Önce bir karar vermeli; medeniyetler mi medeniyet mi?

 

Gündelik dertleri, dünyaya ait sıkıntıları ve coğrafyanın kader oluşunu yahut medeniyetler çatışmasını nasıl yorumlamalı? Çatışmanın varyasyonlarını fikren üreten ve destekleyen çatışmacı ruh haline sebep olan unsur, hangi felsefi yaklaşım acaba? Pekiyi; böylesi ayırımcı ve çatışmacı yaklaşıma sebep olan felsefeye nasıl cevap verilebilir? Bu çeşit ve benzeri sorular çoğaltılıp çeşitlendirilebilir. Fakat derde derman olur mu, burada bir eminlikten bahsedilemez. Ancak sorunun tespiti, varlığının kabulü yanında hiç olmazsa iyiye işaret eder. En azından yeni bir söylemin inşa edilmesine de vesile olur. Aslında mesele, basit siyasi sonuçları olan bir husus gibi görülse de nasıl düşünüldüğüyle de alakalıdır. Ayırımı kim ve nasıl yapıyor? Medeniyet mi yoksa medeniyetler mi? Hangisi fikri ve dini arka planın bir neticesi? Doğru olan medeniyet mi medeniyetler mi? Konuya bakınca siyasete ilişkin öngörüler yanında çatışmaları çözücü girişimlerde de neden, nispeten de olsa, bir türlü sonuç alınamadığı belki görülebilir. 

 

Güçlülerin ve en azından ahlaki bir temelden yoksunmuşçasına mücadele ettiği düşünülen Batı'nın, elindeki bu imkanın çekilip alınması gerekiyor. Farklılıkları temellendiren medeniyetler fikrinin temelsiz bırakılması çok önemli. Ancak buna karşın yeni bir yaklaşım üretmek yerine farklılıkları destekleyici bir biçimde sürekli medeniyetlerden bahsetmenin ve üstelemenin, çatışmacı zihniyetin değirmenine su taşımaktan başka bir faydası olmadığı görülmelidir. Oysa hem kitabı hem de bundan kaynaklanan düşünsel yapısı teklik fikri üzerinde yükselirken bunun görmezden gelinmesi şaşırtıcı ve düşündürücüdür. Yeni bir düşünsel üretimin yayıcısı olarak hiç kuşkusuz siyasetin bundan yararlanması gerekir. Çünkü üretilmiş fırsatların kazandırdığı imkanlar, dünya üzerindeki siyasetin temellendirilmesine  katkı sağladığından benzersiz bir enstrüman olarak vasıflandırılabilirler. Bu yüzden medeniyetler mi yoksa medeniyet mi olduğunun, kabul edilenin aksine, hukuken genişletilmesi harikulade bir imkanı aklın kullanımına verecektir. Verilen bu imkanın elin tersi ile itilmesinin üzücü olmaktan da ötede muhakkak bir etkisinin olacağı aşikardır.  

 

Kelimelerin içerdikleri anlamlarla geleceğin şekillenmesi arasında sıkı bir ilişkinin olduğu kimi zaman mukaddermiş gibi görünüyor. Medeniyette de bu ilişki, kelime ve fiil irtibatında açıkça mevcut. Diğer bir deyişle medeniyet kelimesi, belli bir kökten gelse de üretilmesi bakımından ve ona yüklenen anlamla bambaşka bir atmosfere işaret ediyor aslında; mana dünyasının insan yapıp etmelerinin ortaklığına olan vurgusu aşikar. Hem Kamus-ı Türki’de hem de Redhouse’ın madde içeriklerinde bunu görmek mümkün. Medeniyet kelimesi kökü itibariyle Arapça; ancak kuralına uygun bir şekilde Türkler tarafından türetilmiş. Çok farklı varyasyonları olsa da kök içeriği şehre ait olmak ya da şehirli kimse anlamında kullanılmakta. Medeniyetin Batı'daki temel karşılığı ise civilisation. Civilisation da tamı tamına benzer bir içeriğe bürünük vaziyette; şehir yaşamına mensup olan, şehirli kimse anlamına gelmekte. Son tahlilde civilisation ile medeniyet, anlam itibariyle aynı olmaya yakın, benzer içeriklerle vasıflandırılabilecek kavramalar. Bu yüzden kelimeden anlaşılması gereken maddi ve manevi umran fikrinin insanın yapıp etmeleriyle yakından alakalı olduğudur. Dolayısıyla farklılık belirtilerine sahip bir grup insanın kavli ve fiili üretimlerinin kast edilmediği ifade edilmelidir. Maksadın insanlığın ortak değerleri çerçevesinde yükseldiği son tahlilde dikkat çekicidir.

