Neden bu savaş sürdürülemez?

Edebiyatın sevinci insana boşluk sunmada, kaçacak bir yer açmada tezahür eder. Herkesin her şeyi bildiği ve haklılığından zerre kadar kuşku duymadığı bir zamanda edebiyatın sona erdiğini söyleyenlere katılmak mümkün değil.

 

Bu savaş miadını çoktan doldurdu ve artık uzatmaları bile sıkmaya başladı; daha da fazla süremez, sürdürülemez. Çünkü bu savaşın gerekçeleri ortadan kalktı. Savaşanlar ve bu savaşı devam etmekte ısrar edenler, Türkiye halklarına neden, niçin ve hangi gerekçeler bağlamında kan döktüklerini anlatmalı, açıklamalı ve bizleri ikna etmelidir. Bir kere savaşın mutlak anlamda haklı neden ve gerekçeleri olmalıdır; aksi takdirde savaş cinayettir; hak gaspıdır, talandır. Sevgili Halil Berktay çok haklı olarak “PKK niçin savaşıyor?” diye sormuş. Bu soru başta Kürt halkı olmak üzere, tüm Türkiye toplumunun bir an önce cevabını almak istedikleri bir sorudur. Üstelik bu öyle yalın bir sorudur ki, cevap verilmeden asla geçiştirilemez. İnsani, ahlaki ve siyasi sorumluluk bu sorunun cevabını vermeyi zorunlu kılmaktadır.

 

Meşru siyasi kanallar açıkken, savaşta ısrar cinayettir

 

Bu savaş sürdürülemez, çünkü Türkiye halkları, Kürt halkının hak ve özgürlük mücadelesini meşru ve siyasi yollardan sürdürmesinin tüm imkân ve olanaklarını sağladı. 6 milyondan fazla seçmen, 80 milletvekili ve ikisi büyükşehir belediyesi olmak üzere toplam 102 belediyenin yönetimini elinde bulunduranların, savaş gibi gayri insani bir mecraya sapmış olmalarını aklıselim ile izah etmenin bir yolu yoktur. Özü itibariyle savaş, “siyasetin başka yol ve yöntemlerle devam ettirilmesi” şeklinde tanımlanmaktadır. Buradan anladığımız şudur: eğer tüm siyasi kanallar ve kendini ifade etmenin yolları ortadan kalkmış ve başka da hiçbir çare kalmamışsa, o zaman savaş “haklı” görülebilir. Ancak aksi bütün durumlar cinayettir. Kürt halkının varlığının inkâr edildiği, dilinin yasaklandığı ve siyasi anlamda örgütlenmesinin tüm imkân ve olanaklarının ortadan kaldırıldığı 1980’lerde savaşa başvurmanın haklı gerekçeleri olmuş olabilir; fakat bugün yok.

 

Savaşta nerede duracağını bilmek

 

Bu savaş devam edemez; çünkü Kürtler bugün legal siyasi alanı, akıllı ve verimli bir şekilde kullanmaya başladıklarında, elde edemeyecekleri hiçbir hak yok.  Basiretli bir örgütlenme, stratejik bir akıl, Kürt halkının tüm haklarını bu devletten söke söke alır. Çünkü Kürt hareketi, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar zinde ve örgütlüdür. Kürt siyasi bilinci zirve yapmış durumdadır. Bugün Ortadoğu’da, Kürt halkı kadar siyaset konuşan ve Kürt halkı kadar siyasileşmiş başka bir halk yoktur. Bu siyasi bilinç ve birikimi, savaş gibi yıkıcı bir eylemle köreltmenin hiçbir anlamı bulunmamaktadır. Haklı bir gerekçe ve uygun bir zemin bazen savaş kazandırabilir. Ancak zaman ve zeminin uygun olmadığı bir durumda savaşta ısrar etmek, bütün kazanımları tehlikeye atabilir. Napoleon hegemonik bir iştahla 1812 savaşında Moskova’ya kadar gitmeseydi, kendi sonunu kendi hazırlamaz ve pekâlâ uzun bir dönem “Avrupa İmparatoru” olarak iktidarını koruyabilirdi. Bismarck Napoleon’nun hatasına düşmedi. Almanya’nın birliğini sağladıktan sonra nerede duracağını bildi. Daha sonra II. Wilhelm’in emperyal hayallerine ise katılmadı ve politikadan çekildi. Realpolitik’in baş mimarlarından biri olarak “savaşa ne zaman ve nasıl başlayacağınızı siz karar verebilirsiniz, ancak savaşın ne zaman ve nerede biteceğini asla bilemezsiniz” diyordu. Eğer Hitler de İkinci Dünya Savaşında, Bismarck’ın “reel politika”sına sadık kalabilse ve sadece Almanya’nın Birinci Dünya Savaşında uğradığı haksızlığı telafi etme sınırında durup Napoleon’un hatasına düşmeseydi, ne ülkesi ne de insanlık bu kadar büyük acılar yaşamazdı.

