Nedir bu “pilotların Rusya’ya teslimi” masalı?

 

[19 Şubat 2017] Hangi çağda yaşıyoruz? Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş yılları gibi, tekrar yarı-sömürge durumuna mı düştü Türkiye? Kâh Selânik’te, kâh Girit’te olduğu gibi, “ganbot diplomasisi” mi uygulanıyor? Düvel-i Muazzama’nın konsolosları gelip hangi cadde veya rıhtım boyunda kaç idam sehpasının kurulacağına mı karar veriyor?

 

Bir yandan, deniyor ki “millî ve yerli” bir çizgi izlenecek. Bu ilke, bağımsızlık adına koyu (ama aslında çok seçici) bir Batı ve Amerika düşmanlığı kışkırtmak şeklinde yorumlanabiliyor. Vâdesini doldurup görevden ayrılan Obama yönetimi, örneğin, olabilecek her türlü kötülüğün sorumlusu sayılıyor. Sadece Suriye’de PYD/YPG’yi müttefik saymakla kalmıyor (bu kadarı doğru). 15 Temmuz darbesinden de sorumlu (patlak verdiğinde başarısının pususuna yatmakla kalmamış, doğrudan planlamış ve tezgâhlamışlar). Büyükelçi Karlov’u da onlar öldürtmüş. Reina katliamını da onlar yaptırmış. Bunların hiçbir kanıtı yok derseniz ve/ya neden çok mantıklı gözükmediğini, pek de mümkün olmadığını açıklamaya kalkarsanız, kimse olgular üzerinden bir tartışmaya girmiyor. Hakkınızda en hafifinden “acaba ABD’yi neden savunuyor” diye sorulmaya başlıyor. Varsın, temel iddianın, meselâ Reina’nın ilk günü atılan “kesin Amerika’nın işi” tweet’lerinin arkası gelmesin. Hattâ zamanla oluşan bütün kanıtlar tersine işaret etsin. Ne gam? Kimse böyle “teferrüat”la ilgilenmiyor. Bireysel sorumluluk ve meslek ahlâkı adına herhangi bir özeleştiride bulunmak, yanılmışım/yanılmışız demek, hiçbir yayın yönetmeni, yorumcu veya muhabirin aklından geçmiyor.   

 

Öte yandan, başka bazı Büyük Devletlere ve/ya Büyük Devlet yönetimlerine inanılmaz krediler açılıyor. Bu, yeni Trump yönetimi için de geçerli, Rusya ve Putin için de. Her nasılsa Amerika genel olarak emperyalist ve düşman, ama Donald Trump ve ekibi bu kategoriye girmiyor. Onlar iyi, çünkü bazı Obama politikalarını değiştirebilir, Türkiye’yi PYD/YPG’ye tercih edebilir, belki Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesini bile kolaylaştırabilirler. Yanlış anlaşılmasın; bunların gerçekleşmesini ben de isterim. Ama medyanın bir bölümünde iş bu umut veya hesapla kalmıyor. Çok daha bütünsel bir Trump hayranlığı ve aklamacılığına, hemen her dediğini onaylamaya, ABD’de kendisine karşı yükselen muhalefeti yok saymaya ve Trump’ın yanında yer almaya, hattâ Erdoğan’a karşı muhalefetin kötülüğü ile Trump’a karşı muhalefetin kötülüğü arasında bir benzerlik kurmaya, bu paralelliği Trump aleyhine çıkan ABD yargı kararlarını Türkiye’nın yakın geçmişindeki yargı vesayeti ile bir tutma noktasına kadar tırmandırmaya varıyor.     

 

24TV’de, Zeynep Türkoğlu’nun moderatörlüğünde gerçekleştirdiğimiz Serbestiyet programlarının birinde söylemiştim. 1960’ların solcu dalgasının popüler eserlerindendi, Vedat Türkali’nin yazdığı 141. Basamak piyesi. Ankara Halk Oyuncuları tarafından sahneye konmuştu. Üniversitedeyken, Amerika’dan (o zamanlar uçak çok pahalı olduğu için) nadiren gelebildiğim yaz tatillerinden birinde seyretmiştim. Bir sahnesinde Rânâ Cabbar “Geliyor Mister Pikson [= Nixon], çektiklerimize son” diye tef çalıp söylüyor, oynuyordu. Çok komikti. Celâl Bayar’ın başlattığı “Küçük Amerika” ideolojisiyle iyi dalga geçiyordu. Fakat maalesef şimdi de kimileri bir “Geliyor Mister Tramp, ayağımdan çıktı kramp” rüzgârı estirmekte (kafiyeyi bu kadar tutturabildim). Tabii “Geliyor Mister Putin, burnumuzu sürttün, aman ne iyi ettin”i de unutmayalım.

