MHP’nin seçim sonrasındaki misyonu

 

31 Mart seçimlerinden sonra Türkiye’de 2023 yılına kadar başka seçim yok. Bir sonraki seçimi Cumhuriyet’in yüzüncü yıl dönümünde yapacağız. Yani memleketi Cumhuriyet’in yüzüncü yılına taşıyacak olan Tayyip Erdoğan ve AK Parti’dir. Türkiye Cumhuriyeti’ni yüzüncü yılına taşıyacak partinin İslâmcı köklerden geliyor olması bir tür ‘karşı devrim’e dûçar olmak mıdır, yoksa Cumhuriyet’in dönüştürücü gücünün bir neticesi, başarısı mıdır? Bu konu üzerinde herhalde tarihçiler ve siyaset bilimciler önümüzdeki dönemde uzun uzun tefekkür edecektir. 

 

‘Karşı devrim’ tezini savunacak olanların içini ne kadar rahatlatır bilemeyiz, ama hatırlatalım; Türkiye Cumhuriyeti’ni yüzüncü yılına Erdoğan ve partisi tek başına götürmüyor; ona bu yolda deyim yerindeyse ‘nezâret’ edecek olan bir parti daha var: MHP.

 

MHP’nin bu dönemdeki misyonu

 

Milliyetçi Hareket Partisi’ne AK Parti’ye nezâret etme rolünü veren millettir. Seçmen, 17 Nisan referandumu ve 24 Haziran seçimleriyle ‘Türk tipi

başkanlık’ sistemine geçişin yolunu açarken, iktidar partisine sistemin Meclis ayağında tek başına yasa çıkartmaya yetecek çoğunluğu vermedi. Seçmenin AKP’ye mesajı şuydu: “Tamam, Başkanlık istediniz verdim; ama Meclis’te size istediğiniz çoğunluğu vermiyorum. Bir kanun çıkartacaksanız, bunu ancak MHP’nin ve/veya öteki partilerin desteğiyle yapabilirsiniz.”

 

Böylece halk MHP’ye siyasetteki 50.yılına girerken çok önemli bir tarihi misyon yüklemiş oldu. (Türkiye’de seçmenin bu şekilde, adeta ‘kurmay hesabı’ yaparak ortaya çıkardığı pek çok seçim sonucu vardır. Bu halka ‘çarıklı erkânı harp’ denilmesinin bir sebebi de budur.)

 

Devlet Bahçeli’nin 24 Haziran seçimlerinden sonra yaptığı açıklama, kendilerine verilen görevin idrâkinde olduklarını gösteriyordu: “Milletimiz MHP’yi kilit parti yaparak ona denge ve denetleme görevi vermiştir.”

 

MHP görevi hakkıyla yerine getiriyor mu?  

 

2000’li yıllarda siyasetin öyle bir akışı oldu ki, MHP, sahneye yeni çıkan AK Parti açısından ‘Allah’ın bir lütfu gibiydi. Hatırlayalım: 2002’de Erdoğan’ın partisini, girdiği ilk seçimde tek başına iktidara getiren yolu MHP açmıştı.

 

2007’de, CHP’yle Yüksek Yargı’nın işbirliği içinde kilitlenen Cumhurbaşkanlığı seçiminin kilidini MHP kırmıştı. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra AK Parti iktidardan düşmemiş ve dört ay sonraki 1 Kasım seçimlerine erişebilmişse bunu MHP’ye borçludur. Devlet Bahçeli, kendisine yapılan ‘Başbakanlık’ teklifini  reddedip, adeta kendisini fedâ ederek AK Parti’yi kurtarmıştı. (AKP, 1 Kasım’da yeniden yüzde 49’a çıkıp tek başına iktidarı yakalarken, MHP dört ay sonraki seçimden 40 vekil kaybederek çıkmıştı.)

 

15 Temmuz 2016’da, talimatı Amerika’dan verilen darbe girişimi karşısında, MHP’nin önceki pozisyonunu değiştirip ‘Başkanlık sistemine geçişe’ destek vermesi de aynı mantık içinde değerlendirilmeli. Bahçeli, 11 Ekim 2016 günü “Getirin Başkanlık önerinizi ”demeseydi, sistem değişikliği AK Partililer için bir hayâl olarak kalırdı.

 

Bu desteklerin verilmesinde açıkça görülüyor ki, asıl hesap ‘siyasi kazanç’ elde etmek değildi. MHP’nin bu hamlelerinde kimi zaman siyaseti ‘meşruiyet zemininde tutma,’ kimi zaman içeriden veya dışarıdan gelen dayatmalara karşı çıkış refleksleri belirleyici oldu. Kim ne derse desin, bunlar (baş örtüsü yasağının kaldırılmasına verilen destek gibi başka örnekler de var) Türk siyasetinde pek sık görülmeyen yapıcı hamlelerdi. MHP’nin AK Parti’ye son dönemde verdiği destek ise dış politikada hükümetin arkasında durması ve bekâ kaygısı argümanına inandırıcılık ve ‘meşruiyet’ kazandırmasıdır. Çok üzerinde durulmayan bu ‘meşruiyet sağlayıcılık’, Meclis’teki aritmetik destekten çok daha önemlidir.

