Orman yangınında linç!

Tarih bize insandan milyonlarca yıl önce de orman yangınlarının olduğunu söylüyor. Cam mam, sigara filan daha icat edilmemiş yani! Dinozorun ağzından fışkıran alev de mevzubahis değil! E nasıl oluyor da kendiliğinden yangın başlıyor? Cevap, doğal yollarla ortaya çıkan kıvılcımlarla: Bu aydaki gibi aşırı sıcaklarda yağmur yağmasa da, biz görmesek de düşen yıldırımlarla, yanardağ faaliyetleriyle, ağaçların ‘tutuşma sıcaklığı’ seviyesine ulaşmasıyla, düşen taşların kayalara hızla çarpmasıyla vb çıkan kıvılcım kupkuru otları hemen tutuşturuyor.

Her yerde linç, her şeyde linç.

Merak etmeyin linç eskiden de vardı ama duymuyorduk ya da çok az işitiyorduk. Sosyal Medya sahanlıkları (platformları) yüzünden bilgisiz ama pek fikirli güruhun sesi artık çok çıkıyor, tek fark bu.

Geçtiğimiz cuma akşamı TV100’de Ertan Özyiğit’le beraber orman yangınlarını konuştuk, tabii akabinde topluca lincimizi de yedik. Niye programda orman yangını konuşurken latife ve cemile yapıyormuşuz? Arkadaş, tv kanalları vasıtasıyla bilgi edinmek nedir? Bilimsel bir sürü basılı yayın var!* Otur bizahmet (geçen yazıda bir değil doğrusunun bi- olduğunu yazmıştım!) oku, bilgilen; endişelerinden kurtul, emniyet hissine kavuş, hayatın safasını sür! Ne bu titreme, bu korku, bu endişe!

Şimdi size orman yangınlarının bilinmeyenlerinden bahsedeceğim. ‘Teyfur Hoca, biz seni tarih felsefecisi biliyorduk, orman yangınları hakkında ne malumatın var ki hem tv ekranlarında hem de burada ahkam kesiyorsun?’ diyenleri duyar gibiyim. Efendim sakin olun izah edeyim, hep böyle hararetlisiniz maşaallah.

On yıldan biraz evvel Hasan Soygüzel ve Enes Keskin beylerle birlikte Yalova’da Şehir(li) Atölyesi hareketini başlattık. Yıllar boyu da birçok şehri gezerek bu atölyeyi yerel yöneticiler ve hemşehriler nezdinde topladık. Karşılıklı (enteraktif) paylaşımlarda bulunduk. Gençlik işte. Bir daha geri gelmiyor, o cevelanlı günler! Şimdi ancak masa başı ahkam kesebiliyorum. Bu atölyelerde bendeniz bazen bu orman yangını ((wildfires/forests fires) meselesine kuramsal olarak değinir, bununla da ilgili olarak bilimsel yazını (literatürü) yakından takip ederdi. Bu akademik bilgileri de ara sıra belli sahanlıklarda paylaşırdı. Sözlerime hep ‘Orman yangınları bildiğiniz gibi değil’ diyerek başlardım! Gerçekten de bildiğimiz gibi değil. Sabırla okursanız, bambaşka gerçeklerle sizleri de tanıştırmak istiyorum.

Bir kere hemen şunu söyleyeyim PKK terörünü lanetliyorum (bu cümleyi sürekli aklınızda tutmanızı istirham ederim!..). Lakin PKK’nın kendini güçlü göstermek için orman yangınlarını üstlendiğini düşünüyorum. Terör örgütleri sıradan halkı etkileyen bu tür hadiseleri asla kaçırmaz. Depremi biz yaptık, yeri depreştirdik diyenleri bile duymuştuk. Ama bu demek değil ki Temmuz ayındaki orman yangınlarında terör kaynaklı kundaklama yok! Bunu iddia edemem, bilemem de. Bu adli makamların işi, yakında hep birlikte öğreniriz. Bu arada bazı gazeteciler şunu ima ediyorlar: 2019’da hükümet yangın söndürme işini özelleştirdi ve çıkan orman yangınlarında ihaleyi alan THK ile ortak şirket helikopter kaldırdıkça saat ücreti üzerinden para kazanıyor! Yine tekrar ediyorum bu da adli makamların işi, biz bilemeyiz! Ancak Osmanlı’da da tulumbacıların bir dönem götürü usulü çalıştıkları için bilerek yangın çıkardıklarını ve bu sayede her yangında para kazandıklarını mahkeme kayıtlarından öğreniyoruz. Kundaklama işine yeniçeriler de bulaşıyordu, yangın sonrası yağma yapmak için. Hah burada, gördünüz mü bu şirket de böyle yapıyor olabilir denemez, böyle sonuçlar çıkarılamaz. Çünkü akıl yürütme hem uygunsuz hem de bilimsel değildir. Zira bu ipin ucu kaçar. Çünkü Osmanlı’da rakip hizip mensupları (o zaman daha partiler yok) yöneticileri başarısız göstermek için de yangın çıkarırlardı. Bunu da vakanüvislerden öğreniyoruz (Reklamlar: Ben Osmanlı’daki bu sisteme iç çatışmalı sistem diyorum. Ayrıntısını kitap ve makalelerimde bulabilirsiniz. Reklamlar bitti). Tulumbacı-özel şirket benzetmesinden yola çıkarak elde edilen sonucu pek bir beğenenler, hükümetin özelleştirme işinden ve orman yangınlarından zor duruma düşeceğini düşünüyorlarsa Osmanlıdaki rakip hiziplerin taktığı çelmelerin günümüzdeki şüpheli benzerinin bulunması sonucuna dikkat etmelidirler! Tekrar ediyorum bu işler komplo teorileriyle ele alınmaz, anlaşılmaz, bu sonu gelmez bir çırpınıştır. Dokunanı da yakabilir!

