Nefret tuzağı ve farklılıkların silikleşmesi

Son zamanlarda hükümet muhalifi cepheden okuduğum en aklı başında yazı Hadi Uluengin’in kaleminden geldi. 22 Mayıs tarihli “Betonundaki ceset” başlıklı yazısında Uluengin ahlaksızlığın zirvelerinde dolaşan lümpen ulusalcılığa karşı muhalifleri tepki vermeye çağırıyordu. Doğrusu böyle bir sesin kimden ne zaman çıkacağını merak ediyordum. Çünkü dikkatsiz bir göz bile, özellikle Gezi’den bu yana artan bir dozda muhalif kesimler arasındaki farklılıkların silikleştiğini, kaba ajitasyonla lümpen saldırganlığın iç içe geçtiğini görebilir. Birkaç yazarı dışarıda bırakıyorum. Fakat, düne kadar “özgürlükçü sol”, “liberal” gibi nitelemelerle tanımlanan birçok yazarın durmadan kendini tekrar eden, Erdoğan şeytanlaştırmasından ileri gidemeyen hamasi ajitasyonlarını, kendi imzalarını gizleyip örneğin Sözcü gazetesinin göbeğine, ya da Özdil denilen adamın köşesine yerleştirseniz okuyucuların bunu yadırgayacağını söyleyebilir misiniz? Sosyal medyada muhaliflik adına almış başını gitmiş o berbat saldırganlıkla, “hesap verecekler”, “katiller”, “hainler”, “hırsızlar” diye bağıran heyecanlı “solcular” ve “müstafi liberaller”in ruh birliğini fark etmiyor musunuz? İnsan hakları savunucusu kadınların, insanın ağzına almaya utanacağı küfürleri retweetlediği günlere geldik.Hadi Uluengin; “Muhalefetimiz ne olursa olsun, AKP’ye ve Erdoğan’a yönelik düşmanlığı dehşet bir nefret, kepaze bir iftiracılık ve rezil bir alçaklık ekseninde sürdüren söylemlerle uzlaşamayız. Asla ve asla uzlaşamayız! Ne insani, ne imanî, ne de siyasi etik böyle bir müsamahakârlığa izin ve cevaz verir. Bu satırlar yazarı gibi iktidar partisini ve liderini eleştirmek bir şeydir, böyle bir eleştirellik adına yukarıdaki ahlaksızlığı kerhen de olsa onaylamak ise bambaşka bir şeydir” derken kimlere sesleniyor tahmin etmek zor değil. İşin ilginci “kutuplaşmadan”, “gerilimden” şikâyet eden de aynı çevreler.Peki bu nasıl oldu? Biz; solcusunu, liberalini, ulusalcısını artık ayırt edemediğimiz bu kof ajitasyon ve küfür üzerinden yürüyen muhalif evreni nasıl ürettik?Bu tuzağın ardında soğukkanlı bir aklın izleri var. Kanımca, 28 Şubat benzeri bir post modern darbe stratejisinin işletilemeyeceğinin anlaşıldığı günlere uzanan bir tarihe sahip bu strateji. AK Parti’nin yükselişi ile birlikte iktidarlarını dönülemez biçimde kaybettiklerini gören çevreler, en rasyonel siyasetin reel ve potansiyel bütün muhalefeti tek bir hedef etrafında birleştirmek olduğuna karar verdiler. Bunun için, kendi aralarındaki ayrımları köreltecek, farklılıkların hepsinin üstüne çıkabilecek bir tehdit algısı söyleminde yoğunlaşmak gerekiyordu. Önce sürüme sokulan “sivil vesayet”  kavramsallaştırması hızla “sivil diktatörlüğe” evrildi ve ardından hedef, değişimin merkezi aktörü Erdoğan’ın şahsında cisimleştirildi. Parti ve hükümet de silikleştirildi, hedef iyice daraltılarak Erdoğan 12 noktasına yerleştirildi. Bütün kötülüklerin yaratıcısı, hepimizin hayat tarzını ve özgürlüklerini tehdit eden “diktatörden” kurtulmak gerekiyordu. Muhalif cephe birleşip genişleyecek, hedef daralıp zayıflayacaktı.Kuşkusuz bu gerçekçi bir stratejiydi. Öncelikle, toplumdaki kültürel kırılma çizgilerinin diğer siyasi ayrımlardan daha baskın olduğu gerçeğine yaslanıyordu. İslamcı bir diktatör karşısında laiklerin arasındaki ayrımların lafı olmazdı. Biraz zamana, güçlü, sistematik propagandaya ve elbette dönüştürücü liderin kolaylaştırıcı sekterliklerine ihtiyaç vardı. Ayrıca Erdoğan bu saldırgan dil karşısında bir açmaza zorlanıyordu. Ya, kucaklayıcılık adına