligence Agency’nin başındaki Kim Jae-Gyu tarafından öldürülmüş.)

 

Ülkenin ilk kadın başbakanı Han Myeong Sook’un, şu an yolsuzluktan hapiste olduğunu da ekleyelim… H.M.Sook, 1979-1981 arasında da komünizm suçlamasıyla hapis yatmış… Seoul veya Busan’da turist olarak dolaşırken, bütün bunlardan hiç haberinizin olmaması, yüksek olasılık. Caddelerdeki steril ve batılı hava, pek böyle şeyleri çağrıştırmıyor. Kadın intihar oranının dünyada rekor kıran bir seviyede olduğu da, aklınızın ucundan bile geçmiyor.

 

Eyaletler

G. Kore 9 eyaletten ve özel statü sahibi şehirlerden oluşuyor. Marmara Bölgesi’nin 1.5 katı büyüklüğünde bir ülke (ama mesela İspanya’dan fazla nüfusa sahip) olan G.Kore’de, eyaletler arasında büyük çekişmelerin ve ciddi kültür farklarının olması, ilginç bulunabilir. Özellikle G.Kore’nin Güney Batı’sı(Jeolla eyaleti) ile Güney Doğu’su arasındaki farkları küçümsememek gerekiyor.

 

Kore filmleri

G.Kore’deki film endüstrisi konusunda burada ancak çok kısa bir değerlendirme yapabileceğim… G.Kore filmleri, iki boyutta ele alınabilir: Daha çok iç piyasaya yönelik üretilen filmler, daha çok dış dünyaya yönelik üretilen filmler. İç piyasaya yönelik filmlerin DVD’lerinde İngilizce altyazıya daha az rastlanmakla birlikte, içerikler daha özgün ve daha Kore’ye özgü olabiliyor. Onları bu açıdan “menüsünde İngilizce yazı olmayan ama daha ilginç yemekler içeren restoranlar” ile karşılaştırmak mümkün.

 

 

Televizyon

İtalya’da televizyonun “başlı başına bir dünya” olduğu söylenir, bu Güney Kore için daha da çok geçerli. Güney Kore’de bir oteldeyseniz, ülkenin televizyon kanalları arasında zapping yapmanız şart… Televizyona bakmadan, Güney Kore anlaşılmaz. Zaten, eğer çok lüks bir otelde kalmıyorsanız, İngilizce kanal bulmanız kolay olmayacak.

 

Şehir merkezindeki bir kafede otururken, (“Maps Magazine” gibi) Kore dergilerindeki yenilikçi, absürd ve gizemli fotoğraflara bakmak da zevkli olabilir… Bunlardan belki daha güzel olansa, büyük şehirlerin hemen her semtinde bulunan DVD salonlarında, bir odaya geçip, yatağa yatıp, 7-8 dolar civarında bir ücret karşılığında, seçtiğiniz DVD’yi izlemektir belki.

 

“Kültürün bozulması”

Kore’nin bir özelliği, hep “kültürün bozulması”ndan şikayet edilmiş bir ülke olması. 1930’ların Kore’sinde bile, eski derinliğin kaybolduğundan, popüler kültürün aşırı öne çıktığından şikayet edilirmiş. Son dönemde de, hızla artmakta olan yabancı oranı, tartışmalara yol açıyor. Ancak, hızla yaşlanan Kore toplumu(örneğin metrolar yaşlılarla dolu, yaşlı kadın oranı da yüksek ve birçoğu kıvırcık saçlı) yabancılara muhtaç.

 

Güney-Kuzey farkı

2015’teki Güney-Kuzey Kore farkı, mesela Doğu-Batı Almanya farkının hiçbir zaman ulaşamadığı bir noktada. G.Kore’nin özellikle gençlerinde, Kuzey Kore toplumunu “tamamen farklı bir halk” olarak görme eğilimi yoğunlaşıyor… Gangam(sadece Seoul’ün değil, tüm G.Kore’nin yeni merkezi olan ve “Gangnam Style” adlı şarkıya adını veren Gangnam’dan söz ediyoruz) ile Kuzey Kore arasında sadece “kuş uçuşu 45 km’lik” bir fiziksel mesafenin olduğuna inanmakta zorlanabiliyor insan.

 

İlk etki…

G. Kore, Japonya gibi sizi ilk bakışta “kusursuz mimari/doğal güzelliğiyle, dünyanın geri kalanından kopukluğuyla” çarpmayabilir. G.Kore’de zevksiz yapılar da çok. Ülkenin birçok bölgesinde dikkat çeken beton bloklardan ve o yoğun “apartman hayatı”ndan sıkılabilirsiniz. (Gerçi ben zevk aldım, bu işler zevk meselesi… Ayrıca bazı şık ve yüksek apartmanların önündeki mermerlerde postmodern bir estetik de yakalanabiliyor…) Eğer daha önce Japonya’ya gittiyseniz; Seoul’ün kafeleri, vitrinleri, ışıklı tabelaları veya teknolojik sürprizleri de sizi büyük ihtimalle büyülemez.

 

Gangam mı New York mu?

Hong Kong veya Singapur’daki gece büyüsünü(ve aramanız gerekmeden her yerde anında önünüze çıkan mükemmel restoranları) G. Kore’de her zaman bulamayabilirsiniz…. New York’taki kadar kendinizi dünyanın merkezinde hissedemeyebilirsiniz Seoul’de. (Ancak, Gangnam’da selfie çekip bir arkadaşınıza gönderseniz, New York’ta olduğunuzu düşünmesi yüksek ihtimaldir…)

 

Yavaş yavaş sevmek…

Seoul’den geçen Han Nehri etrafındaki ışık ve köprüler; gerçek hayatta, belki fotoğraflardaki kadar etkileyici olmayabilir. Gerçek Seoul, “instagram’a yansıyan Seoul”le aynı çarpıcı etkiyi yapmayabilir. Güney Kore, Kuzey Kore kadar “dünyaya ters” bir yer de değil tabii. Yavaş yavaş sevilen; anlayabildiğiniz, sindirebildiğiniz oranda kendini size açabilen, sizi şaşırtabilen bir ülkeden söz ediyoruz.

 

Caddelerden akan lüks ve büyük otomobillere, çok güçlü kliması olan taksilere, restoranların önündeki akvaryumlardaki kalamar ve ahtapotlara, metrolardaki otomatlardaki olağanüstü çeşitli ve ucuz içeceklere, ATM’den para çekerken çocuk şarkısı dinlemeye, mor ve pembenin tonlarına, yeşil çaylı tatlılara ve yeşil çaylı kahveye, kalabalık metrolardaki gençlerin telefon yazışmalarındaki animasyonlara çaktırmadan bakmaya meraklıysanız; bu küçük ama çok düzenli ülkeye bir göz atmaya değer.