Orman yangını söndürme işinde (diğer yangınları mevzu dışı bırakıyorum) uçak ve helikopterlerin yeri ve önemi nedir peki’? diye sorulacak olursa cevabını aşağıda 6. maddede ayrıntılı veriyorum, doğrudan oraya bakılabilir.

Orman yangınında kundaklama sebebini bir kenara bırakarak konuşacak olursak (ki bu oran tüm orman yangını sebepleri içinde Türkiye’de % 6’dır), nasıl bir resim var karşımızda, buna bakalım. ‘% 6 polisimizin beceriksizliğindendir, aslında bu nispet daha çok olmalı!’ denecek olursa, ‘Ben müneccim değilim; dediğim gibi komplo teorilerine de itibar etmem, bilim insanıyım’ der geçer, kahvemi safa içinde yudumlarken sizi bilimi dinlemeye davet ederim.

Türkiye’deki orman yangınlarıyla ilgili sorularım şunlar:

1. Ülkemiz orman yangınları itibariyle nasıl bir kuşakta bulunuyor? Çok şükür, deprem kuşağında olduğumuzu artık öğrendik! Demek sıra bu kuşağı öğrenmeye geldi.

2. ‘Ya Hu ben etleri pişireceğim mangalı bile çakmakla zor yakıyorum; bu ağaç, ot durup dururken nasıl alev alıyor? Ateş durup dururken başlar mı?’. Bu itirazi sorulara şu düşündürücüleri de ben ekleyeyim: ‘Ateşin başlaması için illa yerde atık cam, sönmemiş sigara izmariti mi olmalıdır?’, ‘Cam, tütün içmek icat edilmeden evvel mesela dört yüz milyon yıldır (silurian dönemden beri) ormanlar kendi kendilerine mi yanıyorlar?’

3. Aynı anda birden fazla yerde yangın çıkar mı?

4. Güneş yokken gece yangın çıkar mı?

5. Orman yangını bir felaket midir?

6. Hava araçları orman yangınlarını söndürmede etkili midir? Evetse ne kadar etkilidir?

7. Orman yangınına müdahale etmez veya edemez isek geriye kül kaldıktan sonra bölge çöle mi döner? Yoksa kendi kendine yeniden yeşerme hadisesine şahit olunur mu?

8. ’Orman yangınlarında telef olan böcek ve hayvanata yazık değil mi? Sen ne vicdansız adamsın ki bunları böyle rahat rahat konuşup yazabiliyorsun?’ diye soracak olursanız, cevabım şu olur: Bilim soğuktur, soğukkanlılık ister! Yoksa siz, size acıyan, sizi kesip biçerken üzüntüden elleri titreyen bir cerraha mı ameliyat olmak isteyenlerdensiniz? (O’lum Teyfur, sen harbiden insan değilsin!)

9. Orman yangınından sonra iyi niyetli ama rastgele yapılacak ağaçlandırma faaliyetinin (seferberliğinin) sonuçları ne olur?

Bilimsel sorulardan sonra şimdi de bilimsel cevaplar:

  1. Ülkemiz Akdeniz orman yangın kuşağında bulunur (MCRs: Mediterranean-type climate regions). Yani biz ‘yangına bağımlı doğal düzenek (fire-dependent ecosystem)’ içindeyiz. Bizim gibi İspanya, İtalya, Yunanistan diğer Akdeniz ülkeleri de bu düzenek içinde. Hatta bu düzenekte Kaliforniya var, Güney Afrika var, Merkezi Şili var, Avusturalya’nın güney ve güneybatısı var. (‘Ne alaka be? Bunlar nire, Akdeniz nire, hemşerim? Ne kullanıyorsan söyle biz de aynısından kullanalım!’ Evet linç esnasında tam olarak bu üslup kullanılıyor. Dikkatli okuyun lütfen! Akdeniz’de demedim, ortak bir düzeneğe tâbiler dedim. Bu düzeneğin adı da Akdeniz konmuş!).