ılımlı bir üslupla kendi tabanı gözünde yalpalayan, Erbakanvari bir özgüven yoksunluğu portresi çizecek; tabanını muhalif etkilere kapatma ve konsolidasyon imkânı zayıflayacaktı; ya da sertleşecek “diktatör” propagandasını inandırıcı kılarak muhalif cepheyi birleştirecekti. Nitekim, bu oyuna, Erdoğan bildiğimiz sert, kararlı, çatışmacı mizacıyla cevap verdikçe, söylem toplumun muhalif kesimlerinde karşılık buldu ve strateji çalıştı. İşte bu gün bunun sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Fakat görülüyor ki, stratejinin çalışması sonuç almaya yetmiyor. Erdoğan paradoksal biçimde “oyuna geliyor” gibi görünürken, zayıflayan o değil oyunu kuranlar oluyor.Değişimi çökertmeye yönelen bu akıl, giderek kendini yutan bir tuzağa dönüşüyor.Bu tuzağa en hızlı düşen kesim ne yazık ki sol oldu. Kendini sosyalist sol olarak tanımlayan kesimin çoğunluğu zaten baştan beri AKP hareketini doğru okuyamadı. Onlar, 12 Eylül darbesinden sonra kendi dar cemaatini var etmek dışında hiç bir refleks gösterememiş; her “yeni parti”leşme deneyiminde çatışmalarla daha da parçalanmış; çökmüş bir ideolojiyi aşma cesaretinden yoksun kavruk bir mahalleye dönüşmüştü. Bu kesim olabilecek en yüzeysel kavramlarla dünyayı açıkladığını zannederken, AKP’yi de “egemen sınıf” siyaseti olarak kodlayıp düşmanlaştırmıştı.70’li yıllarda sosyalist düşüncelerle tanışmış fakat sonraları dar cemaatlerle ilişkisini kopartmış solculardan bir kısmı ise AKP’ye karşı bu kadar sert ve ön yargılı olmadılar. Kendi çevremden de gözlediğim bu insanlar hem mazlum saydıkları dindarların hak arayışına saygılı davrandılar, hem de askerî vesayetin tasfiyesinden heyecan duydular, desteklediler. Fakat o malum mahalle duyarlılığı onların da yakasından düşmedi bir türlü. Bir halk hareketi olarak değerlendirmeyi başarabilselerdi Erdoğan’ın tolare edebilecekleri bir çok çıkışından, kültürel kimliğini çok önemsedikleri ve İslamcı olarak kodladıkları için aşırı rahatsız oldular. Bütün düşünsel iddialarına rağmen zannettiklerinin tersine “sınıfsal analiz” yapamadılar, laiklik endişeleri solculuklarına ve hatta “Marksist”liklerine ağır bastı. Devrim sadece onların yapabileceği bir şeydi; Erdoğan’ın bir devrim yapmakta olduğunu akıllarına bile getirmediler. O nedenle, hükümet, İstanbul sermayesiyle, finans oligarşisiyle, IMF gibi kurumlarla çatışırken kılları kımıldamadı. Erdoğan’a baktıklarında gördükleri tek şey, “taşra burjuvazisine” dayanan, halka da rantın kırıntılarını dağıtarak ve dinsel demagojiyle aldatarak destek toplayan “otoriter” bir figürdü. Geniş halk kitlelerinin, AKP eliyle iktidarın maddi ve manevi nimetleriyle tanıştıkları için ve bu yüzden de bal gibi bariz bir sınıf bilinciyle davrandığını anlayamadılar; anlamak istemediler.Kısacası, Erdoğan’ı yalnızlaştırmak ve değişimi çökertmek isteyen güçler oyunlarını kurarken, sol gelenekten gelen çevreler kolay lokmaydı. Nitekim, Erdoğan nefreti özellikle Gezi ile birlikte öyle hızlı yayıldı ve taşlaştı ki bu kesimlerde, İslami cemaat eliyle girişilen tasfiye operasyonuna bile “ama yolsuzluklar ne olacak” körlüğüyle koşarak katıldılar. Tabii devletin, hesap sorulamaz, denetlenemez, sızmacı ve kimbilir kimlerle işbirliği yapan, istihbarat teknikleriyle çalışan bir örgütün eline geçmesi “iyi bir şey değildi!” Fakat önce şu Erdoğan gitmeliydi! Evet, bu tutumu kendilerine “ilkeli siyaset” olarak yutturmayı başardılar. Bütün gençlikleri MHP’lilerle çatışarak, onlardan nefret ederek geçmiş arkadaşlarımın Ankara’da “bağırlarına taş basarak” Mansur Yavaş’a oy verdiklerine tanık oldum. Sarıgül propagandası