 

Devrimci Halk Savaşı söylemi

 

Bu savaş sürdürülemez, çünkü varılması hedeflenen siyasi amaç, ayrı ve bağımsız bir devlet kurma gayesi taşımıyor. PKK “ulusal devlet” dönemi geride kaldı dediğinde, değil sadece Türkiye’de, diğer parçalarda bile Kürt halkının devletleşmesine sıcak bakmıyor. Türkiye’de, bağımsızlıkçı ve federal bir düzenlemeyi savunmayıp “demokratik özerkliği” şiar edinen bir akım, bu özerkliğin iç hukuksal düzenlemelerle elde edilebileceğini de bilmelidir. Özerklik gibi bir iç hukuk düzenlemesine, sivil siyaset ve meşru yollarla ulaşılabilir. Böyle bir amaç için “devrimci halk savaşı”na asla ihtiyaç yoktur. Siyasi iktidarın seçimle iş başına gelip seçimle yerini başka parti ve anlayışlara bıraktığı ülkelerde, “devrimci halk savaşı”ndan söz etmek isabetli bir yaklaşım değildir. Bugün Türkiye, Franco’nun 1930’ların sonunda başlayıp uzun süren İspanyası, Jorge Videla’nın 1970’lerdeki Arjantini ya da Evren’in 1980’lerdeki ülkesi değil. Diyarbakır’da “Kürdistan” tabelalı kurumlar açıldığı gibi, HAK-PAR gibi federal bir yönetimi, PAK gibi Kürt halkının bağımsız devlet kurma hakkını savunan partilerimiz dahi mevcuttur. Mecliste birinci parti, hattâ çoğunluk konumuna yükseldiği takdirde, kimse HDP’nin bir koalisyonun başını çekmeyeceğini veya tek başına hükümet kuramayacağını söyleyebilir mi?

 

Bu savaş sürdürülemez; çünkü  “bir oğlum dağda, bir oğlum askerde” diyen yüzlerce Kürt ailesi ve çocuklarını askere gönderen milyonlarca Kürt, sorunun sivil ve demokratik yollarla çözülmesinden yanadır. Bazen dağda ölenin de, ordu mensubu olarak askerde ölenin de Kürt veya bu ülkenin en yoksul ve emekçi tabakasına dahil olduğu bir düzlemde, bu savaş devam edemez. Çatışmayı etnik bir temelden ziyade, daha çok sınıfsal ve yönetsel bir temele dayandıran PKK, bu savaşa haklı bir gerekçe ileri süremez.

 

Meselenin diyalog ve müzakere yoluyla çözülebilceği görüldü

 

Bu savaş devam edemez; çünkü Türkler ve Kürtler, iki buçuk yıl devam eden barış süreci boyunca Kürt meselesinin diyalog ve müzakere yoluyla çözülebileceğini tecrübe ederek öğrendi. Yarbay Mehmet Alkan’ın, kardeşinin cenaze töreninde “Bunun katili kim? Bunun sebebi kim? Şu güne kadar ‘çözüm’ diyenler neden şimdi 'sonuna kadar savaş' diyor?” şeklindeki haykırışını bu yönde okumak gerekir. Yarbay Alkan devlete isyan etmiyor; savaş ve şiddet yanlışında ısrar etmenin sorunu çözemeyeceğini, aksine acılarımızı daha da artıracağını ve meseleyi daha çok derinleştireceğini söylüyor. Üstelik bu durum, şehit cenazelerinde ilk defa karşılaştığımız bir durum değil; Alkan’dan önce de benzer protestolara şahit olduk ve bundan sonra da aynı, belki daha da sert tepkilerle karşılaşabiliriz. Bugünkü tepkilerde ortak nokta, neden bu meselenin barışçıl yollarla çözülemediği ve niçin barış sürecinin devam ettirilmediği. Oysa daha önceki şehit cenazelerinde tek bir slogan atılır ve içerik olarak aynı sözler sarf edilirdi.