Bu düzenekte elli yılda bir belli bölgelerin yanması doğal bir döngünün sonucu. Bugünkü biyolojik çeşitlilik varlığımızı geçmiş yangınlara borçlu olduğumuz gibi bundan sonra da yangınlar olmadan bugünkü tarzda hayatımızı sürdüremeyiz (of ya Teyfur inanılmaz uydurukçu ve yalancısın!). Yani Akdeniz ikliminin hakim olduğu yörelerimizde ortalama beş yılda bir, bölgesel (lokal) yangınların çıkması doğal ve kendiliğinden. Bu sene bu bölgelerde çıktı, gelecek yıl başka bölgelerimizde çıkacak. Bu sene yanan yerler yaklaşık beş ila yedi yıl sonra bir daha kendiliklerinden yanabileceklerdir. Bu, ülkemizin içinde bulunduğu belki de yüz milyon yıl yaşındaki yangın rejiminin gereğidir. Böyle gelmiş böyle gider mi? Yooo! Bu rejimi, bilimi bir kenara itip duygularımızı takip ederek teknoloji vasıtasıyla elbette zorla da olsa değiştirebiliriz. O zaman aşağıda göreceğimiz üzere doğal düzenek (ecosistem) değişir ve biyolojik çeşitlilik fakirleşir. Simülasyon yoluyla senaryolar üretmek lazım. Belki bu senaryolardan biri hoşumuza gider, belki biz de Araplar gibi çölde yaşayalım, neftimiz (petrol) bol olsun isteyebiliriz! Sanki toprağı sıksan hemen neft fışkıracakmış gibi.

  • Tarih bize insandan milyonlarca yıl önce de orman yangınlarının olduğunu söylüyor. Cam mam, sigara filan daha icat edilmemiş yani! Dinozorun ağzından fışkıran alev de mevzubahis değil! E nasıl oluyor da kendiliğinden yangın başlıyor? Cevap: Doğal yollarla ortaya çıkan kıvılcımlarla. Bu aydaki gibi aşırı sıcaklarda yağmur yağmasa da, biz görmesek de düşen yıldırımlarla (bu oranın % 11 olduğu biliniyor), yanardağ faaliyetleriyle, ağaçların ‘tutuşma sıcaklığı’ seviyesine ulaşmasıyla, düşen taşların kayalara hızla çarpmasıyla vb çıkan kıvılcım kupkuru otları hemen tutuşturuyor.

Ülkemizin bulunduğu kuşakta çam ağaçlarının çeşitli türleri mevcut. Çanakkale’den Hatay’a kadar uzanan Akdeniz düzeneğinde en çok da kızılçam. Yüksek sıcaklık ve kuraklık zamanlarında (siz bunu aylarca yağmur yağmaması diye okuyun!) çam ağaçları sıcaklığa dayanmak için yanıcı terebentin (ben onu neftli battal ebru yaparken kullanırdım, yağını da Covide karşı bol bol kokladım), ardıçlar da eterik yağ salgılarlar. Salgılanan bu maddeler orman üzerinde birikir ve her an yanmaya hazır halde bulunurlar. En ufak bir kıvılcım, rüzgârın şiddeti ve yön değiştirmesi, patlayan kozalaklar hızla yayılan yangına sebeptirler. Kartal, alev şahinleri (karaçaylak, ıslıkçaylak), kahverengi doğan da ateş taşıyarak orman yangını çıkarırlar (hah şimdi de PKK’lı bebek katili teröristlere değil bu masum kuşlara yükledin suçu! Aferin sana). Sonra da orman yangınından kaçan hayvanları da tek tek avlayarak beslenirler! Ya Hu ne zeki yaratıklar. Aynı bizim yeniçeriler gibi, insan hayret ediyor!

Dünya üzerinde insanın var olmaya başlamasından sonra kıvılcım çıkmasında eskisine göre artık daha çok sebep var. Ateşin kullanılması, sönmemesi için sürekli beslenmesi, cam, sigara izmariti, İvedikgillerin mangalından sıçrayan kıvılcım vesaire vesaire. Ama ilginç kıvılcım sebepleri de var: yüksek gerilim hatları, araç (ahşap, metal, lastik) ve yol ilişkisiyle meydana gelen kıvılcımlar… Bu arada tekrar PKK’ya lanet okuyorum.