 

Medeniyet ya da civilisationın doğrudan doğruya şehre vurgu yapması boşuna değil. Çünkü şehirdeki ortak yaşam ve bunun bir sonucu olan karşılıklı etkileşim, farklılıkların tekleşmesi üzerine kurulu bir nizamı zorunlu kılıyor. Şehri oluşturan farklı düşünce, farklı ekonomik düzey ya da farklı inanış ve farklı kültürlerin bir arada bulunmaları bir zorunluluk. Şehrin kimliği ve niteliği bir şekilde de bu aykırılıkların ahenkli bir düzen içinde bulunmasına bağlı. Arka plandaki farklılıklara bakılmaksızın ortaya çıkan iş bölümleri yahut yatay ve dikey toplumsal yapılanmalar da asgari bir ahlak ve anlayışı mecbur tutuyor. Ekonomik ya da medeni ilişkilerin hukuk ihtiyacını ortaya çıkarmasıyla, şehrin farklılıkları arasındaki ahengin sağlanması arasında çok yakın bir alaka kuruluyor. İş birliği, hukuk ve iş bölümleri yanında yaşam için gerekli düşünsel zeminin sağlanması, insanlık temelinde uzlaşılması imkanını mümkün hale getiriyor.

 

Yesrib’in Medine haline dönüşmesi yahut Atina veya Ninova’nın insani olanın taşıyıcı üssü haline gelmeleri hukukun ve karşılıklı uzlaşının neticeleri arasında sayılmaları mümkün. Dolayısıyla ayrılıktan ziyade farklı farklı maddi ve manevi birikimlerin etkileşime girdikleri havzalar olmaları yüzünden ayrıştırıcı değil birleştirici unsurlar olarak anlaşılmayı daha fazla hak etmektedirler. İşte sırf bu yüzden hem medeniyet, hem hadariyet hem de civilisation doğrudan şehri bir mecra ve ölçü haline getirmiş oluyorlar.

 

Tek tanrılı olsun ya da olmasın dinlerin dar kapsamlı söylemlerden çok uzakta kapsayıcılık içermesi biraz da ortak insanlık düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Yoksa dar insan grubuna hitap etmiş olması onun düzen söylemlerini anlamsız kılar. Elbette ne dinler ne de ahlaki öğretiler bu şekilde bir yol izleyemez. Hem odakları hem de yöntemleri alt düzeyli farklılıklar olsa da birleştirici bütünleştirici ve bir araya getirici, hatta farklılıklardan ziyade benzerlikleri görünür kılıcı olmaları da bundan kaynaklanmaktadır. İnsanın biyolojik ve anatomik yapısından psikolojik olgunlaşmasına değin birbirlerinin taklidi olması gibi dış çevreye karşı takındığı tutum da hem fizik hem de metafizik anlamda aynıdır. Bu yüzden farklılıklar asıldan çok talidir ve dikkate alınmalarının bir ehemmiyeti bulunmamaktadır. Zira böyle bir yol izlemek tevhitten çok karışıklığa sebep olacağından makul bir gerekçe de içermez. Ne var ki hem Hz. Adem hem de Hz. Nuh, insanlığın ortak atası olmaları yüzünden medeniyetin de ortak kurucuları olarak anılmayı fazlasıyla hak etmektedirler. İnkar edilemeyecek derecedeki ortak kurucu düşünce ve hukukun temel oluşturduğu bir düzlemde farklılıkların maddi ürünler düzeyinde kalması medeniyetin de tekliğini ortaya koyar. Bu husustaki düşünceyi olumsuz yönde etkileyen tefekkürün bir yansıması ya da ürünü olarak plastik unsurların görünür olmasından bahsedilebilir. Oysa plastik unsurlarda görülen çeşitliliğin insanlığın teklik yaklaşımından daha çok mevzi duruşlarının bir neticesi olarak algılanmaları daha mümkündür. Böylesi bir durumda bir yansımanın, aslının yerine konması, medeniyetin teklikten çok çoklukla anlaşılmasına vesile olmaktadır.

