Modern Ortadoğu’yu inşa eden mühendisler ve Max Steineke

 

Etrafta olan bitene dair gerçek bilgiye erişene ne mutlu! Her halükarda meydana gelenle getirilen arasında bir farkın bulunması gerekiyor. Gerçek bilgiden kastım da o zaten! Meydana gelen ya da getirilenin faili de, failin efali de bambaşka gerçeklerle vücut bulabiliyor; görüntü ile hakikatin bambaşka şeyler oldukları gibi. Tevatürün, sonrasındaysa üretilen enformasyonla eklemelerin, berraklığa halel getirmesi de hep bundan kaynaklanıyor. Gerçek son tahlilde örselenmiyor ama görüntü bambaşka bir boyuta evriliyor. Kulaktan kulağa oyunundaki gibi ilk söylenen söz sona vardığında başka bir kelimeye dönüşmüş olabiliyor. Bilim hakikate erişmekse eğer biraz da erişme esnasında kullanılan yöntemlerin kendisidir. Bu bağlamda yöntemin validasyonu ise diğer hususlar kadar önemlidir.

 

Ortadoğu’nun hakikatinde ne derece derine nüfuz edebiliyoruz acaba? Ortadoğu, coğrafya ve ondan ortaya çıkan sebeplerle sonuçlar, sadece siyaset bilimcilerin veya diplomatların anlattıkları kadar mı yoksa? Eğer öyleyse çok boyutlu bir şeyin tek bir yüzüyle ilgiliyiz demektir. Tek yüzüyle ilgilenilen eşya ne derece tasavvur edilebilir ki? Temsil ettiği cevher ve arazları ne denli anlaşılabilir? Hele hele bu şey Ortadoğu gibi kendisine Kutsal Kitaplar’ın merkezinde bir konum belirlemişse, bu mümkün müdür?

 

Bakış açıları farklı olabilir elbette. Ancak Ortadoğu’yu her bakımdan değişik yöntem ve bakış açılarıyla değerlendirmek mühim. Çünkü bununla doğrudan doğruya bir kazanç elde edilemese de anlama konusunda başka mecraların açılması imkan dahiline sokulabilir. Tüm bu önerilerin cezbediciliğine karşın bilgi kaynaklarının kahir ekseriyeti hep Batı düşünce dünyası kaynaklı. Kullandığımız argümanların çıkış gerekçeleri ile birlikte süreçleri de hemen hemen Batı tefekkürünün somut örnekleri. Meseleyi kendi açımızdan anlamak gerektiğinde bile nasıl bir yöntem izleneceği yahut nelere dikkat kesileceği meçhul sanki.

 

Ortadoğu’nun tarihten getirdiği bir değeri var hiç kuşkusuz. Etnoğrafik, sosyolojik, jeolojik, tarihi, ekonomik, psikolojik, hidrolojik, tarım ve daha bir sürü alan bakımından dünyanın diğer bölgelerinden daha karmaşık ilişkiler yumağını bünyesinde barındırıyor. Her bir alanda inşa süreci başka başka devam ediyor. 19. yüzyılın Ortadoğu’su ise 16. yüzyıl Avrupa’sının bir neticesi olarak Batı dünyası tarafından yeniden tasarlanmışa benziyor. Pozitivizmin yavaş ama derinden ilerlediği Batı aklı, üniversitelerde somut hale gelirken kendisine uygulama alanları bulmakta asla başarısız olmadı. Batı üniversitelerinde formüle edilen teoriler ve zihinler bir şekilde kendi laboratuvarlarını da kurdular. Batı ampirik zihninin tecelligahlarından ikisi hiç kuşkusuz petrol ve Ortadoğu oldu. Batı zihninin teori ve uygulama alanı oluşturmadaki bu başarısı izahtan varestedir. Düşünsel sınırların tespiti, tartışmanın belirginleştirilmesi ve argümanların üretimi yanında çözüm yollarının izahı bile üzerinde uzun düşünmeyi hak etmektedir. Bu bakımlardan Ortadoğu ve onun bir nimeti olarak petrol sarsılmaz konumunu tam da bu yaklaşıma uygun bir alan olarak 20. yüzyılın başlarından itibaren inşa etti. İnşa faaliyeti belki daha çok mühendisler ve üniversiteler eliyle sürdürüldü. Bilimin tekniğe dönüşmesi, tekniğin ise somut sonuçlarıyla politikaya evrilmesi her bir süreciyle Ortadoğu’da insanlığın gözleri önünde cereyan etti.

