Kutuplaşma

Bu ülkede yabancısı olduğumuz bir durum değildi. Fakat “doz” meselesi, hayatta her şeyde olduğu gibi burada da çok önemli.  “Kutuplaşma” kavramıyla özetlediğimiz sert “toplumsal çatışma psikolojisi”nden söz ediyorum. 50’li ve 60’lı yılları, içinden yaşayan birisi değilim. Fakat 70’leri çok iyi biliyorum. “Sağ- sol” kimlikler üzerinden yaşanan, şiddet yüklü, yıkıcı ayrışmanın tanığı ve tarafıydım. O yıllarda yaşanan şiddet, bu günlerle kıyas kabul etmez dozda ve yaygınlıktaydı. Devlet, karanlık odalarıyla tam boy kirli bir savaşın içindeydi. Sivil politik yapılar bilerek ya da bilmeyerek bu şiddet sarmalının bir parçasına dönüşmüştü. Henüz Kürt isyanı başlamamıştı. Fakat sadece, sıkıyönetimin ilan edildiği 1978 Aralık ayı sonundan darbe tarihine kadar geçen iki seneden az süre içerisinde yaklaşık beş bin kişi siyasi cinayetlerle hayatını kaybetti. Evlerin basıldığı, kahvehanelerin tarandığı, toplulukların üstüne bombalar atıldığı, katliamların şehir isimleriyle anıldığı bu “manipule edilmiş cinnet” yıllarının üzerine darbe geldi. Yüz binlerce hayat karardı. İşkence doğal sorgulama yöntemine dönüştü. İdamlar peşpeşe yaşandı. Bir dilekçe yazdığı için aydınlar sonunda beraat ettikleri yargılamalarda beş yıl tutuklu kalabildiler. Gazeteler kapatıldı. Partiler feshedildi. Liderler tutuklandı. Şimdilerde kimi muhalif seslerin, ülkenin bu günkü durumunu “o günlerden kötü” ilan etmeleri, sadece “kof ajitasyonun” müşteri bulmasıyla ilgilidir. Nefretten kendini kaybetmenin, – kızılacak da değil- gülünüp geçilecek bir halidir. Fakat burada asıl amacım 70’li yılların kutuplaşmasıyla toplum olarak ödediğimiz bedelleri tartışmak değil. Bunları konunun bir yan patikası olarak hatırlatmak istedim. Asıl söyleyeceğim şu: O yılların kıyıcı şiddeti bile bu günlerde tanık olduğumuz genişlikte ve derinlikte bir kutuplaştırıcı toplumsal psikoloji üretememişti. Toplumun nereden baksanız yüzde 5’ini geçmeyecek bir kesimi ölümüne bir kavga yürütüyor; çoğunluk endişeyle bu kavgayı izliyordu.70’li yıllarla günümüz kutuplaşması arasındaki iki farkŞimdiki zamanı anlamlandırmaya çalışırken “toplumsal psikoloji” kavramını özellikle seçiyorum. “Toplumsal”lık, kopuş ve çatışma ruhunun yaygınlığını; “psikoloji” de, yaygın ve derin yaşanan bu durumun nesnel olgularla teyit edilmemişliğini, asla aynı ağırlıkta eyleme dökülmemişliğini, bir algı ve duygu evreni olarak varlığını sürdürdüğünü anlatıyor. Ne hükümet siyasetlerinde, şiddet enstrümanlarının merkeze oturduğu bir baskı ve politik hasmı yıldırma, imha durumu söz konusu; ne de muhalif siyasi aktörler nefret duygularının yaygınlığı ve derinliğiyle karşılaştırılabilir bir sokak şiddeti siyaseti yürütüyor. İkisi de yok. Ve elbette iyi ki yok.Kısacası, iki dönemi karşılaştırınca ikili bir kontrast göze çarpıyor. Birincisi; o dönemde “ötekine kapanma, nefret etme” bugünlerde yaşadığımız kadar yaygın ve derin bir toplumsallık oluşturmuyor. İkincisi; bugün tanık olduğumuz yaygın ve derin kutuplaşma, o günlerle karşılaştırılamaz bir  “şiddet dışılık” üzerinden kendini sürdürüyor.Sosyolojik tarafların duygularıÖnce bu “nefret”in sosyolojik dağılımıyla ilgili izlenimlerimi belirtmek istiyorum izninizle. Siyasal aktörlerin üslubunu, asabiyesini bir tarafa bırakıyorum. Sıradan insanlara, sosyolojik kümelere bakmayı öneriyorum. Ben, ışığı sosyolojiye tuttuğumda bu “nefret“in laik muhalif kesimlerle, hükümet destekçisi muhafazakâr kesimler arasında asla eşit dağılmadığını gözlemliyorum. Laiklerin muhafazakâr sosyolojiye ve onun siyasi temsilcisi, sembolü olarak öne çıkan Erdoğan’a yönelttikleri nefret, muhafazakârların laiklere ve muhalif siyasi aktörlere