Ölü rolü mü zor, yaşıyor rolü mü

“Mesela şarap açarken ölmek, iyi bir ölme şeklidir. Elbette şarabın tadına bakamadan ölmek acıklı bir şey ama ölmeden önce aklınızdaki son düşüncenin ‘Birazdan o mantarı çıkarıp şarap içeceğim’ gibi bir şey olmasından daha güzel ne olabilir?”

Devlet Tiyatroları 15-16 sene önce gazete ilanıyla oyuncu arıyordu. Ahududu oyununda “ölü rolü” yapacak iki oyuncu…

Oyuncularda aranan şart basitti: “Gülmemesi ve hareket etmemesi” gerekiyordu adayların…

O kadar.

İlginçti… Daha da ilginç olan, sahneye boylu boyuna uzanacak iki kişi arayan o ilana duyulan ilgiydi. “Ölü rolü”ne iki günde 100 kişi başvurmuştu. Belki  “Türkiye”de insan, ölünce meşhur oluyor, kıymeti biliniyor” diye düşünmüşlerdir.

Öyle oyunculuk da gerektirmiyor aslında. Sokaklar, kurumlar bu “vasıflara” sahip oyuncularla dolu. Gülmeyen, her gün aynı hareketlerde, duraklarda, pencerelerde donup kalan binlerce insan… Bir tek farkları var; onlar ölü değil, yaşıyor rolü yapıyorlar.

Her filmini sıcak, yakın duygularla izlediğim İsveçli yönetmen Roy Andersson da karakterlerini öyle sabitliyor kamerasına. Onun filmlerinde de “yaşıyor rolü yapan” insanlara sık rastlıyoruz. Yönetmenin sabit kamerasında, tek plan o rolle geçiriyorlar günlerini, olaylara kıpırdamadan öylece bakıyorlar. Onun “homo erectus”u, çevresindeki bir olayın, filmdeki başka bir kahramanın, -bize iyice yakın bir örnek vermem gerekirse- budanan bir ağacın başında ayakta, öylece dikilen insanlar.

 Kaldıysa umutlarını, 2007 yapımı “Du Lavande (Siz, yaşayanlar…)” filmindeki gibi hep “yarın”a bağlıyorlar. “Yarın yeni bir gün…” Ama gelmiyor o gün. Andersson da o hiç gelmeyen “yeni gün”ün farklı sahnelerini boğazımıza düğümlüyor.

“Walking Dead”in son siparişi

Sıkıcı, renksiz bir müdavim barının sisindeki barmen, “Son siparişleri alıyoruz” uyarısıyla tezgâhın üstündeki gemici çanını çalıyor mesela. Ardından “Yarın yeni bir gün” diye bağırıyor, o ana kadar donuk, sessiz-sedasız, “ölü gibi” solgun görünen müşterilerine… Hepsi, mekânın solgun renklerine uygun giysileriyle kurulmuş gibi ayağa kalkıyor, “walking dead” bara sürükleniyor. Zira tek umut, tek çare, yarının yeni bir gün olması…

Başka bir sahnede onları, geçmişi, önceki yaşamlarını unutmalarını ve “yeni bir gün”e başlamalarını sağlayacak “Lethe (Unutuş)” treninden inerken izliyoruz. Yunan mitolojisindeki Unutuş Irmağı’ndan geliyorlar yani. Onun suyundan içen “ölü ruhlar” tüm geçmişlerini unutuyorlar. Lâkin Andersson’un kahramanları “günlük hayatın mesaisi” içinde, her gün o trene binerek “dün”ü unutup, sonra tekrarını yaşıyor. Yine işlerine-güçlerine koşturuyor, o dumanın, o ağdalı sisin içinde… Ertesi gün istikâmet yeniden “Lethe” treni…

Biz de Andersson’un “dikilen” kahramanlarının sohbet eden, kısık sesle de olsa müzik dinleyenlere yaptığı o mütemadi uyarıyı -elimizdeki süpürgeyi filmdeki gibi tavana vurarak- memleket natürmortumuzdaki ayvanın yanına alıyoruz: “Şşşşşşşş… Yarın insanlar erkenden işe gidecekler”.