 

17. yüzyıldan 19. yüzyıla değin dünyanın çehresini, Avrupa akademileri ve üniversiteleriyle buralarda üretilen fikirler ve mezunları değiştirdi. 20. yüzyılda Avrupa’nın nöbetini bu defa Amerika üstlendi. Amerikan üniversiteleri ve bilime sağladıkları cömert kaynaklar doğrudan doğruya buyurgan ve emperyal olmaktan çok işbirlikçi ve modernist metotlara dönüştü. 20. yüzyılın yumuşak gücü entelektüel boyutuyla Amerika’nın başını çektiği Batı zihnini tüm dünyaya sirayet ettirmeye başladı. Tefekkür merkezi olarak üniversitelerin mezun ettiği akıllar ise bilimin ileri karakolu nispetindeki teknoloji ile yeryüzündeki her bir mevkie nüfuz etti. Bu nüfuz öylesine derinden ve yapısaldı ki, sonuçları siyaseti, sosyolojiyi ve tarihi yakından etkiledi.

 

20. yüzyıl Batı okullarının yetiştirdiği zihinler, dayanıklılık, ortama uyum sağlamak ve görev insanı olmak gibi unsurları ortak amaç potasında eritebildi. Ortaya çıkan insan tipi dünyanın her yerinde olduğu gibi Ortadoğu’nun da şeklini, tarihini ve coğrafyasını değiştirdi. Adanmışlık duygusunun teknolojik bir çehre kazanması en belirgin haliyle Ortadoğu’daki petrol aramalarında vuku buldu. Yetişmiş zihin mobilizasyonunun ortaya koyduğu girift ve sarsılmaz duvar en çok ve en sağlam bir şekilde modern Arabistan’da örüldü. Bu duvarı devletlerinin lehine örenler ise Batı aklının temayüz etmiş akılları olarak görülmeyi hak eden mühendislerdi. Amerikan üniversitelerinin devletin ortak egemenliğine katkı sağlayacak mühendisleri yetiştirmeleri ve bunları şirketlerin altında sahaya sürmeleri dikkatle çözülmeyi hak eden çağdaş bir sırdır.

 

Modern Ortadoğu’nun tarihini petrole bağlamak kimi eksiklerine karşın yanlış bir yaklaşım değildir. Bölgedeki ilk petrol kuyularının İran, ardından da Irak’ta açılması dünyanın ihtiyaç duyduğu enerjiyi çeşitlendirmesi bakımından yükselen güçlerin dikkatini çekmiştir. Kuşkusuz bu alandaki çalışmalar bilimsel araştırmaları zorunlu kılmış ve üniversitelerin mühendislik alanları bu konuyla alakalı olarak eğitim vermiştir. Dönemi için İran ve Irak derken civar bölgelerde de petrol aramalarının sıklaşmaya başlaması son derece doğaldı. Körfez bölgesinin içerdiği hidrokarbon kaynaklarının bulunup ortaya çıkarılması dikkat çekmekteydi. Bölgedeki bu girişimlerin ardındaki kişi ise hiç kuşkusuz Ebu Neft olarak da adlandırılan Frank Holmes’tu. Son tahlilde Abdülaziz’i petrol imtiyazları vermek konusunda teşvikle ikna eden de kendisiydi. Dolayısıyla kendisine verilen künye Arapların nezdinde pek bir anlamlıydı.