dönük duygularıyla benzeşmeyi bir tarafa bırakalım aynı kategoriden bile değil. Laik muhalif sosyolojininkine tereddütsüz “nefret” diyebilecekken, muhafazakâr sosyolojinin muhalefete ilişkin hissettiklerini nitelerken derece derece,” yabancılık”, “benimsememe”, “anti-pati” gibi kelimelere başvurabiliriz. Kuşkusuz her iki kesimden de “uç”ları, en radikalleri ayırmak, genel çoğunluğu yakalamaya çalışmak gerekir. Fakat bu ayıklamadan da laikler değil, muhafazakârlar kazançlı çıkar; bunu da hepimiz biliyoruz. Duyguların nedenleriPeki bu, neden böyle?Laik ajitasyon ya da körleşmenin bu soruya verdiği cevap belli. Diyorlar ki; “çünkü, Erdoğan otoriter bir lider olarak muhalefete baskı uyguluyor, aşağılıyor, ayrıştırıyor bu da laikler üzerinde haklı bir kızgınlık yaratıyor”… İşte bu cevabın tam da kendisi, bir anlamanın, duruma duyguların biraz ötesinde dışarıdan bakmanın değil, tam tersine kutuplaşmanın; dibine kadar işleyen subjektivizmle nesnel olgulara göz kapatmanın kanıtıdır. 28 Şubat dahil, her türlü aşağılamanın, dışlamanın, siyaset dışı yollardan iktidarı devirmenin failleri ortadayken dönüp Erdoğan’ı baskı, aşağılama ve ayrıştırmanın tek taraflı aktörü ilan etmek başka hiçbir şeyle açıklanamaz. Kaldı ki, laik sosyolojide yaygın nefret ve dışlamanın sadece Erdoğan’a yöneltilmediğini; doğrudan muhafazakâr toplumun bu nefretten fazlaca payını aldığını da biliyoruz.Kısacası, AKP iktidarı boyunca sosyolojik süreç şöyle işledi: Muhafazakârlar merkeze yaklaşır ve tolerans kültürüyle daha fazla tanışırken; laik kesimler duygusal bir radikalizme ve hınç-nefret kültürüne savruldu.Ben bu değişimi esas itibarıyla “kaybeden”, “kazanan” ayrımıyla ilişkilendiriyorum. Gerçekten de Türkiye, 70’lerde izi bile gözükmeyen derinlikte ekonomik, kültürel ve siyasal gücün el değiştirmesine tanık oluyor. Fark burada. Muhafazakârlar, zenginlik, statü ve siyasal güç kazandılar. Bu tatmin, onların kızgın olması için sebep bırakmıyor. Aşağılanmalar sona erdiyse, yoksul ve dışarıda hissetmiyorsanız, siyaseti sizin temsilcileriniz belirliyorsa, güç duygusuyla tanışmışsanız niye ve kime kızacaksınız?Aynı prizmadan bakıldığında ise laik sosyolojinin durumu pek hazmedilir gibi değil doğrusu. Ayrıcalıklar sona ermiş, hayat tarzı üzerinden statü hissetme imkânı kalmamış, zenginlik ve saygınlık kaybı baş göstermiş. Hem de kendini tüm toplumun “en ileri”, “en aydınlanmış”, “en misyon sahibi” kesimi olduğuna inandırmış; yıllarca bu efsaneyi durmadan üretmiş kesimiyken. Buna can dayanmaz.Sorunu iyice ağırlaştıran ise bu güç değişiminin tersine çevrilme umutlarının giderek kaybolması. Kimse kendisini kandırmasın; laik sosyoloji bu gün siyasi inisiyatifi yeniden ele alamıyorsa bu onun toplumla konuşma yollarının kapalı olmasından, siyasi özgürlüklerin, medya gücünün buna elvermemesinden falan değil. Laikler dün olduğu gibi bu gün de, muhafazakârlarla yürüttükleri siyasi rekabette hala daha geniş olanaklara sahipler. AK Parti hükümetleri bu güne kadar, eski Türkiye’de laiklerin devletteki hakimiyetlerinin yanına yaklaşabilmiş değil. Askerî vesayetin tasfiyesi ince dengeler üzerinde yürüdü ve bunun bedelini de MİT darbesinde, 17-25 Aralık’ta hepimiz gördük. İsteyen kendisini sonsuza kadar “freedom house” raporlarıyla avutabilir. Fakat medyadaki dengeler de ortada. Asıl sorun laik kültürün ürettiği nefret ve körlüğün kendi dışına açılacak bir siyaset oluşturulabilmesine imkân tanımaması. Sözün burasında Alper Görmüş’ün kulaklarını çınlatmak, hakkını teslim etmek gerekir. CHP tartışmalarında ısrarla,  sosyolojik tabanının bu partide değişime izin vermeyeceğini ileri sürmüştü. Bugüne kadar onu haksız çıkartacak bir