 

                                                              *          *          *

 

Jeremy Bentham’ın Faydacılık (Utilitarianism) felsefesi, en baştan beri hem son derece sığdı, yüzeyseldi, zihnen ve ruhen fakirdi, hem de düpedüz ahlâksızdı. Bugün de gerek Trump’la, gerek Putin’le dostluk uğruna gerçeklerin ve çok temel, en temel olması gereken bir doğruluk/gerçeklik ahlâkı siyasî-diplomatik fayda beklentilerine feda edilmekte. Her gün bu Makyavelizmin yeni birkaç örneğine tanık oluyoruz. Sadece birini zikredeyim. 17 Şubat günü Akşam’da, Karar’da ve çeşitli web sitelerinde, şu çok ilginç haber yer aldı (siyahlar bana ait):    

 

“Rusya Adalet Bakan Yardımcısı Maksim Travnikov, Türkiye’nin 2015 yılının Kasım ayında Su-24 tipi Rus savaş uçağını düşürenleri Rusya’ya teslim edebileceğini öne sürdü. — Rus parlamentosunun alt kanadı Duma’da yapılan ‘Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu Arasında Cezai Konularda Karşılıklı Adli Yardımlaşma ve Suçluların İadesi Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’ oylaması çerçevesinde anlaşma hakkında bilgi veren Travnikov, uçağı düşürenlerin söz konusu anlaşmanın kapsamına dahil olabileceğini belirtti. Bir parlamenterin Su-24 uçağını vuran zanlıların durumuna ilişkin sorusunu yanıtlayan Travnikov, ‘Rus mevzuatında suç teşkil eden bir eylemi gerçekleştirenler, bu anlaşma kapsamında iade edilebilir. Ancak anlaşmada birtakım nedenlerden dolayı iadeyi engelleyen hükümler de bulunuyor’ ifadelerini kullandı. Travnikov şöyle devam etti: ‘Türkiye, Rusya’nın aksine kendi vatandaşlarını da iade ediyor. Bu nedenle, zanlı durumundaki Türk veya farklı ülke vatandaşları da anlaşma kapsamına giriyor.’ Söz konusu kanun tasarısı, Duma'da bugün yapılan oylamada kabul edilmişti. Anlaşma 1 Aralık 2014 tarihinde Ankara'da Türk ve Rus Adalet Bakanları tarafından imzalanmış ve 21 Ekim 2015'te Duma'ya getirilmişti. Ancak Rus uçağının düşürülmesi üzerine anlaşmanın onay süreci sekteye uğramıştı.” http://www.aksam.com.tr/guncel/rus-bakan-yardimcisi-turkiye-iade-edebilir/haber-597156

 

                                                      *          *          *

 

Şimdi bir. Bu habere yer veren bütün mecralar, okuyucularını böyle birşeyin olup olamıyacağına dair bilgilendirmek, en küçük bir eleştiri veya uyarı notu düşmek gereğini duymamış. İnsan yanına küçük bir pencere açıp iki çift lâf eder, değil mi? Hayır, yok öyle bir şey. Açıkçası, Travnikov’un zırvasını hiç yorumsuz Türkiye kamuoyuna taşımış, yansıtmışlar.

 

İki. Biz ekleyelim: uluslararası hukukta, bağımsızlık, egemenlik ve eşitlik ilkeleri temelinde böyle bir şey olamaz. Asla olamaz. Bir ülkenin topraklarında, başka herhangi bir ülkenin vatandaşlarınca herhangi bir suç işlenirse, “ev sahibi” ülkenin hukukuna göre yargılanır. Diyelim ki bir Rusya vatandaşı Türkiye’de hırsızlık yaptı veya adam öldürdü. Türkiye polisince yakalanır, savcılarınca hakkında iddianame düzenlenir ve dâvâ TC mahkemelerinde görülüp hükme bağlanır. Aynı şey yurt dışında suç işleyen Türkler için de geçerlidir. Onlar da suç işledikleri ülkenin hukukuyla bağlıdır.

 

Üç. 1950’ler ve 60’larda, Türkiye topraklarında suç işleyen Amerikalı askerî personele tanınan ayrıcalıklı himaye, tam da o döneme özgü ve büyük bir eşitsizliğin ifadesi olduğu için anlamlıdır.