 

Holmes’un Abdülaziz’i ikna ettiği dönemlerde Batı dünyasından ampirik bilimlere sahip, geometrik düşünce sisteminde mahir diplomatlar, mühendisler ve benzeri meslek grupları adeta Ortadoğu’ya akmaktaydılar. Öyle ki bu akış hem mesleklerin istihdamına imkan tanıyor hem yetişmiş iş gücünü mobilize kılıyor hem tekniğin bir araç olarak kullanılmasını sağlıyor hem de ekonomik kazançları artırıyordu. Döneme yönelik olarak yapılacak prosopografik araştırmalar bu süreçte formasyon kazandırılmış becerikli insan profilini başarıyla ortaya koyabilecektir. Bu bölgeye akan mühendisler, aynı zamanda iyi okullardan mezun, yeteneklerini başka iş kollarında ve bölgelerde geliştirmiş kimselerdi. Çağın bu döneminde İran ve Irak’tan sonra dikkati çeken ülke hiç kuşkusuz Suudi Arabistan oldu. Zaten 1. Dünya Savaşı’ndan sonra açıkça Batı ile ittifaka girmiş olan Abdülaziz bin Suud sürdürdüğü politik iş birliğini ekonomik alana da kaydırmak niyetini çoğu defa izhar etmiştir. Son tahlilde 1. Dünya Savaşı’nın siyasi arka planı gelip Suudi Arabistan’da durmuştur. Bölgeyi zamanında öğrenmeye başlayan Batı zihni ileri araştırmalarda ileri bir boyuta yükselmiştir. Bu çerçevede 1930’lu yıllarda ilk petrol imtiyazları Batılı firmalara verilmeye başlanmıştır.

 

Bölgeye ilk gelen mühendislerden ve bulduğu petrolle bölgenin yanı sıra Suudi Arabistan’ın da çehresinin değişmesine yol açan kişilerden biri kuşkusuz Max Steineke’dir. Steineke bir mühendis olsa da onu önemli ve dikkat çekici kılan kendisi olmaktan çok şahsında somutlaşmış olan Amerikan zihin dünyasıdır. Çünkü bu zihin dünyası kişilerin becerilerinden yaşama tutunmuş olma biçimlerine dek her bir ayrıntıyı ortaya koyar.

 

Steineke’yi Amerika’yı zihnen oluşturan göçün evladından saymak lazım. Çünkü Avrupa’dan Amerika’ya doğru cereyan eden göç kıtayı hem fikren hem de insan kaynağı bakımından yenilemekteydi. Steineke, Amerika için bugün de önemli olan Almanya göçmeni bir ailenin dokuz çocuğundan biri olarak 1898 yılında Oregon’un Brookings kasabasında doğdu. Haklarında yaygın bir bilgi yoksa da aşağı yukarı yaşama tutunmak isteyen bir aile oldukları tahmin edilebilir. Alman göçmenlerinin bu husustaki girişimcilik ve becerileri elbette hatırlanmalıdır. Steineke muhtemelen yakınlardaki bir okulda ilk eğitimini gördü. Bu esnada pek çok benzerinin yaptığı gibi civardaki işletmelerde çalışarak hem kendi hem de ailesinin geçimine katkıda bulundu. Kuvvetle muhtemel becerileri daha o vakitler dikkat çekmiş olmalıdır. San Fransisko yakınlarında bulunan Presidio’da askeri eğitim gördü. Bu eğitimi esnasında keskin nişancılık konusunda uzmanlık seviyesindeki becerisini ilerletti.

 

Steineke için asıl dönüm noktasının üniversite eğitimi olduğunu söylemek mümkün. Zaten 20. yüzyılın başları, kitlesel eğitimin bir kurtarıcı olarak algılanmaya başladığı döneme denk düşmektedir. Bu algıda üniversite eğitiminin de önemli bir merhaleye karşılık geldiği iddia edilebilir. Steineke 1917 yılında girdiği ve bugün Batı’nın en iyi üniversitelerinden biri olarak kabul edilen Stanford’dan 1921 yılında mezun olmuştur. Böylece, Steineke, mezuniyetiyle jeolog unvanını almaya hak kazanmıştır.

 

Steineke, okuldan mezun olduktan sonra eğitim aldığı alanda çalışmaya başlamıştır. Arabistan’a gelinceye kadar Kaliforniya’dan Kanada’ya, Alaska’dan Yeni Zelanda’ya dek petrol arama işletmelerinde çeşitli seviyelerde görevler almıştır. Aşağı yukarı bu görev yerlerinde Standard Oil of California’nın (SOCal) baş jeologu olmuştur. SOCal ise Chevron adını alarak sektörün öncü ve büyük şirketlerinden biri haline dönüşmüştür. Bu firmada ve sonrasında Arabistan’da kurulan California-Arabian Standard Oil Company’deki (CaSOC) başarılı çalışmalarının bir sonucu olarak 1936-1950 yılları arasında baş jeolog olarak görev yapmıştır.