 

Velhasıl, son 17 yılda Türkiye’yi Erdoğan yönetmiş olabilir ama siyasete yön veren ana süreçleri Devlet Bahçeli belirledi. Bir başka deyişle, Erdoğan Türkiye’yi Bahçeli’nin belirlediği zeminlerde yönetti. Bahçeli bunları 2002’den itibaren hiçbir zaman yüzde 16,2’nin üzerine çıkamamış bir partinin başındayken yapabildi. (Yüzde 25’lik CHP’nin buradan alacağı bir ders yok mu?)

  

‘Kayıtsız şartsız’ desteğin ‘kritik etme’ tarafı olmayacak mı?

 

MHP’nin iktidar partisine desteğinin seçimden sonra da kesilmeyeceği anlaşılıyor. Hatta Devlet Bahçeli bu desteğin, “31 Mart’ta sonuç ne olursa olsun” ve “31 Mart’ta istenen olmasa da…” devam edeceğini söyledi.

 

Bahçeli’nin 3 Mart günü sosyal medya hesabından yazdığı şuydu:

 

“Açık açık şimdiden diyorum ki, 31 Mart 2019’da sonuç ne olursa olsun harcı Yenikapı’da karılan, hedefleri 16 Nisan Halkoylamasıyla kategorik bir hal alan, milletimizin ruh kökünden doğan Cumhur İttifakı mutlaka yaşayacak, yeni hükümet sistemine sonuna kadar sahip çıkacaktır. Cumhur İttifakı ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi 2023 hedeflerini yüksek bir inanmışlık ve adanmışlıkla kucaklayacak, ardında da Türkiye’yi gelecek nesillerin emanetine güvenle teslim edecektir. 31 Mart’ta beklenen olmasa da hedeften sapma yoktur, vazgeçmek yoktur, dönmek yoktur, millî yeminleri çiğnemek asla olmayacaktır.”

 

Yukarıdaki soruya tekrar dönelim: MHP, son seçimde halkın kendisine verdiği hükümeti dengeleme ve denetleme görevini yerine getirebiliyor mu?

 

Seçimden sonra geçen bu bir yıldan az sürenin ortaya koyduğu tabloya bakınca bu soruya ‘evet’ diyebilmek mümkün değil.

 

‘Millî bekâ’ üzerine kaygılanan bir muhalefet partiden iktidar partisine destek verirken, millî bekânın tahkimâtını sadece güvenlik boyutlarıyla sınırlı görmemesi beklenirdi.

 

Soralım: MHP, Gülen örgütüyle mücadelede kamuoyuna yansıyan zaafları, toplum kesimleri arasında giderek artan kutuplaşmayı, devlette yaşanan liyâkat sorunlarını, bekâ kaygılarının dışında mı değerlendiriyor? KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır’ın “Reel olarak bekâ sorunu var mıdır bilmiyorum, ama benim bekâ diye gördüğüm şey, ortak yaşam irademizin zayıflıyor olması” sözlerini kulak ardı etmek mümkün mü?

 

“Milletimiz MHP’yi kilit parti yaparak ona denge ve denetleme görevi vermiştir.” diyen bir partinin bu durumlara duyarsız kalmasını, bunları göz ardı ederek siyaset yapmasını bekleyemeyiz.

 

MHP’nin ve Ülkücü câmiânın önde gelen isimlerinden Mustafa Çalık, “Bir siyasî program, perspektif veya felsefe sadece ve tek başına milliyetçilik söylemi ve iddiası üstüne bina edilemez.” diyor. Haklıdır.  MHP’nin önümüzdeki yeni dönemde bize göre ‘tarihî misyonu’nu yerine getirebilmesi için “bekâ kaygısı” dışında da bir perspektifinin olması şart.

 

Türkiye’nin bir bekâ tehdidi ile karşı karşıya bulunduğu, Irak ve Suriye’de yaşananlar ve küresel güçlerin bu sahalardaki pozisyonları itibariyle inkâr edilemez bir gerçektir. Ama ‘bu ahvâl ve şerâit içinde dahi’ MHP’den beklenen iktidar partisine  bu süreçte ‘kayıtsız şartsız’ değil, nüanslı bir destek vermesi, bekâ sorunun sadece güvenlik boyutlu olmadığını farketmesi ve seçmenin kendisine verdiği ‘denge ve denetleme’ görevini ihmal etmemesidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Önceki İçerikTürkiye’de obezite salgını artıyor
Sonraki İçerikAh şairler!