Seyrederken fon müziği olarak cüretkâr tercihim ise… İsveçli melodik Death Metal grubu Dark Tranquillity’nin (Karanlık huzur, sükûnet) “Lethe” şarkısındaki bruthal, yaralı çığlığı:  “Yok eden, parçalayan suyundan ver bana /Bomboş ama güçlü olan unutkanlığın tatlı merhemini, umursamazlığını ve lütfunu ödünç ver bana Lethe.”  Ve yırtıcı gitarların, baterinin ardından koro giriyor; “Şşşşşşş… Şşşşşş… Yarın insanlar…”

“Usulca bir ah, ölüyorum eyvah”

Giovanni Papini’nin “Kaçan Ayna” öyküsünden satırları da iliştiriyorum penceremden görünen manzaraya: “Biz, biz uygar insanlar, biz yeni insanlar, gelecekteki lütuf için yaşarız. Yaşamımızın tümü, gelmesi gereken şeye yöneliktir. İleride olacak şeye. Bugünü yarına adarız.”

Adarız da ya yarın, o yeni gün gelmezse…

Pattadanak ölürsek mesela. Ölüme yakalanma anlarının ironik örneklerini, ağrılı, trajik tebessümünü de Andersson’un Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan Ödülü’nü alan 2014 yapımı “İnsanları Seyreden Güvercin” filminde görüyoruz.

Film “Ölümle Üç Buluşma”yla başlıyor. İlk buluşma, karısı mutfakta yemeğe son dokunuşlarını yaparken, birazdan içecekleri şarabı açmaya çalışan bir adam. Bir türlü açamıyor şarabı, zorlanıyor, şişeyi iki bacağı arasına alıyor, ufluyor-pufluyor, kalbini tutup usulca ölüyor. Karısı salona bitişik, kapısı açık mutfakta, -arkası dönük- yemek hazırlığına devam ediyor hâlâ. Habersiz…

Andersson Evrim Kaya ile aynı yıl yaptığı söyleşide o sahneyi şöyle anlatıyor: “Sürekli ölüm konusuna geri dönüp duruyorum. Çünkü hakkında şaka yapabilirseniz, ölüm korkutucu bir şey olmaktan çıkar gibi geliyor bana. En azından benim korkum azalıyor. Mesela şarap açarken ölmek, iyi bir ölme şeklidir. Elbette şarabın tadına bakamadan ölmek acıklı bir şey ama ölmeden önce aklınızdaki son düşüncenin ‘Birazdan o mantarı çıkarıp şarap içeceğim’ gibi bir şey olmasından daha güzel ne olabilir?”

Cennette yeni mücevherlerin olacak anne

Yönetmen kara, loş mizahını diğer ölümlere de teğelliyor. Ölürken tünelin ucundaki ışığı değil, burnunun ucundaki “yakınları”nı görmek de var mesela. İkinci sahnede ölüm döşeğindeki yaşlı annelerinin başında, sabırsızlıkla bekleyen üç kardeşi seyrediyoruz. Gözleri kapalı, hiç kıpırdamadan sırtüstü yatan kadıncağızın kucağında sımsıkı tuttuğu çantası var. “Bu çanta da neyin nesi?” diyor kardeşlerden biri. Kardeşler karşılıklı “sarhoş, adi” gibi samimi hakaretlerle süren kısa sohbetin ardından, çantada birkaç mücevher, babalarının altın saati, kol düğmesi, alyansı ve arabasını satarak elde ettiği 70 bin kronun bulunduğuna kanaat getiriyor. Ardından öylece yatan annelerinin sımsıkı tuttuğu çantayı sertçe almaya, elinden koparmaya çalışıyorlar. Gittikçe yükselen “ay ay”larının ardından, canhıraş çığlıklar atan annelerini çekiştirirken, bir yandan da “çocuk kandırmaca” giriyor devreye: “Bunu cennete götürmene gerek yok anne, cennette yeni mücevherlerin olacak…” (Ölsen de, yarın yeni bir gün olabilir yani)”

Yeri gelmişken, Andersson filmlerindeki “İsveççe ‘ay ay’lamalar”, “biraz”dan “çok”a seyreden “canım acıyor” nidaları bir harika… Belli özenle kurgulanmış. Sanki dişçinin hiç acıtmadan, ilk dokunuşuna bile tedbiren verilen usulca bir “ay”la başlayıp, “ay ay”, “ay ayyy ay”la süren “yaşama belirtileri”.