 

Steineke’nin mesleki kariyerinin Suudi Arabistan ile kesişmesi çalıştığı firmanın Arabistan’da imtiyaz almasının sonrasında gerçekleşmiştir. Hemen hemen aynı zaman diliminde, Arabistan’daki petrol aramaları 1930 yılında başlasa da, büyük atılım 1933’ten sonra vuku bulmuştur. Zamanında önemli bir şirket olan SOCal, Arabistan’daki işletmeleri için 1934’ten sonra CaSOC’yi kurmuştur. Bu firma da daha sonra önce Aramco şimdilerdeyse de Saudi-Aramco adındaki bir devlet firmasına dönüşmüştür. Suudi Arabistan’la imtiyaz anlaşması imzalanırken dünyada da Büyük Buhran adı verilen büyük bir ekonomik sıkıntı yaşanmaktaydı ve bu anlaşma şirket için hayati bir değere sahipti. Bu anlaşmayı Abdülaziz bin Suud ile SoCal yetkilileri imzalarken ülkenin doğusunda oldukça büyük bir alanın imtiyazı verilmiş oldu. Suudi Arabistan hükümetince CaSOC’a verilen imtiyazın coğrafi büyüklüğü son derece dikkat çekicidir. İmzalanan anlaşmaya göre petrol aramak için şirkete tahsis edilen bölge neredeyse Kaliforniya büyüklüğündeki bir alana tekabül etmektedir. Öyle ki Osmanlı döneminde bu bölge Lahsa Eyaleti olarak bilinmektedir. Anlaşmanın imzalanmasının ardından 7 Temmuz 1933’te petrol imtiyazının verildiğine ilişkin bir kraliyet emirnamesi yayınlanmıştır. Emirname, duyurulmasından birkaç gün sonra da resmi gazetede yayımlanarak geçerliliğe kavuşturulmuştur.

 

Petrol araştırmaları Irak ve İran’dan güneye doğru kaydıkça Amerika’da yetişmiş mühendislerin de belli bir düzen içerisinde bölgeye geldiklerine şahit olunuyor. Max Steineke’den önce ve sonra pek çok jeolog, hidrolog, haritacı, paleontolog ve daha niceleri petrol araştırmalarında bulunmak için bölgeye gelmişlerdir. Gelen bu yetenekli kimselerin içerisinde Robert P. Miller’ı, Tom Barger’ı, Felix Dreyfuss’u, Ernie Berg’ü, Johnny Thomas’ı, Jerry Harriss’i, Karl Twitchell’i ve Dick Bramkamp’ı anmak gerekecektir. İkinci partide gelenler ise Walt Hoag ve Schuyler Henry’dir. Steineke, petrol aramalarının başlamasından sonra yaşanan başarısızlık neticesinde gelişen ikinci arama sezonunda ekibe dahil olmuştur. Genel olarak Steineke’nin araştırmada temel amaçlar dahilinde hareket etmesinin beklendiği anlaşılıyor. Bu çerçevede ülkenin jeolojik haritasının çıkarılması yanında petrol arama işleriyle uğraşmak ve nezaret etmek de Steineke’nin temel görevleri arasında yer almaktaydı.

 

Büyük bir başarı arayışıyla petrol bulmak için Arabistan’a gelen bu yetişmiş Amerikalıları çeşitli sorunlar beklemekteydi. Öncelikle bir dil sorunu mevcuttu. Ne kendileri Arapça konuşabilmekteydiler ne de Arapların arasında İngilizce bilenler bulunmaktaydı. Bu durum çalışmaları çoğu defa zorlaştırmaktaydı. Ancak ekibin önde gelen rehberlerinden Hamis ibn Rimsan’ın zamanla geliştirdiği kısa ve öz dil çalışanların işini bayağı bir kolaylaştırmıştır. Dil meselesi ise şirketin Cidde’deki yöneticilerinden William J. Lenahan’ın önerisiyle Bişara Davud isimli Lübnanlı bir kolej mezununa Dahran’daki merkezde Arap çalışanlara Arapça yazmak yanında İngilizce dersleri verdirilerek çözülmeye çalışılmıştır. Ancak bu tarih 1938 gibi nispeten geç bir döneme karşılık gelmektedir. Buna karşın hemen hemen tüm ekip çalışanları büyük bir istekle ortama uyum sağlamakta gecikmemişlerdir.