  • Bir bölgenin farklı noktalarında veya farklı bölgelerde aynı anda ya da kısa süre aralıklarla yangın çıkabilir. Bunda, şaşacak hiç bir kapalı, muamma veya muğlak durum yoktur. Çünkü bu bizim tâbi olduğumuz orman yangın rejiminin doğası. Bu rejime tâbi olan ülkelerin tamamında bunu gözlemliyoruz. Haziranda yangın hadisesi çok azken Türk Akdeniz kuşağında yağmurların kesilmesi, aşırı sıcaklıkların bastırmasıyla temmuz ayında doksan sekiz yerde neredeyse aynı anda (üç gün içinde) yangın çıktı. Çünkü bu ormanların hepsi benzer özellikte. Ama sadece Türkiye’de değil bütün Akdeniz yanmaya başladı! Binlerce noktada orman yangını var. Herkesin teröristi kendine! Terör amaçlı kundaklama sebepleri hariç diğer nedenler için lütfen 2. maddeyi tekrar okuyun. Öne sürülen iklim değişikliği yangınlarda belki çatı sebep olabilir ama esas etmen ağaçların tutuşma sıcaklığına erişmesidir. İklim değiştiyse ocak ayının ortalamaları da bundan etkilendi ama bu ayda ağaçların tutuşma sıcaklığına erişmesi mümkün değil. O yüzden de yangınları görmek için temmuzu bekliyoruz.
  • Güneş yokken de mesela gece yarısı insan müdahalesi olmadan yangın çıkabilir. Sebebi için eğer unuttuysanız sizleri 2. maddeyi yeniden okumaya davet ediyorum.
  • Akdeniz’deki orman yangınları kestirmeden söyleyeyim bir felaket değildir. Bu yangınlar aksine gerçekleşmezse veya gerçekleşir de hemen söndürülürse ormanlarımızın yaşam döngüsü bozulur. Kısaca ülkemizin içinde bulunduğu doğal düzeneğin (ekosistemin) orman yangınlarına ihtiyacı var. Ormanlarımız bu yolla yok olmazlar aksine gençleşir, irileşir, dirileşirler. Hatta bazı çamlar, okaliptüs gibi bazı ağaçlar üremek için yangına muhtaçtırlar. Yangın sayesinde tohumları harekete geçer. Orman yangınları doğal döngü için öylesine hayati önemi haizdirler ki bazı bölgelerde arada insan eliyle pürmüz (blowtorch) lambaları vasıtasıyla denetimli yangınlar çıkarılır. Bunu Amerika kıtasındaki Kızılderililer yüzyıllardır biliyor ve uyguluyorlardı. Ta ki çok bilmiş sömürgeci (kolonizatör) İspanyollar 19. yy.ın ortalarında bu eylemi yasaklayana kadar (ey tarih bilgisi sen nelere kadirsin!). Sonra ne oldu? Söndürülmesi imkânsız ve kendi kendine sönmesini beklemekten başka çare olmayan devasa yangınlar bölgeye musallat oldu. Yok çok afv edersiniz, kızılderililer geri kalmış, vahşi topluluklardı, onları medenileştirmemiz çok iyi oldu. Alimallah medenileştirmeseydik, Bering Boğazı’ndan Anadolu’ya kadar gelip bizim bile kafa derilerimizi yüzebilirlerdi. Neyse cıvıdım, kendimi ciddiyete davet ediyorum: Pürmüz lambalarıyla bugün ormancıların veya dün yerlilerin çıkardığı bu yangınlar umumiyetle örtü/yüzey yangınlarıdır. Bu yangınlar orman tabanından fazla yükseğe çıkmadan ilerlerler ve kuru dal, çalı ve yaprakları alevleri içine alır, yalar, yutar ve temizlerler.

‘O bitkilerin arasında yanıp alevler içinde can çekişerek ölen börtü, böcek, kelebek ne oluyor? İşte senin zekân bu kadar Teyfur Efendi!’ dedi birisi duyar gibi oldum. Yine iyi, efendi dedi!..

Neyse ben devam edeyim: Böylelikle ormanın kendini yenilemesi sağlanır. Eğer doğal yollarla çıkan yangınlar engellenir veya hemen söndürülürse, bunlar gelecekte ormanlarda yakıt birikmesinin devasa boyutlara ulaşmasına yol açar. Bu da esas felakete davetiye çıkarmak demektir. Mesela beş yılda bir kendiliğinden çıkan temizleyici ve gençleştirici örtü yangını engellendiğinde kırk sene sonra taç/çatı yangınıyla tüm orman kaybedilebilir. Kısaca hangi tür olursa olsun orman yangın türlerinin hepsini hemen söndürmek doğaya müdahaledir ve zararlıdır. Orman yangınını denetim altına almak ise yapılması gereken bir icraattır. Onu aşağıda ele alacağım. Temmuz ayında Türkiye’de çıkan yangınların büyük kısmı mesela yüzey yangını nevidendi. Aslında durdurmak için müdahale bile gerektirmiyordu. Denetim altına aldık mı sorun bitmiş olacaktı. Eyvah linçin büyüğünü şimdi yedim!

Tekrar ediyorum orman yangınlarını söndürerek veya yangın çıkmasını tamamen engelleyerek biriken yaşlı ve kuru ağaçlar yüzünden uzun süreler devam edecek yangınlara sebep olunur. Bu bir plan ve strateji meselesidir. Pekiyi, Türkiye bu konuda başarılı mı? Acele etmeyin, onu da hemen alttaki maddede ele alıyorum. Kurunun yanında yaşın da yanma oranı orman yangınlarının engellenmesiyle yükselir ve tam bir felakete dönüşür.