 

Bu savaş devam edemez, çünkü PKK “Ne Türkiye, ne de biz bu sorunu silahla çözebiliriz” diyor. Aslında barış sürecini başlatmakla devlet de bu noktaya gelmişti. Şimdi önemli olan,  olup bitenleri bir yol kazası olarak görüp, henüz tam olarak devrilmemiş barış masasının etrafında bir daha toplanabilmektir. Selahattin Demirtaş ve diğer çevrelerin “PKK amasız silah bırakmalı” çağrısına, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık şöyle karşılık veriyor: “Devlet de resmi olarak ateşkes ilan etmeli. İki tarafta da ateşkesi gözleyen izleme komitesi oluşturulmalı. Müzakereler özgür ve eşit şartlarda sürdürülmeli ve Önder Apo müzakere başı olarak kabul edilmeli. Arabuluculuk yapan üçüncü bir taraf lazım. Bütün operasyonlar durdurulmalı, son dönemde gözaltına alınanlar serbest bırakılmalı. Yoksa, Türkiye’nin yarın tekrar her şeyi inkâr etmeyeceğine nasıl güvenelim?” (T24, 24 Ağustos, 2015).

 

İnkâr ve asimilasyon, 28 öğretmen atamakla bitmez

 

Bu savaş devam edemez; çünkü “red ve inkâr politikalarından vazgeçtik” diyen Türkiye, Kürtleri artık yıllarca anadilde eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakamaz. Kıbrıs’ta Türkçenin resmi dil ve eğitim dili olmasından zerrece taviz vermeyen bir Türkiye, söz konusu kendi vatandaşları Kürtler olunca da adil ve etik davranmak durumundadır. Öyle üç yılda 28 Kürtçe öğretmeni atamakla “ben inkâr ve asimilasyon politikasından vazgeçtim” denemez. (Allah korusun, bu 28 öğretmen bir minibüse binip kaza yaparsa, bütün Kürtler “cahil” kalır.) Unutulmamalıdır ki, bugün barış ve Kürt sorununun en can alıcı noktası dil hakları alanıdır.

 

Bu savaş devam edemez, çünkü Türkiye’nin de başta PKK olmak üzere Kürt hareketini “bölücü” ve “ayrılıkçı” şeklinde kategorize ederek ötekileştirmesinin zemini kalmamıştır. Kaldı ki, Kürtler istese de “bölücü” olamaz, çünkü parça parça bölünmüş olan bizzat Kürdün kendisidir. Kürtler olsa olsa ayrılma yanlısı, “ayrılıkçı” olur; ancak reel politika bunu, özellikle Türkiye Kürtleri açısından nerdeyse imkânsız kılmaktadır. Eğer Türkiye Kürt meselesinde yeterince cesur davranıp öncü bir rol üstlenseydi, dört parçadaki Kürtlerin Türkiye ile federal bir yönetim çatısı altında, bir arada yaşaması mümkündü. Ancak Türkiye, şimdiye kadar uygulaya geldiği Suriye politikasıyla henüz böyle bir duruma hazır olmadığını göstermiştir. Irak ve Suriye Kürtleri devletleştiğinde, belki o zaman Türkiye global bir aktör olma kararı alarak, bir Türkiye-Kürdistan federasyonuyla, devletler “süper ligi”nde yer alma atılımını gerçekleştirir.

 

Bu savaş devam edemez, çünkü her şeye rağmen, Türkiye toplumunun yüzde 70’i barış sürecinin devam etmesinden yanadır. Kısacası bu savaşı siyasi, hukuki, beşeri ve ahlaki anlamda sürdürebilmenin imkân ve olanakları ortadan kalkmıştır. Bu nedenle bu savaş devam edemez diyorum. Bu savaşı devam etmekte ısrar edenler, tarih önünde bir cinayet işlediklerini bilmelidirler. Sanırım artık Türk ve Kürt halkları, kendi adlarına bu cinayetin işlenmesine müsaade etmeyeceklerdir.

 

Önceki İçerikEdebiyatın hayatımızdaki yeri: Boşluk hakkı
Sonraki İçerikKarşının feministleri