işaret almadık. Gerçekten de laik muhalefet, dışarıdan baskı gördüğü için değil, kendi içinde baskı ürettiği için siyaset yapamıyor, topluma açılamıyor. Kendi kendisinin hapishanesini yaratmış bir sosyolojiyle karşı karşıyayız. Tam da bu nedenle CHP’nin Kürt açılımına verdiği cevap Sezgin Tanrıkulu’nu partiye çağırmaktan öteye gidemedi. Tam da bu nedenle andımızın kaldırılmasına bile mızmızlandı parti. Dersim özrü, baş örtüsü yasağı, Ermenilere taziye … Hepsi laik siyasetin ayağına dolaşıyor. “Tamam biliyoruz da konuşursak İzmir ne olacak, sahiller nereye gidecek?” korkusudur siyasal açmaz.Kutuplaşma neden şiddet üretmiyor?Evet, 70’li yıllara tanıklık yapmış birisiyseniz, düz bir bakışla, bu kutuplaşmanın şiddete dökülmesini beklersiniz. Neden böyle bir felakete sürüklenmiyoruz?Bu, salkım saçak tartışılabilir bir konu. Fakat  merkezde duran tayin edici bir faktör var ki, bana bütün açıklamalardan daha ikna edici geliyor. O da devletin konumudur. Türkiye’de devletin bizzat içinde olmadığı veya izin vermediği, denetimsiz bir sivil şiddetin yayılma yeteneği olmadığını düşünüyorum. Etnik ayaklanmaları ayıralım. Fakat orada bile şiddetin sivil alana yayılmadığını, devletle etnik topluluğun karşılıklı şiddet ürettiğini unutmayalım.Kanımca Türkiye’nin yakaladığı en büyük şans, kirli şiddeti temel enstrüman olarak kullanan devlet geleneğinden kopuş yoluna girmiş olmasıdır. 70’li yılların sivil görünümlü şiddetinin temel aktörü hiç kuşku yok ki devletti. Bu İttihatçı kadim yöntemdir ve AK Parti döneminin başlarında da ona karşı harekete geçmiştir. Hrant başta olmak üzere, Danıştay cinayetinin, Zirve katliamının, Rahip Santoro suikastının arkasındaki adresi tahmin etmeyenimiz var mı?Evet, bugün de gösterilerde izahı kolay olmayan can kayıpları yaşanıyor. Bu ölümlerin mutlaka soruşturulması ve engellenmesi gerekir. Başbakan bu tür olaylarda ölümlerin kaçınılmaz olduğunu, bunları engelleyemeyeceğini biliyor ve siyaseten bunu toplum gözünde meşrulaştırma yolunu seçiyor olabilir. Ne olursa olsun; kamuoyuna konuşurken sadece göstericilerin şiddetine odaklanması; bir ölümün hemen ardından polisin sabrına şaşırdığını ifade edebilmesi benim aklımın almayacağı bir siyaset tarzı. Bir sıkışıklığı ya da çaresizliği aşmanın yolu bu olmasa gerek.Ya da söylediklerine gerçekten inanıyor, o sözler olaylara bakışını, duygularını yansıtıyor olabilir. Eğer böyleyse durum daha da vahim demektir.Fakat, Erdoğan bu tür tartışmalarda ne kadar sert ve cepheden eleştiriyi hak ediyor olursa olsun; organize, planlı, kirli devlet teröründen kopuş sürecinin de başlıca aktörüdür. Muhalif olmak, eleştirmek bunu görmeyi engellemez. Duygularla mesafe koyabilmek, nesnellik karşısında dürüstlüğü önemsemek bunu fark etmeye yeter.Son sözBugünün kutuplaşmacı toplumsal psikolojisi kof bir ajitasyon dili yarattı. Süreçleri anlamak, eleştiriyi doğru yerden kurmaya çalışmak yerine kaba düşmanlaştırma söylemi her yanı kuşattı. İnternete dalan “diktatör”, “hain”, “katil” klişelerini peş peşe savuruyor. Eli kalem tutan bazılarının da yaptığı bunun biraz inceltilmişini aşmıyor.Özellikle 80 sonrası kuşağın, kendisini bu ağır kokulu son derece verimsiz atmosferden koruması kanımca çok önemli.Bunun için, çok acı tecrübelerden gelen her birimize düşen sorumluklar var.Ben, sınırlarımın da farkında olarak bu çabaya katkı yapmaya çalışıyorum.Okuduğunda, ağız dolusu sövüp saymadan önce üzerine bir tek dakika durup “acaba?” sorusunu soran her bir insanı kazanç sayıyorum.Bu kutuplaşma da aşılır. Normal rekabete dönülür. Enseyi karartmayalım diyorum…

Önceki İçerikDağdaki Kürt çocukların anneleri
Sonraki İçerikKod 333: Bir yasağa baştan bakmak