Avamın orman yangını aleyhindeki duygusal çığlıkları bizi bilim dışı işler yapmaya itmemeli. Ormanların yanına evlerimizi inşa etmezsek insan kaybını da asgari düzeye indiririz. Ama orman yangınlarını söndürür durursak sonunda mecazen söyleyeyim sönmeyen orman yangınları elde ederiz. O zaman ne köy kalır ne de kasaba!

Burada önemli bir ayrıntı var: Kundaklama, ihmal veya hata ile orman yangınlarına çok sık sebep olursak (ortalama üç yılda bir!) doğal süreçten daha fazla orman yangını çıkarmış oluruz ki bu da doğal düzenek (ekosistem) için zararlıdır. Çünkü bitkinin kendini toparlama süresinden önce onu tekrar yakmış oluruz. Bitki döngüsünü tamamlayamadan (mesela kozalak üretemeden) yeniden yanıp gider. Lakin son yıllarda orman yangınlarındaki sıklık artmış olsa da insan kaynaklı yangınlarda büyük bir artış tespit edil(e)miyor. Temmuz ayının sonundaki yangınlar için de geçerli bu. Söylediğime inanmıyorsanız sizi tekrar soruların üstünde yer alan paragrafımı okumaya davet ediyorum.

  • Türkiye gelişmiş bir çok ülkeden orman yangınlarına müdahale, denetim altına alma ve söndürme konularında daha başarılı. ‘Uydurma, Teyfur Efendi! Ülke olarak orman yangınlarını hızlı veya geç denetim altına alıyoruz demek başarılıyız demek değildir. Çünkü hemen söndüremiyoruz, o halde aslında başarısızız. Ayrıca madem Türkiye orman yangınları konusunda tehlike içinde bir ülke, o halde neden hava araçları sayısı ve niteliği bu kadar çelimsiz? Neden hava araçlarıyla kurduğumuz savunma düzeneğimiz bu kadar zayıf? Bu başlı başına bir suç!’ demek de doğru değil. Niye? Çünkü bir kere 2019 verilerine göre yangına müdahale süresi Türkiye’de on iki dakika. Bu neredeyse bir dünya rekoru (2020 Tokyo Olimpiyatları’nda yangın söndürmece oyun olarak kabul edilseydi az sayıdaki madalya sayımıza bir tanesini de buradan eklerdik). Türkiye ayrıca orman yangınlarına müdahale konusunda bir çok ülke için de önde gelen bir eğitim merkezi. Yangınla mücadelede insan, teçhizat ve teknoloji konusunda gelişmiş ülkeler ise ABD, Avustralya, Rusya ve Kanada. Mesela ABD’de yüz ton su taşıma kapasitesine sahip uçaklar var. Bunların en iyisi Boeing 747 Supertanker. Seksen beş bin litre su taşıyabiliyor. Rusya’daki bir yangın söndürme uçağı (Beriev Be-200) ise üstten kanatlı ve motoru yukarıda. Denizi pist gibi kullanıp hiç durmadan deniz veya gölün üstünde taxi (touch and go) yaparak suyunu dolduruyor ve tekrar yangın alanına uçup boşaltıyor. Her seferinde iki yüz yetmiş ton su alabiliyor. Ama her nedense her sene bu gelişmiş ülkelerin yangın karşısında acziyetleri katlanarak artıyor. Bilimsel istatistikler ortada. Bu iş uçağa, helikoptere bakmıyor! Başarı ile hava araçlarının sayısı ve niteliği arasında doğrusal bir oran henüz bulunamadı. Onca hava aracına rağmen orman yangınlarının etkilediği saha büyüklüğü her sene bu ülkelerde rekor üstüne rekor kırıyor. İstediğin kadar uçak, helikopter kaldır, kimyasal söndürücü, su dök; sadre şifa olamıyor.

Türkiye’de orman yangını haritasına baktığımızda genelinin dar ve eğimli arazilerde meydana geldiğini görüyoruz. Buralarda küçük ve çevik uçaklar ya da daha iyisi helikopterler etkili. ABD’deki veya Rusya’daki gibi dev kapasiteli uçaklar değil. Peki’ Türkiye neden THK nezdinde bugüne kadar etkili hava aracı üretme konusunda yatırımlarda bulunmadı? Yangına müdahale helikopteri üretmek en azından yedi-sekiz yıllık oldukça pahalı bir süreç ve Türkiye’nin ihtiyacı olan bu tür helikopter sayısı ise tahmini kırk-elli. Firma bunu ürettikten sonra, başka ülkelere satış yapabilir mi? Kendi iklim kuşağına benzer yerler müşteri olabilir mi? Hayır. Çünkü artık ihtiyaçları yok. Büyük orman yangınlarında eksiklerini ise kiralama yoluyla gideriyorlar, bu daha hesaplıya geliyor. Talepler çok ama çok sınırlı. Unutmayalım bu hava araçları sadece yazın kullanılabiliyor. En büyük üreticilerse ABD ve Rusya. Bunlar piyasayı ele geçirmişler ve doyurmuşlar. Bu yüzden oralarda da yeni üretim artık çok az.

