Kötülerin tutkusu, iyilerin basireti

 

Gaziantep saldırısı, terörün ulaşabileceği acımasızlığın bir sınırı olmadığını işaret ediyor. Bir çocuğun başka çocukları öldürmeye yollanması, anlam dünyalarımızı allak bullak  eden bir kötülük.  ‘Her acının sınırı, daha büyük bir acıdır’ diyor Cioran. Hepimiz irkilerek ve bir yılgınlığın yanı sıra yürüyerek izliyoruz olan biteni.  Kuşkusuz bu vahşetin arka planında coğrafyamızı diledikleri gibi tanzim etmek isteyen odaklar var ama bu tespit bizim sorumluluğumuzu azaltmıyor. Bataklığı kurutmak için, fundamentalist terörün bağlamını ve insanların nasıl olup da bu vahşi gösterinin bir parçası olmaya gönüllü yazıldığını anlamalıyız.

 

Fundamentalist/özcü hareketler modern hareketlerdir. Dinin daha doğru ve saf bir biçimini uyguladıklarını iddia etseler de dini ‘yenilikçi ve radikal’ bir biçimde yorumlar ve bu uğurda her şeyi eğip bükebilirler. Kendi ideolojileriyle uyum içinde olmayan herkesi dünyadan temizlemenin derdindedirler. Hakikatin tek yetkilisi gibi davranan bu kabil oluşumlar, neden insanlar için cazibe merkezi olabiliyor? Peki, neden bazı ‘sorunlu’ gençler için yeni terör  örgütleri, onca vahşet ve barbarlığa rağmen ilgi odağı olmaya devam ediyor? Bu sorular üzerine düşünmeliyiz.

 

Yerli insanlar için konuşacak olursam, bölgeyi kuşatan özcü hareketler sanırım onları hayal kırıklığına uğratan bazı kurulu düzenlere ve Batı’ya karşı bir intikam hissini tatmin ediyor. Zalimlik ve barbarlığı bir kamusal gösteriye çevirerek dünyanın ilgisini toplayan bu yeni terörizmin en büyük yeniliği, hiç utanması olmayan bir zalimlikle övünebiliyor olması.

 

Fundamentalist gruplar hayat ve düşünceyi basitleştirirler. Hayat eylem yoluyla dönüştürülür. İyi ve kötünün sınırları, üzerinde düşünmeye değmeyecek kadar nettir. Kahramanlık ve ibadetin en üst noktası olarak, kişinin grubu veya inancı adına hayatını feda etmesi beklenir. Böylece yabancılaşmış, kafası karışık, aşağılanmış ve umutsuz kişi, hayatın ikilemlerine bir cevap bulacaktır. Zaten bütün aşırılıkçı hareketlerde hayatın karmaşasını siyah ve beyaza indirgeme eğilimi mevcuttur. Düşünce esnek değildir ve olayları bir başkasının gözünden görmeye çalışma yoktur. Çeşitli bilimsel veriler bize düşünsel esneklik ile empati arasında yakın bir ilişki bulunduğunu gösteriyor.

 

Zaten terör  örgütlerinin vahşet gösterilerinin bir amacı, toplumda bir kötülük kamplaşması yaratmak, iyi ve kötü saflarını keskin bir biçimde ayırmak ve bu cepheleşmeden kendi efsanesini üretmektir. Özcü hareketlerin kıyamet beklentilerini de hatırda tutmak gerek. Apokaliptik anlatı, dünyanın bütün yaşanan bozulmalar neticesinde sonunun geldiğini, ahir zaman alâmetlerinin belirdiğini ve iyilerle kötüler arasında nihai bir savaşın yakın olduğunu söyler. Tarihteki diğer binyılcı gruplar gibi Daiş de, bu ifadelerine bakarak, dünyayı arındırmak ve kendisine göre dinin daha saf haliyle hükümran olacağı yeni bir dönemi açmak derdindedir. Bu tipik bir binyılcı projedir ve dünyayı her zaman, dini veya politik olarak, olduğundan daha saf bir hale getirmeyi hedefler. Zaten sıradan insanlar arasında hadiselerin yanlış gittiğine dair inanç o denli yaygınlaşmaktadır ki, pek çok kişi, toplumda erdem ve doğruluğun düzelebilmesinin ancak aşırı tedbirlerle mümkün olabildiğini düşünmektedir. Yaşadığımız hayatta hepimizi rahatsız eden bir şeyler var ve hepimiz bizi içten içe kemiren sorularla bağırıyoruz: Apokaliptik gruplar işte bu duygulara oynar, bir dünyayı kurtarmak için onu yok ederler.