 

Bu yüzden Amerikalı mühendisler ve Steineke el-Ahsa bölgesinin yöneticileri ile iyi ilişkiler kurmakta, yerel kıyafetler giyerek yerlilerin arasına karışabilmekteydiler. Petrol araştırması için uzun günler daha önce bedevilerin bile gitmediği bölgelere gitmekte, bu yüzden de zorlukları göğüslemekle karşı karşıya kalmaktaydılar. Ne yol ne su ne de klimaları bulunmaktaydı. Amerika’dan binlerce kilometre uzakta, böylesi fikri ve fiziki imkansızlıklarla mücadele etmek zorunda olan mühendisler bu şartlarda petrol aramalarına devam etmekteydiler.

 

Steineke neredeyse hayatının en verimli dönemlerini Suudi Arabistan’ın çöllerinde geçirmiştir. Arap Yarımadası’nın kuzeyinden güneyine doğusundan batısına ayak basmadığı yer kalmamıştır. Bunu yaparken modern Suudi Arabistan’ın esaslı bir jeolojik haritasını hazırlayarak muhtemel petrol kaynaklarını tespit konusunda önemli çalışmalar sürdürmüştür. Arabistan’a gelince neredeyse tüm yarımadayı uçakla ve araçla dolaşarak yüzey araştırmalarında bulunmuştur. Bunu yaparken yüzeyde görünür olan kayaçlar aracılığıyla hidrokarbon yataklarını keşfetme peşinde olmuştur. Onun yüzey araştırmalarındaki becerisi genel anlamda kayaçların tespiti, milyon yıllık kayaçların içlerinde barındırdığı petrolü açık eden kısımların tespitindedir. Bunun için çoğu defa uçakla uçuşlar yaparak çölün yüzeyinde karineler aramıştır. Gerekli gördüğü zaman ve noktalara ise kara yolundan giderek bizzat kazılarda da bulunmuştur. Rubü’l-hali’de de olmak üzere kum tepeleri arasında bir kendisi bir de rehberiyle zorlu yolculuklar yapmıştır. Bu kapsamda yarımadayı doğudan batıya kuzeyden güneye kat ederek kapsamlı haritalar hazırlamak imkanına erişmiştir. Deneme kazılarında elde ettiği numuneler bugün hala Cidde’de havaalanı yolu üzerindeki büyük bir yerleşke içinde bulunan Suudi Arabistan Jeolojik Araştırmalar Merkezi’nin depolarında saklanıyor olmalıdır.

 

Yüzey araştırmalarının neticesinde Arabistan’ın doğu kıyılarında kazılarına devam eden ekipteki yerini alan Steineke de başarısızlıkla karşılaşmıştır. 1935-1936 yılları arasında açılan kuyularda neredeyse hiç birinde petrole rastlanmamıştır. 1937 yılında şirket merkezinde aramaların sona erdirilmesi konusunda ciddi tartışmalar da yaşanmıştır. Olağanca başarısızlıktan ötürü endişe içinde olan şirket merkezi sayısız izahat isteğinin sonunda kuyu delme çalışmalarına son verme kararını gözden geçirmiştir. Bu kapsamda hem Steineke hem de diğer ekip üyelerinden kimileri şirket merkezine giderek vaziyet hakkında bilgi vermişlerdir.