Kısaca milyarlarca liraya fabrikayı kurduk. Türkiye’nin ihtiyacını ürettik. Sonra üretim durdu, bunu mu istiyoruz? ‘THK nezdindeki yangın söndürme uçaklarının bakımını on milyon liraya yapabilirdik’ denebilir ama bunlar Türkiye’deki orman yangınlarına sayıca ve nitelikçe yetişmiyor. Yunanistan’da kırk uçak, on da helikopter var. Onlar bile orman yangınlarında çaresizler. ABD, Rusya ve Kanada gibi devasa hava aracı imkânlarımız da olsa da yine yetişmeyecek. Yukarıda gördük, daha neyi açıklayayım. Ayrıca hükümet siyasi baskılar yüzünden orman yangınlarında kullanılmak üzere insansız helikopterler de denemeye başladı. Ne yapsın, Türkiye’deki bilim dışı dedikoduya dayanmak çok zor. Millet saf! Her şeye inanıyor. Kafa ondan sonra kazan, sonra da kulağını tek bir kanala açıyor, yandaş oluyor. İşte artık hangi yana düşerse, oranın yandaşı!.. Bir de benim gibi hacıyatmazlar var, ne kadar ittirseniz, kaktırsanız da bilim sayesinde devrilmiyor. E herkes bilimsel tahlil yapmakla uğraşamaz ki!

Kısaca uçak ve helikopter çığırtkanlığının bilimsel temeli yok.

  • ‘Orman yandı, bitti kül oldu, artık ot bitmez!’ inanışı kesinlikle yanlış. Orman yok olmaz!. Bilakis orman içinde bulunan bitki örtüsü yangından sonra ya daha güçlü çıkar ya da üstündeki yangına uyumlu (adapte) olmayan örtüyü bertaraf ederek yangına uyumlu bitki örtüsünün yetişmesinin önünü açar. Bu hadiseye mesela on yıl kadar önce Çanakkale Güzelyalı-İntepe arasındaki ve 2008 Tekmen (Anamur) bölgesel yangınlarında şahit olduk. Orman yangınıyla bertaraf edilen ‘yangına uyumlu olmayan bitki örtüsü’yse muhtemelen insan eliyle bilinçsiz bir seferberlik sonucu oluşturulmuştu. Bu bölgesel yangınların hemen akabinde Akdeniz’in doğal bitki örtüsü olan maki hakim oldu ama uzun yıllar sonra eski orman daha diri geri döndü veya dönmek üzere. Yirmi yıl önce Mersin’deki yangından sonra olduğu gibi makilik beklenenden bir müddet daha uzun mevcudiyetini de koruyabilir. Ayrıca her yerin orman olması da gerekmez. Ormanmania olmaya gerek yok.

 Orman yangını bir son değil dedim, doğal döngünün başlangıcı için bir tetikleyici. İşte birkaç örnek daha: 2017’te Santa Barbara’daki Los Padres milli ormanı büyük bir yangınla kül oldu, bir buçuk sene sonra yeniden yeşerdi. 2020 Avusturalya’daki kara yaz (black summer) orman yangınlarından sonra 2021 yazında Lithgow ve Murramarang Milli Parkı dahil tamamen her taraf tekrar yeşerdi, ormana dönüş başladı. Bitki ve hayvan türleri de yerlerine döndüler. Bak sen şu Hüda’nın işine!..  Belki uzaktan minnoş diye isim taktığımız ‘o’ yabani geyik dönemedi ama türünden yüzlercesi döndü. Farkını bilebilecek misiniz?

Bakıyoruz, orman yangınından sonra bir kül yığını duruyor, bu bizim moralimizi elbette bozuyor. Bunu anlıyorum ve saygıyla karşılıyorum. Ama sabırlı olmak lazım. Bir kaç sene içinde orman kendini yeniden toparlayacaktır. Belki artık hemen büyük ağaçlar olmayacaktır ve yerini yangına uyumlu maki bitki örtüsü kaplayacaktır. Ama unutmayalım ki orman, milyonlarca yıldır yangına uyum sağladığı için yaşamaktadır. Bir müddet yangın çıkmadan devam ederse makilik geri çekilecek, tohumları toprak altına gömülecek ve gelecek yangını bekleyecektir. Yangının üzerinden kırk ila elli sene sonra geçince de yine yüksek ağaçlar her yeri kaplayacaktır. Ey dolce vita meftunu insan, sabırlı ol! Her yer çim, her yer yeşil, her istediğin zaman pıt diye olamaz! Eğer ihtiyar (mesela 85 yaşında) isen ömrünün sonuna kadar o hazin tablonun izlerini görerek yaşamak zorunda kalabilirsin. Gelecek 8. maddeyi iyi oku, hemen her şeye müdahil olmaya kalkma, her şeye atlama, duyar kasma, sadece seyret! (Nasıl genç Türkçemi beğeniyor musunuz?) Azıcık bilime kulak versek, içimiz rahat edecek!