Ölümle üçüncü buluşmada Andersson yine duyarsızlığa, empati eksikliğine, o donuk umursamazlığa/buzlaşmaya şamarını basıyor. Adam feribotun kafeteryasından atıştırmalıklarını alırken pat diye ölmüş. Olay mahalline Kaptan da geliyor ve tam “Adamcağızı nereye koyalım, helikopter mi çağıralım” diye konuşurlarken… Kasiyer kadın “Bir şey sorabilir miyim?” diyerek araya giriyor. Az önce ölen adamın aldığı yiyecek ve birayı göstererek kaptana: “Bunlar ne olacak? Parası ödenmişti…” diyor. (Yaaa bak, ölüm mölüm derken, asıl meseleyi unutacaklardı az kalsın) Kaptan o ciddi yüz ifadesi hiç değişmeden ehemmiyetle yanıtlıyor: “Güzel soru… Aynı şeyden iki kere para alamayız, başkasına verelim o zaman.” Eh biraz da, cürmü “bir sandviç bir bira”dan ibaret adalet, hakkaniyet filan yani!
Kasiyer rahatlıyor, kafeteryada oturan ve az önce ölüme yakından, bizzat tanık olan kalabalığa kıdemli anonsiyer edasıyla sesleniyor: “Karidesli sandviç ve bira isteyen var mı, üstelik bedava!” Orta yaşlı bir adam önce parmak kaldırıyor, ardından yürüyor kasaya doğru: “Ben birayı alayım…” Elindeki birayı anında yudumlayarak –ölüye basmadan- uzaklaşıyor.

Evrim Kaya’nın kelimeleriyle Andersson, “sık sık kısık, sesli kahkahalara boğulan, hınzır, sevimli, dünya tatlısı bir adam”: “Üç ana teması var filmin. Dönüp dolaşıp geri geldiğim meseleler bunlar. İlki kırılganlık. İnsan çok kırılgan bir şey. Bunu gizlemeye çalışırız ama genelde beceremeyiz. İkincisi aşağılanma. Birilerinin aşağılandığını görmekten nefret ederim. Üçüncüsü de empati eksikliği. Hepsi de birbiriyle bağlantılı temalar elbette. Kırılgan varlıklar çok çabuk rencide olur. Empati yokluğu beraberinde başkalarını aşağılamayı getirir. Empati yokluğu zamanımızın en büyük derdi bana göre. İnsan deyince aklıma bu üç şey geliyor. Hayatın anlamı da buralarda bir yerde…”

Zaten vurguladığı gibi, İsveççe orijinal adıyla “bir dala tüneyip varoluş (hayatın anlamı) üzerine düşünen güvercin”in kendinin bir yansıması olduğunu söylüyor.

Yazımın finalini, bir başka yazıma “Bir film/Bir replik” olarak iliştirdiğim, “Du Lavande (Siz Yaşayanlar)’daki yaşlı kadının iki büklüm duasıyla getirmek zorundayım. İçten ve affedici bir “Âmin” diyemesem de, dinlerken duası bana Türk(çe) aksanlı gelmişti:

“Tanrım, sadece kendilerini düşünenleri affet. Açgözlü ve bayağı olanları affet.

Ve tanrım, aşağılayanları ve hakaret edenleri affet.

İşkence yapan ve öldürenleri affet.

Sahtekârları, yalancıları ve ikiyüzlüleri affet.

Gerçekleri halkından saklayan hükümetleri affet.

Çok ağır hükümler veren ya da masumu mahkûm eden mahkemeleri affet. Onları affet.

Halkı yanlış yönlendiren gazete ve televizyonları affet. İnsanların dikkatini önemli şeylerden önemsiz şeylere yöneltenleri affet.

Ey tanrım, onları affet. Onları affet.”

BİR FİLM/BİR REPLİK

“- Bu hastaneden hemen çıkmam lazım Chris.

– Paulo! Hadi yatağa dönelim, çok halsizsin.

– Dışarıdaki şu insanları görüyor musun? Birçoğu sadece nefes alıyor. Ben yaşayarak ölmek istiyorum.”

“Nao Pare na Pista: A Melhor Historia de Paulo Coelho (Paulo Coelho’nun En İyi Öyküsü)”, Yönetmen: Daniel Augusto, 2014.

Önceki İçerikOral Çalışlar’la Adalar, faytonlar üzerine söyleşi
Sonraki İçerikMalala Yusufzay ve “Yersiz Yurtsuz” Diğerleri…