Zümre iktidarının çoğunluk nefreti ve başını kaldıranlar

Eski rejimin temsilcilerinin, aydınlarının, solcularının AKP iktidarı ile birlikte gelen toplumsal değişimi okumaya hiç niyetleri yok. Tam tersine giderek daha çok kutuplaştırmak, başbakanı ve AKP’yi şeytanlaştırmak ve siyasal linçle ondan “kurtulmak” için Gürbüz Özaltınlı’nın bu sitedeki son yazısında veciz bir biçimde resmini çizdiği gibi “soğukkanlı bir aklın çizdiği stratejiyle” birleşmiş bulunuyorlar. Ana gövde olan doksan küsur yıllık zümre iktidarının temsilcileri, sözcüleri, yazarları, partileri satranç oynar gibi sahneledikleri bunca “yıkım” stratejisine rağmen, Akın Özçer’in “sessiz çoğunluk” dediği büyük halk kitlelerinin “A-ke-pe”ye oy vermesini hazmedemiyorlar.Bu 12 yılda siyasal ve toplumsal alanda yaşananları, T.C.’nin kuruluşundan bu yana yarattığı mağdur toplumsal kesimlerden birinin, mütedeyyinlerin başını dikleştirerek “biz de varız, biz de bu ülkenin vatandaşıysak eşit söz hakkı istiyoruz, saygı istiyoruz,” duruşunu sergilemesi olarak görüyorum. Bu geniş halk kesimlerince Erdoğan’ın bu denli sevilmesinin, sahiplenilmesinin altında bu duygu yatıyor. 90 yıl sonra başını kaldırıp toplumsal ve siyasal alanda temsil isteyen mağdur yığınlar, hak arayışlarını en iyi Erdoğan’ın dillendireceğine inanıyorlar. Başbakanın performansı ve söylemlerine baktığınızda bu izleri görmek mümkün. Düşünce, sanat, siyaset, ekonomi dünyasından doksan yıl boyunca dışlananlar yavaş yavaş ayağa kalkıyor ve kamusal alana girmek için mücadele veriyorlar. Bu kitlelerin büyük çoğunluğunu yoksullar, işçiler, kasabalarda unutulan gençler, yoksul köylüler, kentlerin varoşlarında tutunmaya, ekmek parası kazanmaya çalışan emekçiler, işsizler, garip gureba… oluşturuyor. Erdoğan’ın güç aldığı kesimler sanıldığı veya laik/solcular tarafından iddia edildiği gibi yeni kapitalistler / “Anadolu Aslanları” vd. değil işte bu dışlanan, mazlum çoğunluklar. Doğaldır ki onların ne hâkim zümrelerinki kadar etkili kalemleri, yazarları, medyası var ne de dernekleri, kuruluşları, güce erişme irtibatları.Erdoğan’ın başarısı bu sosyolojiyi okumasında ve onların temsilciliğini üstlenmesinde yatıyor. İkinci olarak bu başkaldırmada Cumhuriyet’in, otoriter yöntemlerle imtiyazlandırdığı ve iktidarını dayadığı kentli üst orta sınıfların dışında kalan, 90 yıldır din, inanç, etnisite ve kimliklerinden ötürü ezdiği gruplarla “birlikte” yürümeyi göze almasında. Bu tutumuyla içinden çıktığı milliyetçileştirilmiş dindarları, muhafazakârları değişime çağırıyor. Bu değişimin jakobence, tepeden inme olamayacağını ve karşısındaki gücün tüm bu toplamı kat kat aşan üstünlüğünü bilerek bir tür gerilla taktiği uyguluyor. Asıl başarı başbakanın bu hamlelerini doğru değerlendiren büyük çoğunluklarda. Bu insanlar eli kalem tutan, masa başındaki onca aydını geride bırakarak, 90 yılın acılarından, zulmünden, yaşadıklarından öğrenerek gelişmeleri doğru değerlendiriyorlar ve kendi kaderlerini tayin etmeyi talep ediyorlar. Bu talebe bugün için yanıt veren yalnızca Erdoğan ve partisi olduğu için oylarıyla onları destekliyorlar. Bu parti ve başbakan bu görevden uzaklaştığı anda bu oylar bu talebe yanıt verenlere yönelecek ve mazlumlar yeni temsilcilerini arayacaklar.Artık bu başkaldırı geri dönülemez biçimde büyük kitlelerin hareket tarzı oldu. Tarz-ı siyasetin oyuncuları, aktörleri, belirleyenleri değişti. Laik ve ayrıcalıklı kesimlerin bu büyük öfkesi ve Halil Berktay’in incelikle tahlil ettiği nefret söyleminin nedeni işte bu el değiştirme. Üstelik bu, uyandırılmak istenen nefretin bir de uluslararası ayağı var ki bu ayrı bir yazı konusu. Yine de anındalığa değinmeden geçemeyeceğim.Der Spiegel’in kapağındaki “Cehenneme git Erdoğan” başlığını görünce bu kadar mı paralellik olur diye düşündüm. Soma faciasından bir iki gün önce otobüsle Ümraniye’ye gidiyorum ve karşımda orta sınıf oldukları halinden belli anne, kızı ve bir akrabasından oluşan üç kadın var. Genç kadın, “Buraya metro yapacaklarmış,” dedi. “Tabii oy almak için buralara yaparlar…” Söz, kömür/makarna muhabbeti ve neden Bağdat caddesine metro yapılmadığı üzerine birkaç kez döndükten sonra anne, başbakanı kast ederek son sözü söyledi ve tartışmayı bitirdi: “Alsın metrosunu cehenneme gitsin.” Bu arada, bu “olağan” konuşmaya neden katılmadığımı hatta nefreti yarıştırmadığımı, kalkıp yerimi değiştirdiğimi görünce yüzlerindeki hayreti unutmak mümkün değil.Bu toz duman içinde kendi pozisyonumu belirlemek için kendime ahlaki bir soruyu sormanın zamanı. Cevaben, belki ne yapacağımı değil, ama ne yapmayacağımı çok iyi biliyorum. Laik kesimlerin ve Özaltınlı’nın açımladığı koalisyonun hezeyanlarının içinde yer almayacağımı, eşitsizliklere ve mağduriyetlere bu yönde katkıda bulunmayacağımı, tam tersine içinde bulunduğum toplumsal kesimlerin dindarları, çoğunlukları aşağılama ve dışlamalarına karşı duracağımı biliyorum. Hükümetin yanlış uygulamalarına, geri adımlarına, yalpalamalarına demokrasi güçlerinin “nasıl” bir cevap vermesi konusuna gelince, “Yetmez ama evet” bu cevaplardan biriydi ve ilkeli, doğru bir duruştu. “Yetmez ama evet” politikası hükümetin demokratikleşme reformlarına şartlı bir desteği ifade ediyordu. Tarihsel olarak da doğruydu, ilkesel olarak da. Bu pozisyonda kalmaya devam. Bunu terk eden solcu, demokrat arkadaşlarımın da katılımını talep ederek… Adil ve etkili bir anti-kapitalist muhalefetin yeniden inşası için…