 

Terörizm, hep söylendiği gibi, psikolojik savaştır. En acil hedefleri destekçilerinin moralini yükseltmek ve kurbanlarını korkutmak ya da onları destekleyenleri demoralize etmektir. İzleyenler için korkunun çapı, ölüm ve yaralanmaların hasarından çok daha büyüktür. Terör bizi korku içinde aşırı tepki vermeye zorlar. Korkuyu yaymak ve tepkisel politikaları tetiklemekle teröristler bir ölçüde amaçlarına ulaşır. Haddi zatında bizi korkutan şeyler çoğu zaman bize zarar veren şeylerden farklıdır. Risk algısı işittiğimiz haberlerle çok yakından ilgili. Medya, istemese de teröristlerin teatral performanslarını kolaylaştırıyor. Zihnimize yerleşen terör imgeleri yüzünden, muhtemel bir terör olayından hayatımızdaki farklı muhtemel risk etkenlerine göre daha çok korkuyoruz. Kafa kesme sahneleri evlere, odalarımıza sızarak kötülüğün ne kadar güçlü olduğunu fısıldıyor. İnsanlar seçimleri statükoya göre tartıyor; kazançtan çok kayıpları önemsiyoruz, bir şeyi kaybetmemek için onu kazanmaya ayıracağımız emekten fazlasını harcıyoruz. Nadir olayların olma ihtimalini abartıyor ve daha yaygın olanların olma ihtimalini ise görmezden geliyoruz. Zaten terör de bu korkuyu yayarak kitleleri felç ediyor.

 

Steven Pinker, örgütlü zalimliğin, Batı’da on sekizinci yüzyılın sonundan itibaren azalmaya başladığını yazar. İnsan hayatına giderek daha fazla saygı duyulmasını, okuryazarlık oranlarıyla ilişkilendirir. Kişi okuduğunda kendi aile, kabile veya milletinin ötesinde insanlarla da empati kurabilmeyi öğrenmektedir. Başka insanların bakış açılarını kavrayabilmekle kişi onları kolayca düşman kılamaz.

 

Empati melekemiz bazı durumlarda da zayıflama eğilimi gösterir. Aşırı derecede korkutulan, kurbanlaştırılan veya şiddete teşne kalan kişi, bir süre sonra duygularını hissedememeye başlar. Vahşete çokça maruz bırakılarak eğitilen kişi, hasım saydıklarını kolayca yok edilebilecek nesneler sayar. Terör örgütleri şiddeti, kendi üyelerinde empati duygusunu köreltmek için yaygın bir teknoloji olarak kullanır. Kafa kesme ve vahşetin görsel vasıtalarla yaygınlaştırılması, örgüt müntesiplerinde, ikincil bir psikopatiyi ve başkalarına zarar verme arzusunu çoğaltır.

 

Bugün dünyada üç yüz bin çocuk asker olduğundan söz ediliyor. Bu çocuklar depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu kadar ‘ahlâkî hasar’ dan da mustarip. Etik normların vahşi bir biçimde ihlal edildiği eylemlerde bulunmak, onlara tanık olmak ve engelleyememek bilince ağır bir hasar veriyor. Katlanması güç bu acı ‘ahlâkî hasar’ olarak isimlendirilebilir. Cinayet her kültür ve dinde yasaklanmıştır. Terörizm eylemlerine kalkışan herkes ahlâkî hasara uğrar ve bunun sonunda sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmak da kişiyi ikincil psikopatiye sokar. Daha tehlikeli olan bir başka durum da bütün toplumun, ahlâkî hasar üreten eylemlere tanık olarak uyuşması, duygularını ve empati melekesini kaybetmesidir.

 

Terör yapılanmaları Irak ve Suriye’de yaşanmış olan kolektif tarihsel travmalar üzerinden kendilerine alan açıyor. Şiddet, paranoya ve kimlik politikaları üzerine yükselen bir alan. Geçmişin yaralarını kullanan bu kabil oluşumlar aynı insanlarda daha büyük travmalara, daha derin ve iyileşmesi güç ruhsal yaralara sebep oluyor.

 

‘Dönüp dururken genişleyen girdapta / şahin şahinciyi duyamıyor / her şey dökülüyor, merkez tutunamıyor / safi anarşi boşalıyor dünyanın üstüne / kanla kararmış dalga serbest kalıyor ve her yerde / masumiyetin töreni boğuluyor / en iyiler inançtan yoksunlar, en kötüler ise / tutkulu bir kuvvet ile dopdolu.’ Böyle yazmıştı W.B. Yeats kötülüğün çoğala yazdığı bir zamanda. Bizi onaracak olan kötülerin her türlü kutsalı çiğneyerek gemi azıya aldıkları bir çağda, sadece iyilerin inancı ve basiretidir. İnancımız onurumuzdur, sevincimiz ve neşemizdir. Onu kötülerin elinde rehin olmaktan kurtaracak olan da iyilerin iyiliğe duydukları sadakattir ancak.