 

Tarih süresince kendini kaydetmiş hangi insan topluluğuna bakılırsa bakılsın endişeler, beklentiler, tavırlar, inanışlar ve akla gelecek hemen her şey bugününkilerle aynı değil midir? Nicelik değişse de nitelikçe aynılıktan bahsedilemez mi? İnsanların hangi zaman dilimi, hangi coğrafya ya da hangi inanışa bağlı olduklarına bakılmaksızın yapıp etmeleri öncekilerin tıpkıları değil midir? Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde ya da Jung’un arketiplerinde görülecek meseleler tüm insanlarda geçerli öncelikler olmamış mıdır? Ne var ki bu gerekçelerin gerçekleştirilmesi esnasında kullanılan enstrümanlardaki farklılıkların ortaya çıkardıkları iyi niyet olarak yorumlanamazlar. Yaratılış, yaşam ve bunun için kullanılması gereken zihni ve maddi yaklaşımlardaki farklılıkları ortak bilinçten uzak tutmak, medeniyeti medeniyet haline dönüştürmüş olmalıdır.

 

Eğer farklılıktan bahsedilmesinin bugün için mümkün olduğu kanaatine varılsa bile toplulukların tekliğe meyyal oldukları meydandadır. Teknik imkanların dünyayı sanal anlamda birbirine yakın kılması tek bir şehre dönüşümü de makul kılmaktadır. Çünkü farklılıklar, farkındalıklar ve benzer ayrılıklar bu iletişim ve karşılıklı etkileşim düzeyinde olumlu anlamda etkili hale dönüşebilmektedirler. Kimi düşünce kaynaklarındaki özgünlük beklentileri en üst seviyede olsa da medeniyetin en derinlerinde yatak nükleon tek bir yaşam formuna gönderme yapmaktadır. 

 

Dinin, medeniyet algısının inşasında temel belirleyici olduğu ön kabulü belki her yerde geçerli bir onay sebebi olarak gösterilebilir. Ancak hakikaten öyle midir? Bu türlü bir kabulün çok net sonuçları varmış gibi kabul edilebilir. Fakat yöntem farklılığının böyle değerlendirmeleri mümkün kıldığı unutulmamalıdır. Ön kabul doğru olsa bile en azından tek tanrılı dinlerdeki insanlığın neslen kurucuları olan Hz. Adem ve Hz. Nuh’un konulacakları yer neresidir? Fikri anlamda her iki peygamberin ve diğer ahlaki öğretilerde kendini gösteren kurucuların temel iddiaları, insanlık olduğundan, insaniyetin medeniyetle karşılanması muhtemeldir. Dinin, medeniyet mefhumundan önce gelerek medeniyetler şeklinde bir ayrıma gidilmesinde hiç kuşkusuz kapsayıcılığı hesaba katılmalıdır. O yüzden dinin ve dinin manevi dünyadan maddi dünyaya geçerkenki sirayet ettiği plastik unsurların görünürlüğünün medeniyetler şeklinde anlaşılmayı mümkün kıldığının tefekkür edilmesi gerekir. İnsanın somut olanla düşünmeye ve soyutun somut olanla kıyas edilmesine daha yatkın olmasından ötürü böylesi bir usulde ilerlenmesi de gayet tabiidir.