 

Dört. Suçluların karşılıklı iadesi, Rusya’da suç işleyip Türkiye’ye kaçan TC vatandaşlarının (olması gerektiği gibi) Rusya hukukuna göre yargılanmak için Rusya’ya iadesini; ya da Türkiye’de suç işleyip Rusya’ya kaçan Rusya vatandaşlarının (olması gerektiği gibi) Türkiye hukukuna göre yargılanmak için Türkiye’ye iadesini kapsayabilir. Türkiye topraklarında ama (Rusya’nın kanısınca) “Rusya’ya karşı” (?) “suç işlemiş” (?) olan TC vatandaşlarının Rusya’ya teslimini kapsayamaz. Esasen böyle bir şey olursa, Türkiye’nin bağımsızlığını yitirmiş ve Rusya’nın bir eyaleti veya sömürgesine dönüşmüş olduğu anlamına gelir.

 

Beş. Rusya’nın SU-24 savaş uçağının düşürülmesi, ancak çok aşırı, çok şoven, çok emperyalist, faşizan ve megalomanyak bir Rus milliyetçisinin muhayyilesinde, “Rusya’ya karşı bir fiil” ve dolayısıyla “suç” muamelesi görebilir. Türkiye açısından ise bu, o gün yürürlükte olan angajman kuralları çerçevesinde, kendi hava sahasını korumak amacıyla başvurulmuş meşru bir askerî eylemdir. Diplomatik açıdan hatâ olmuş olabilir, ama en ufak bir gayrimeşruluğu veya kriminalitesi söz konusu değildir.

 

Altı. Bunun ardında Rusya-Türkiye ilişkilerini bozmak isteyen FETÖ’cü pilotların olabileceği şeklindeki (AKP açısından defansif) spekülasyon da çoktan iflâs etmiş bulunuyor. Zamanın başbakanı Ahmet Davutoğlu, TBMM’de kurulan Darbe Araştırma Komisyonu’na gönderdiği ifadesinde, böyle bir kuşku duyduklarını ve ilgili pilotların bu açıdan soruşturulduğunu, ama Cemaat ile herhangi bir bağlantılarına rastlanmadığını açıkladı. (Yeri gelmişken: Gülencileri her türlü yanlışın günah keçisi yapmaya kalkışmanın da bir sınırı olsa gerektir.)

 

Yedi. Bu pilotların o dönemde geçerli kural ve talimata uygun hareket ettikleri o kadar açıktır ki, hiçbir şekilde “zanlı” filan değillerdir; tutuklanmamışlardır ve bugün de görevlerinin başındadırlar. 15 Temmuz darbesinde yer aldıklarına ilişkin iddialar da gerçek dışıdır ve ilk estirilen rüzgârdan sonra unutulmaya terk edilmiştir.

 

Sekiz. Dolayısıyla şimdi veya gelecekte herhangi bir Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin, söz konusu TSK pilotlarını bir Rus savaş uçağını Türkiye semalarında düşürdüler diye (ki TC ve TSK bu temel görüşünden hiçbir şekilde vazgeçmiş değil) “zanlı” sayıp Rusya hukukuna göre yargılanmak üzere Rusya’ya teslim etmesi, tasavvur düzeyinde dahi, eski deyimle ke-en lem yekûn’dur; hiç olmamış gibidir, yoklukla malûldür.

 

                                                             *          *          *

 

 

Öyleyse (a) Rusya Adalet Bakan Yardımcısı Travnikov, nasıl olur da bu pilotlardan “zanlı” diye söz eder? Ve (Rusya’ya karşı) “suç” işledikleri gerekçesiyle Rusya’ya teslim edilmelerini realist bir ihtimal gibi takdim edebilir? Hele, CIA Direktörü Mike Pompeo’nun Türkiye ziyaretiyle aynı sırada, El Bab çevresindeki geçici TSK karargâhının bir Rus uçağı tarafından vurulması gibi, kaza diye açıklanması hayli zor bir “tesadüf”ü izleyen günlerde, bu ikinci hamle, Türkiye üzerinde nasıl bir baskıyı ifade etmektedir?

 

(b) Daha önce de sorduğum gibi, bu haberin Türkiye medyasında sessiz sedasız yayınlanmasının ve hiçbir eleştirisinin yapılmamasının anlamı nedir? Yok canım, Reina’yı da CIA yapmış olamaz dendiğinde kızıp köpürenler, şimdi neden sustunuz ve susuyorsunuz? Okuyucularınıza herhangi bir izahat borcunuz yok mu? Travnikov’a karşı “millî ve yerli” kırmızı çizgileriniz nereden geçmektedir?

 

 

 

Önceki İçerik686 sayılı KHK
Sonraki İçerik‘Sonucu kararsızlar belirleyecek’