 

Şirket merkezini ikna eden Steineke ve ekibi hızla yeni kuyular açmaya başlamıştır. İlk kuyuyu Stineke ve beraber çalıştığı arkadaşları Dammam’da kazmışlardır. Ardından birkaç girişimde daha bulundukları ve bu yüzden genel anlamda büyük bir risk aldıkları anlatılır. Hatta sırf bu yüzden şirketin merkezinde ciddi bir korkunun hakim olmaya devam ettiği bilinmektedir. Kuyu kazımında çeşitli sıkıntıların yaşandığı söylenebilir. Örnek olarak yetenekli işçi bulmak her zaman zor olmuştur. Mesela Dammam 1 kuyusunun 1935’teki açılması esnasında ikisi de Amerikalı olan kuyu kazıcısı ile yardımcısının yanında on iki işçi Suudi idi ve çalışanlar sürekli değişiyorlardı. Diğer fiziki engeller yanında bu sıkıntılar da işleri daha da zorlaştırıyordu. Kazı esnasında delinen diğer kuyular ya boş çıkmış ya da verimsiz akımlarla karşılaşılmıştı. Ancak Steineke’nin bilgilerine dayanarak biraz daha derin kazma önerisi kuyu kazmada yeni bir safhanın açılmasıyla sonuçlanmıştır. Bu safhada Steineke’nin kendi kuyu açma tekniği petrol arama çalışmalarında önemli bir işleve sahip olmuştur. Bu tekniği ise J. E. Elliot’dan görerek öğrenmiştir. Öyle ki bu teknikle ilerleyen tarihlerde Bukeyk’te 12 milyar varillik bir petrol sahasını keşfetmiştir. Keşifleri bununla da sınırlı kalmamış bugün işletilmekte olan diğer sahaları da benzer bir teknikle ortaya çıkarmıştır. Başarısız denemelerden sonra Dammam’da açılan ve 7 adı verilen kuyu ise Ortadoğu’nun kaderinin değişmesine yol açmıştır. Zorla, çokça emek, para ve az daha derin kazılmak suretiyle Dammam 7’de büyük bir petrol kaynağına erişilmiştir. 3 Mart 1938 yılında petrole ulaşılmıştır Dammam 7’de. Buradan çıkarılan ilk petrol ise 1 Mayıs 1939 tarihinde Res Tennure’den Abdülaziz bin Suud’un da iştirak ettiği bir törenle gemilere yüklenmeye başlanmıştır. Dammam 7’de Arabistan’ın kaderinin değiştiği iddia edilebilir. Öyle ki önemi daha ilk zamanlarda bile belli olan kuyunun 2. Dünya Savaşı sırasında Mihver Devletler tarafından bombalandığı da olmuştur. Sonrasındaysa inatla sürdürülen kuyu delme işleri sonunda ardı ardına Bukeyk, Gavar ve Katif’te petrolle dolu kuyuların açılması birbirini izlemiştir. Diğer bir deyişle 1940’ta Ebu Hadriye ve Bukeyk, 1948’de de tarih boyunca insanlık tarafından bulunmuş en önemli mineral sahası Gavar keşfedilmiştir.

 

Steineke’nin çalışmalarını Arabistan’daki gezileri boyunca geliştirdiğini söylemek mümkün. Öyle ki yılların birikimi hem yaptığı haritalarda hem de kaleme aldığı temel yayınlarda görülebilir. Bölgenin jeolojisi zihninde adeta kristalize olmuştur. Bu çerçevede Steineke ilk çalışması olan Arap Jeolojisi ve Topografyası’nı American Association of Petroleum Geologists’in  1939’ta düzenlenen yıllık toplantısında sunmuştur. Öyle ki bu yayın halen kıymetini muhafaza etmektedir.  Bir başka değerli çalışmasıysa 1958 yılında aynı mesleki birliğin bülteninde bu defa Stratigraphic Relations of Arabian  Jurrasic Oil adıyla ilgilisiyle buluşmuştur. Aynı yıl bu defa The Western Persian Gulf Quadrangle: King of Saudi Arabia ile ülkenin coğrafi ve jeolojik haritalarını yayımlamıştır.

 

Steineke’nin 1948’den sonra sağlık durumu bozulmaya başlamış ilerleyen yıllarda da iyice kötüleşmiştir. Muhtemelen son yıllarını Kaliforniya yakınlarındaki Los Altos’daki evinde geçirmiştir. Öldüğünde ardında Maxine ve Marian adlı iki kızı kalmıştır. Maxine de babası gibi Stanford’dan mezun olmuştur.