 

Neticede medeniyet denilen şey, insanların tek tek ve bir bütün olarak ürettiği fikri ve fiili unsurların, geçmiş ve şimdiki hallerinin zihinde ve gözde şekillenmiş olan tüm halleri olarak anlaşılması daha mümkündür. Medeniyet insanlıktır! Aksi halde insanlıklar varsa medeniyetlerin olmasını da beklemek icap eder. Bu yüzden medeniyet kavramında Batı ile Şark arasında bir tekamül yahut gelişim ayrılığı göze çarpsa da tekliği hususunda dikkat çekici zımni bir kabulle karşı karşıya kalındığı tekrar tekrar hatırlanmalıdır. Medeniyetin tekliği hususunda hem Batı hem de Şark’ın parlak zihinlerinden örnekler getirilebilir. Bunun için Toynbee, Habermas, Gadamer, Russel ve daha pek çok felsefecinin görüşlerine başvurulabilir. Ancak şimdilik buna gerek yok. Bununla beraber mensup olunan kültürdeki en önemli düşünürlerin konuya ilişkin düşüncelerinden misal vermek medeniyetin tekliğine olan vurguyu belki kuvvetlendirebilir. 

 

Müslüman düşünürler elbette bu hususta da çalışmış ve fikirler serdetmişlerdir. Mesela Farabi’nin, fikri arka planının zenginliğiyle birlikte nizam fikrinden yola çıkarak yeni bir şehir tasavvurunda medeniyetin tekliği yaklaşımını görmek mümkündür. Farabi için şehir ve yukarıda zikredilen ortak yaşam birimi bir ölçüdür ve bir misyona karşılık gelmektedir. Faziletli bir yaşamın inşası bireyden topluluğa doğru ilerleyen bir çeşitlilikle gerçekleştirilebilir. Çünkü Farabi’ye göre insanın tek başına yaşaması hem güç hem de ahlaken uygunsuzdur. Miskeveyh de benzer şeyler söyleyerek insanın beraber yaşamaya eğilimli bir varlık olduğunu dile getirir. Beraber yaşamak da ahlaki olgunluğun doğmasına vesile olur. Ahlaki olgunluk ile yukarıda dile getirilen hukukun uygulamaya sokulması birlikte anlaşılmaya çalışılmalıdır. Bu yüzden bir arada yaşamak mecburidir. Yaşamdaki mecburiyet ve iş birliğini, iş birliği iş bölümlerini, iş bölümleri de kuralların tanzimini ortaya koyar. Sonuç olarak maddi ve manevi bir dünya ortaya konmuş olur. Medeniyet işte budur!

 

Medeniyetin sürekliliği ve insanların yapıp etmeleriyle doğrudan alakalı olduğunu adeta ilmek ilmek işleyen kişi ise hiç kuşkusuz İbn Haldun’dur. Bu bakımdan İbn Haldun, medeniyeti teknik ve felsefi açıdan sistematize eden en önemli düşünür olarak da tavsif edilebilir. Haldun’un medeniyetin inşasındaki anatomistliği insanlık fikri üzerinde durmasında ve insanların yaşayış ve davranışlarında ayrılık görmemesinde gizlidir. Bu yaklaşım Haldun’un insanlığın, varlık anlamında, tek bir bütün olduğunu göstermektedir. Onun ne hadariyet ne de doğal olarak medeniyet kelimesini kullanmaması anlaşılabilir bir duruma karşılık gelmektedir. İbn Haldun için temel kelime umrandır. Umran ise hem beledi hem de bedevi olarak ikiye ayırdığı insanlığın en üst maddi ve manevi formunu ifade etmektedir. Bu form son derece kapsayıcı bir konumdadır. Bu yüzden umran bir şekilde ve köklüce bugün medeniyet denilen şeye karşılık gelmektedir. Onun umranü’l-beşeri ve umranü’l-insani şeklinde tavsif ettiği şey, medeniyettir. İçerisinde zevklerin incelmesinden, ekonomik anlamdaki refaha dek pek çok alt birim kendine bir yer bulur.