yapanlarla karşılaştım. HDP’nin oyları böldüğüne üzülenleri gördüm. Oyun hakikaten tutmuştu. Muhalefet birleşmişti. Onları birleştiren Erdoğan nefretiydi. Haberal’ın, Sinan Aygün’ün monte edildiği, belediye başkan adayının MHP’den transfer edildiği, yolsuzluklardan başka söz söylenmeyen seçim kampanyalarında şaka gibi Sarıgül’ün aday gösterilebildiği CHP, solcuların sığınağı olabilmişti. AKP Kürtlerle barışırken, solcularımızın önemli kısmı, Kürt politikaları nedeniyle bölgeden düpedüz silinip gitmiş CHP ile barışıyorlardı. Bundan daha çarpıcı ne olabilir? Kürtlerle birleşmeye yönelen sol kesim ise hareketin hükümeti devirmeci çizgiye yüz vermemesinden rahatsız görünüyor.Liberal görünümlü aydınların da macerası gözlerimizin önünde cereyan etti. Onlar da değişimin karakterini yeterince kavrayamadılar. Erdoğan’a yön çizmeye çalıştılar, çatışmalara girdiler. Erdoğan’ın kendi bildiği yolda çatışmaktan kaçınmayarak ilerleyen çizgisi karşısında hayal kırıklığına uğradılar. Kişisel öfkeler baş gösterdi. Aralarında bir günde dil değiştirenler oldu. Konumlarını kaybettikçe öfkeleri arttı. Bu kesim, demokratlık rozetinin verdiği inandırıcılıkla, sürecin olağanüstülüğünü gözlerden kaçırma rolüne savruldu. İnişli çıkışlı, çok zorlu bir değişim sürecine, gelişmiş ülkelerin olağan siyaset dekorunu giydirip her olguyu o dekoratif ölçülerle yargılamaya yöneldiler. Sanki Türkiye seçilmişlerin egemenlik sorununu aşmış, ordusu, yargısı, polisi, istihbaratı, medyası olağan demokratik işlevine kavuşmuş ama seçilmiş bir diktatör bu yapılara savaş açmıştı. 28 Şubat medyasının kılına dokunulmamış, dönemin bütün medya aktörleri yerli yerinde mücadeleye devam ediyorken, bu “doğal” sayılmış, “Alo Fatih” duyulunca yer yerinden oynamıştı. İstihbarat örgütünün başındakiler yargı eliyle tasfiye edilmeye çalışılıp, açık bir Cemaat operasyonunun düğmesine basılmışken sessiz kalınmış, onları korumaya alan yasa çıkartılırken “normal demokratik düzen”in darbe yediği ilan edilmişti. Gelişmiş ülkelerde binlerce polis sürülmezdi. Gelişmiş ülkelerde adalet bakanı savcı ve hâkimlerin üst kurulunda yetki kullanamazdı. Peki, gelişmiş ülkelerde Emniyet bürokrasisi, yargıyı yöneten kurul, kritik noktalarda görev yapan hâkim ve savcılar; uluslararası bağlantıları, kendi ayrı siyasi stratejisi olan, gizli çalışan bir örgüt tarafından kuşatılabilir miydi? Bir dönem hükümetin bu yapıyla hangi nedenle olursa olsun işbirliği yapmış olması, bu örgütün hükümete karşı elindeki kamu gücünü kullanmasını, tuzak kurmasını, tasfiyeye soyunmasını meşru kılar mı? Olağan demokratik düzen bu mudur?İşte liberal görünümlü muhalif aydınların söylemi bu olağanüstülüğü yok saymaya abandı. Erdoğan’ın kimi söylem ve siyasetlerine dönük haklı eleştiriler, sürecin gerçek güçlükleri ve olağanüstülüğü göz ardı edilerek hakkaniyetli bir çerçeveye oturtulmadı. Söz alabildiğine sivriltildi; siyasetin değil nefretin hizmetine sunuldu. Ve işte bu günlere geldik. Liberalin yazısıyla lümpenin tweeti, solcunun sloganıyla ulusalcının hıncı birbirinden ayrılamaz, renkler fark edilemez oldu.Ben Hadi Uluengin’in isyanını bu tuhaf kör gidişe karşı bir imdat çığlığı olarak anlıyorum. Hak veriyorum.Hak veriyorum çünkü, bu ülkenin her şeyden çok; içinden geçtiğimiz bu kendine özgü devrimi anlayan, ona anlamlı katkılar sunabilecek bir muhalefete ihtiyacı olduğuna inanıyorum.Kendini nefret cephesinden ayıran, süreci soğukkanlılıkla ve ön yargısız değerlendiren, bizi gerçekçi, geçerli yollardan demokrasinin inşasına zorlayan bir muhalefet.Evet; bu sesin çoğalmasını diliyorum.