Gecikmiş bir ihtar ve ikaz: Kendi bitki örtümüzle ilgili açıklama yaptım ve yapacağım, açıklamalarım bu yüzden her coğrafyaya uymaz. Çünkü her yerin bitki örtüsünün orman yangınıyla mücadelesi ayrı. Amazonlarda mesela kendini yenileme (rejenerasyon) süresi yüz yıl. Rus taiga ormanları da çam ağırlıklı, ama bizimkinden farklı. Akdeniz kuşağındaysa kızılçam, zeytin, sandal ve maki hâkim. Bu ağaçlardan kızılçamın kozalaklarının içinde saklı tohumlar, kozalakları sayesinde orman yangınındaki hararetten etkilenmezler. Ama kozalağın üstündeki reçine erir, kozalak yangın bittikten bir hafta sonra açılır (bak bak yangının bitmesini bekliyor!), içindeki tohum dışarı çıkarak (en sevdiği) kül ortamında yeni ağaca hayat verir. Başka ülkelerde başka ağaçların tohumları toprak altına düşer ve yangını burada atlatır. Ortamdaki sıcaklık yaklaşık 100C’lik ısıya ulaşınca da çatlayarak yeşermeye başlar. Yangın dumanı sonra bunlara kimyasal işaret verir (pyriscence) adeta onlara ‘ortam boşaldı, yıllardır beklediğin yerden çık ve haydi büyümeye başla!’ der. Ülkemizde bu sese kulak verenler lavanta, alev zambakları, laden gibi tek yıllık otsu bitkilerdir ve sürgün vermezler. Bir gövde üzerinde sürgün yoksa, bu tohumlar nasıl fideye dönüşürler? Şöyle: Tohumun büyümesine engel olacak ağaç gölgesi artık yoktur, kül (kalsiyum, potasyum bakımından zengin) mineral ve organik madde itibariyle tohuma doping etkisi yapar (kül bu arada yanan cismin içindeki yanmadan kalan kısımdır, yananın döndüğü hal değildir). Böylelikle yangın mahalli, çok hızlı bir şekilde bahar yerine döner. Bir hafta içinde kırmızı zambaklar bölgeyi kaplar, rüzgârla dans etmeye başlar. Kuzu göbeği mantarları adeta topraktan fışkırırlar. Paragözlere bir ipucu vereyim, kurusu Evropa’da çok mangır ediyor! Yangınlar bitsin biran evvel alanı talan edin!

  • Orman yangınlarında bundan etkilenen bitkiler dışında haşarat ve hayvanat var. Yanan böcek ve (sinek, kelebek gibi) uçucuların sayısında, orman kendini yenilerken her zaman artış yaşandığını gözlemliyoruz. Hem de daha önce mevcut olmayan türler ortaya çıkıyor. Bu hem otsu bitkilerin ilk seneler baskın bulunmasından, hem de yanan odunsu bitkilerin böcek ve uçucular için çok değerli besin kaynağı olmasından. Buraya haşaratın bir tehacümü ve bir akını da söz konusu. Ayrıca orman yangınına dayanıklılık geliştirmiş böcek ve uçucular da mevcut. Her şeyi korumada sanırım bir çeşit mania yaşıyoruz! Korumamania… Haydi bir linç sebebi daha.

Haşaratı anladık, hayvanat peki’? Yangın zamanı birçok hayvan, ama kaplumbağa değil, kaçar veya toprağın altına saklanır, kendini kurtarır. Bu sefer yarışı tembel tavşan kazanır! Azimle ama aheste ilerleyebilen kaplumbağa ise yangında kavrulmaktan kurtulamaz! Bence bunda da ister ilahi ister darwinist! vardır bir hikmet. Onu da biyologlar araştırsınlar, bizahmet bulsunlar! Türkiye’deki bu kadar galeyandan sonra TÜBİTAK bursu garanti, benden söylemesi!

  • Yangından sonra iyi niyetli ama rastgele yapılacak ağaçlandırma seferberliği doğal düzeneği (eckosistem) kesinlikle bozacaktır. Tecrübeyle sabit. Nasıl? El değmemiş veya yanlış ağaçlandırma yapılmadan (geneli zeytin, sandal, keçiboynuzu, mersin, meşe ve çalılıklardan) oluşan orman, yangından sonra kendini yeniden var edecek şekilde programlıdır (evrim geçirmiştir, uyum sağlamıştır). Orman yangınında zarar gören bu ağaçlar iki ay içinde fide vermeye başlar. Örneğin zeytin ağacının toprak üstü tamamen yansa ve geriye kül kalsa da en alttaki lignotüber (şişman) kısım sayesinde, hop yeniden yeşerme başlar. Çünkü o kısmın yanması neredeyse imkânsızdır ve içi nişasta doludur. Fotosentez başlayana kadar bu nişasta sürgünlerin yiyecek deposu olur. Fotosentez başlayınca da çıkmış sürgün yürür, gider. Gelecek sene zeytin ağacımız üç-dört yeni gövdeyle daha fazla ürün verir. Fotosentezi açıklamayacağım, çünkü bu fotonun selfieyle Instagramla alakası yok. Bu ilkokul bilgisi kimse kusura bakmasın!