 

Yukarıda dile getirilen hususların benzerleri Katip Çelebi, Hasan Kafi veya Kınalızade gibi Osmanlı münevverlerince de tartışılmıştır. Fakat burada medeniyetin medeniyetler haline dönüşmesindeki nedenleri Osmanlı değişimindeki sebeplerle birlikte kıyas ederek görmek mümkündür. Çünkü neden böyle bir yol izlendiğinin az çok farkındalığı bu münevverlerde gizlidir. Bilhassa 16. yüzyıldan sonra Batı karşısında sıklıkla yaşanmaya başlanan fikri, ekonomik ve siyasi anlamdaki başarısızlıklar bir şekilde üstünlüğün yitirilmesi ile ilgiliydi. Üstünlüğün yitirilmeye başlanmasının bir şekilde fikren durdurulması ve sağaltılmasının meselenin sınırlandırılarak enterne edilmesiyle mümkün olabileceği düşünülmeye başlandı. Bu maksadın gerçekleştirilebilmesi için yapılan şey herhalde zihniyetin maddi unsurlar aracılığıyla temsil edilmesinin yeğlenmesi oldu. Buradan da Batı dünyası ile olan ortaklıklar ve insanlıktan kaynaklanan benzerliklerdense farklılıklar ve aykırılıkların tespitine yönelindi. Yapılan her bir farklılık saptaması bir şekilde hüküm vermeye dönüştü. Böylece yavaş yavaş insanlık betimlemesi, zihniyetin kendisini, maddi unsurlar üzerinden tanımlamaya itti. Zincirleme gelişmelerle mesele felsefi boyuttan siyasi boyuta dönüşerek müreffehlik halinin izahı şekline büründürüldü ya da büründü. Böylece her bir mukayeseyle faydasız müreffehlik ilişkilerinin incelenmesine kalkışıldı. 17. yüzyıldan sonra görünür olan ıslahat girişimleri de bununla ilintilendirildi ve Batı’nın tekniğini alıp ahlakını almamak şeklinde formüle edildi. Tüm bu girişimlerde zımnen refahın artışından çok dine vurgu varsa da buradan tek bir Yaratıcı'ya olan bağlılık fikrinde lehte bir anlam genişletmesine gidilmesi de kolaylıkla görülebilir. Öyle ki ancak bu yolla diğerlerine karşı bir üstünlük sağlanabileceğine inanılmaktadır. Siyasi, ekonomik ve diğer alanlardaki olumsuz kıyas belki burada lehe yönelik bir sonuç vereceğinden tercihe şayan olarak görülmüştür. Bu yüzden medeniyetten çok medeniyetlerin olması mücadelenin akli ve pratik bakımdan sürdürülebilmesine imkan ve zemin sağlamış olmalıdır. Son tahlilde ve yukarıda dile getirilen hususlardan ötürü en azından 17. yüzyıldan sonra din üzerinden bir medeniyet fikrinin geliştirilmesinin siyaset felsefesinin bir gereği olarak anlaşılması önerilmelidir. Tercihlerin din üzerinden ilerlemesinin yaratılışla olan bağlantısının kurulmasıyla da bir alakasının olması gerekir. Böyle olunca sosyolojik ve psikolojik meselelerin öncelenmesi gerekirken geride bıraktırılmasıyla karşılaşılmıştır. İnsana ait olan durumun metafizik bir temelle irtibatlandırılması son tahlilde hiyerarşinin farklı bir kaynakla somutlaşmasına yol açmıştır. 