 

Steineke öldüğünde Suudi Arabistan petrolünde bir dönemin sona erdiğini ileri sürmek çok iddialı olmayacaktır. Steineke’nin inadı ve çalışkanlığıyla bulduğu petrol Suudi Arabistan’ın çehresini değiştirmiştir. Değişiklik bununla da kalmamış ülkenin doğu bölgelerinde şehirleşme ve eğitimde de yeni adımların atılmasına yol açmıştır. Böylece Steineke Suudi Arabistan’ın yönetim katında değerli bir kıymete sahip olmuştur. Öldüğünde ardından bir açıklama yapan dönemin Maliye Bakanı Şeyh Abdullah Süleyman, Suudi Arabistan’ın onu asla unutmayacağını söyleyerek onurlandırmıştır.

 

Steineke ve bunca insan Amerika’dan hangi duygu ve düşüncelerle Arabistan’a gelmiştir? Keza bu minvalde bir başka soru ise kuyu açmaya çalışmasında defalarca başarısız olmasına karşın neden vazgeçmediğidir. Bu vazgeçmeme meselesi son tahlilde adına çalıştığı şirketi de yakından ilgilendirmesine karşın gerektiğinde şirketi de devam konusunda ikna edebilmesi yüzünden önemlidir. Steineke’nin petrol bulma umudunun arkasında kişisel ve bilimsel sebeplerin yattığını varsaymak yanlış olmayacaktır. Üstüne üstlük inancına dair yeterli bir bilgi yoksa da Tevrat’taki’ Yaratılış’a ait bilgilerin bile Steineke’yi azim konusunda motive ettiğine ilişkin bir şeyler söylenebilir.

 

Steineke’nin bir başka özelliğinin ise yerel kültüre ilişkin merak ve ilgisinin yüzeysel olmadığıdır. Çalışmaları sırasında kendisine mihmandarlık ve rehberlik yapan Hamis ibn Rimsan’la kimi defa yakın dostluklar geliştirdiği de değinilen hususlar arasında sayılmalıdır. Diğer şirket çalışanları gibi Arapça öğrenmek konusundaki ilgisi ve yerel düzeyde ilişkiler kurması onun Arabistan’ın gelenek ve göreneklerine yönelik alakasının varlığına delalet eder.

                                                                                              

Saudi-Aramco’nun CEO’su olan Halid A. el-Falih, başta Steineke olmak üzere çalışma arkadaşları hakkında mealen şunları ifade etmiştir: “Steineke ve arkadaşları son derece sıra dışı kimselerdi. Onların bu sıra dışılıkları hem Suudi Arabistan’a hem de enerjinin önemi bakımından dünyaya büyük bir katkıdır. Katkı sunan bu kişilerin başında Steineke gelmektedir; 1934’te Standard Oil Company of California’nın baş jeoloğu olarak buraya varmıştır. Pulitzer ödüllü bir tarihçi olan Wallace Stegner’in betimlediği üzere Steineke iri yapılı, büyük çeneli, candan, meraklı, heveskar, seküler, yorulmaz, usanmaz ve alakasız şeylere dikkat etmeyen biriydi.

 

Yukarıdaki ifadeden ötürü Ortadoğu’yu kuran gerçek kimselerin petrolü bulan mühendislerin olduğunu söylemek mümkün. Mühendisleri işaret etmek biraz da yazının konusunu teşkil etmesinden kaynaklanıyor. Yoksa Ortadoğu’nun Ortadoğu haline gelmesine mühendislerden başka pek çok unsur daha sebep olmalı. Tüm dikkatleri mühendislere yöneltmek ise kuşkusuz petrolün, bu alanda yapılan iktisadi, ticari ve bilimsel çalışmaların kendisiyle alakasından ötürüdür. Uzaktan bakınca seksen yıllık bir süre sonrasında olan bitenin, dikkate alınması gereken bir mühendislik becerisi, stratejik akıl, doğru seçilmiş çalışanlar, eğitimin önemi, ekonomik girişimcilik, harikulade içeriklere sahip hem ekonomik hem diplomatik anlaşmalarla süreçlerin takibi ve dolayısıyla Ortadoğu’nun yeniden kurulması olduğu anlaşılıyor.

Önceki İçerikİstanbul’dan gitmek…
Sonraki İçerikMerkel’den Erdoğan’a sığınmacı çağrısı