Özetle şunu diyorum yangından sonra araziye dokunmaz isek en iyisini yapmış oluruz! Çünkü doğal düzenek biyolojik çeşitlilik bakımından yangınla zarar görmez. Zarar gördüğünü biz sanırız (insan merkezli –antroposen-bakış sorunu).

Ağaçlandırma seferberliğinde ise ekseriyetle yanan orman arazisine traktörlerle girilir, toprak altüst edilir, kısaca toprak ana bellenir. Sonra fideler dikilir. Save the World! Hallelujah! Hallelujah! Hallelujah! Bunun sonucunda biyolojik çeşitlilik gider yerine tekkültürlü (monokültür) bitki örtüsü gelir. Tam bir felaket. OMG!

Eski biyolojik çeşitlilik hatta daha zengini geri gelsin istiyorsak, yanan ormanı kendi haline bırakmalıyız. Yok siyasi baskı var veya vicdanım susmuyor diyerek yanan ormana illa müdahale edeceksek o zaman ilk seçenek faal yenileme (aktifrestorasyon) olabilir ve alana tohum atabiliriz. Ama bu müdahale müteakip yangında ormanımızın toparlanma gücünü azaltmış olacaktır, bunu bilelim. İkinci seçenek dolaylı yenilemedir (endirektrestorasyon). Yangın sonrası alana dallar ve yapraklar sermek olarak kabaca özetlenebilir.

Son söz:

Bu demek değil ki gidip ormanlarımızı yakalım! Yazdıklarımı böyle anlayan varsa bir daha benim yazılarımı okumasın!

Tek tek anlattım. Ek olarak diyorum ki yangını mümkün olan en kısa süre içinde denetim altına almak lazım. Çünkü orman yangını denetim altına alınmazsa önü de alınamayabilir. Söndürüp söndürmemek yetkililerin ve uzmanların bileceği iş. Hatta bazı orman yangınlarını denetim altına aldıktan sonra bir müddet daha yanmasına izin verilebilir. Bireysel olarak ne yapabiliriz? Tedbiri elden bırakmayalım, kurallara uyalım. Buna ilave olarak şüpheli gördüğümüz kişi ve hareketleri polis, bekçi, korucu ve ormancılara ihbar edelim. Ama delirmiş gibi endişeli, hırslı, üzüntülü de olmayalım. Sorumluğumuzu bilelim yeter. Mesela bizim Burgazada’daki mahalle meclisinin değerli azaları kaç gündür bir an bile ormanın etrafını boş bırakmadılar, devriye gezip durdular. İftihar ettim.

Hah, bir tek yanan orman arazisinin imara açılması meselesi kaldı. Bu ayrı ve devasa rezalet örneklerle dolu bir konu. Bununla mücadelenin yolu mahkeme ve sandıktan geçer, şikâyet edip durmak ve kafa ütülemekle olmaz!

Unutmayalım normal şartlarda yanan orman arazisine müdahale olmadıkça otel, maden ocağı değil, ot biter. Ayrıca ormanın bulunduğu araziye göz koyulduysa bile orayı yakmak da çok zekice değil. Çünkü ormanı yakınca o arazi hemen kanunlarla daha fazla korunur hale geliyor. Üzerinde daha fazla denetim başlıyor. Başka kullanım alanı olarak tahsisatı hukuken neredeyse imkânsız hale geliyor. Geçmişte ot yerine biten otel ve maden ocağı sayısına bakmak, araştırma yaparken de whatsapp dahil sosyal medya sahanlıklarından uzak durmak lazım. Oradaki bilgiler kipkirli. Yıka yıka çıkmıyor. Gelecekte ise 18 Temmuz 2021 tarihinde kabul edilen 28 Temmuz 2021 tarih ve 7333 nolu kanun (Resmi Gazete, sayı: 31551) kapsamında yapılacak icraata ve verilecek izinlere bakmak lazım. Bu kanun turizm alanlarıyla ilgili önemli değişiklikler içeriyor.

Bahçemdeki martı yavrularını merak edenlere müjdeli ve tehlikeli bir haberim var: Yavrular iyice palazlandılar, piliç oldular. Bazen bahçemdeki martılar organik deyip; öğrenciyken Eminönü’nde tavuk yerine yutturulan martıların lezzeti aklıma geliyor, karnım gurulduyor! “Teyfur the villlain; dead or alive wanted!”


* Mesela Pausas, J. G., Keeley, J. E. (2019). Wildfires as an ecosystem service. Frontiers in Ecology and the Environment. 17, s. 289-95.

Önceki İçerikVİDEO HABER | “Köye kozalaklar atıyor”
Sonraki İçerikOrman yangınları ve gelişmişlik