 

Küresel çapta ve neredeyse bütün sorunların çözümündeki tek medeniyet söylemi önemli. Aykırılık ya da ayrıcalık içerikli tüm kavramsallaştırmalar bir şekilde maddi bünyeye dönüşüyor. Medeniyetin birden çok olarak telakki edilmesi fikri, anlamada, bir handikap olarak konumunu halen muhafaza etmekte. Siyaseten konum belirleme işi beraberinde diğer meselelere de sirayet ettiğinden medeniyet mefhumunu da bir şekilde manasız bırakıyor. Böylece ilk yapılan mensubiyet fikrine sıkı sıkı sarılmak  oluyor. Mensubiyet de ayrılıkları ve sınırları belirleyerek nevzuhur kimlik gelişimine yol açıyor. 

 

Dünya ölçeğinde mensubiyet kaynaklı ayırımların yol açacağı kargaşaların ne boyutta olacağının işaretleri daha 1988 yılında görünür hale gelmişti. Görünenin, aslında, şimdi geriye bakılınca bir şekilde yol haritası olduğu ne yazık ki anlaşılıyor. Haritanın çizgileri daha da belirginleşip şartlar çetinleştiğinde Batı'nın ve Şark’ın ileri gelenlerinin süratle bir araya gelmeye çalıştıkları hatırlanmalı. Uluslar arası çaptaki bu girişimlerin ana aksını Medeniyetler İttifakı oluşturmaktaydı. Zaten bu girişim de daha adı konulurken baştan karşılıklı olma ve rekabeti içerdiğinden bir sonuç alınamayıp berhava oldu. Bu girişimlerden bir türlü yararlı sonuçların elde edilemediği meydandadır.

 

Medeniyetler İttifakı ile en azından uluslararası siyasetteki zıtlaşmaların önünün alınmaya çalışılması hedeflendiyse de gizli kapılar ardındaki hesapların neticesinde başka bir evreye sürüklendi. Bu girişimlerin ne derece sağlıklı ve etkili olduğu elbette uluslar arası siyaset alanında çalışanların muhakemesine muhtaç. Ancak ne var ki bu deneyimden yola çıkarak medeniyet fikrinin tekil olduğu düşüncesinin yeniden ele alınması ve yeni bir söylem olarak sunulmasının üzerinde durulması gerekiyor. Çünkü medeniyetin tekliği fikrinin işlenmesi yanında yaygınlaştırılmasının da mevcut yaşananlara ilişkin en önemli panzehir olabileceği fikri bir ümit halini muhafaza ediyor. Ayrışma isteyenlerin karşısında birlikten bahsetmek mühim bir tavır çünkü. Elbette farklılıklar üzerinden insaniyetler inşa edenlere karşı ortak paydanın genişliğiyle mukabele etmek çok daha önemli bir girişim olacak.

 

Hiç kuşkusuz pastoral bir görünüm arzediyor görünse de insaniyet ayrılıklar değil benzerlikler üzerinden kurulabilir. Bugün kıtalar yahut bölgeler ölçeğinde yaşanan tüm savaş ve rekabetlerin ardında yattığı gözlenen vicdani ve dini gerekçelerin nevzuhurluğu belki medeniyetlerle tespit edilebilir. Hiçbir anlık etkisi ve faydası olamasa da, üstünlüğün imkan ölçüsüne erişmesi için elzemdir. Şark için insanlığın tekliği medeniyetin de tekliğiyle mümkündür. Bugünü yaşanmaz hale getiren kavgacı, çatışmacı ve ayırımcı ruh halini üreten felsefelere ancak bu düşüncelerle cevap verilmelidir. Farklı olmaktan vazgeçmeli birleştirici yollar aranmalıdır. Belki böyle böyle yeni bir söz söylenmek imkanı bulunabilir. Eskinin medeniyetleri mi yoksa yeninin medeniyeti mi, bir karar verilmelidir.

 

Önceki İçerik‘Camilere bayrak’ iyi niyetli bir talep mi?
Sonraki İçerik‘Beni o subaylardan birinin karısı yapacaklardı’