Ortadoğu’da öldürme biçimleri: “IŞİD infazı”

 

Sabahları sıcak yataklarından kalkıp, eşleri ve çocuklarıyla vedalaştıktan ve bir saat araç kullandıktan sonra, 14,000 kilometre ötedeki bir hedefi imha edecekleri teçhizatın başına oturuyorlar.

Hedefin yanında yöresindeki masum sivillere zarar vermek dışında hiçbir riski olmayan savaş görevini icra edip, mesaileri bitince yine evlerine dönüyorlar.

İstatistiksel olarak, hedeflerindeki her bir “terörist” için tetiğine bastıkları İHA’nın fırlattığı füze, hedefle birlikte ortalama 28 masum insanın daha ölümüne sebep oluyor ve onlar buna, bu hataya, bug splat yani “böcek eziği” adını veriyorlar.

Önceki yazımda dediğim gibi, “uzaktan öldürüyorlar” ama onlar da PTSD’den (post-traumatic stress disorder’dan, yani çatışma/travma sonrası stress bpzukluğundan)  mustaripler ve oldukça iyi gelir getiren işlerinden, yani silahlı İHA pilotluğundan bazen bu yüzden istifa ediyorlar.

“Uygarlığın ilerlemesi” bir yanıyla hep, giderek daha uzaktan öldürebilme yeteneği oldu.

İnsanoğlunun zekâsı en çok savaş zamanlarında, bir varoluş mücadelesinin tam içindeyken keskinleşti ve en uç noktalara ulaşan sıçramalarını da böyle gerçekleştirdi.

Bugün tıp alanının olmazsa olmazı, artık gereğinden fazla kullanıldıklarından söz edilen antibiyotikler bile, İkinci Dünya Savaşı sırasında, yaralı tedavisi amacıyla geliştirildi ve çeşitlendirildi.

Dünyanın bir ucunda robotik silahlarla savaş teknolojisi geliştirilmişken ve taraflardan en az biri hiçbir risk almadan savaşa dahil olabiliyorken, öbür uçta savaşın en ilkel ve en eski olgusu diyebileceğimiz “savaş iradesi,” kendisini uygar dünyaya IŞİD ile sert bir biçimde hatırlattı.

Yaşamları Batılıların petrol, soğuk savaş, iktidar ve hakimiyet alanı mücadeleleri içinde paramparça edilmiş Ortadoğu müslümanları mecburen savaşmayı öğrendiler.

Elbette ki bu öğrenme yenilgilerle başladı ve bunların en belirleyicisi de 1967’deki “Altı Gün Savaşı” veya diğer adıyla “Haziran Savaşı” oldu.

Rakipleri İsrail’e göre sayıca devâsâ ordular toplayan Arap ülkeleri (Mısır, Suriye ve Ürdün), diğer Arap ülkelerinden, yani Irak, Suudi Arabistan, Libya, Fas, Tunus, Cezayir ve Sudan’dan aldıkları desteğe rağmen savaşı kaybettiler.

Her ne kadar ABD ve İngiltere’nin bu savaşta İsrail’e verdikleri destek sıklıkla bahane olarak öne sürülse de, asıl sebep, yine savaş iradesinin keskinleştirdiği bir zekâ ile uygulanan İsrail’in stratejisiydi.

Sonrasında başka küçük savaşlar ve Irak-İran arasındaki gibi büyük savaşlar geldi.

İlk zafer CIA’nın yardımıyla Afganistan’da SSCB’ye karşı kazanıldı. Ama tecrübeler klasik, konvansiyonel savaş yöntemleriyle ne İsrail’e ve ne de onu her koşulda destekleyecek olan Batı’ya karşı bir zafer kazanılabileceğini de gösteriyordu.

Cihat kavramı o zaman devreye girdi ve asimetrik bir savaş başlatıldı.
 

Müslümanlığın en katı, en savaşçı ve en uzlaşmaz bir ekolü yükseltildi; beraberinde fedailer savaşına girişildi.

Önce Taliban, sonra oradan El Kaide ve sonunda da IŞİD’a varıldı.

Mantık basitti.

Taraftar havuzlarındaki insanların ölmekle kaybedecek pek bir şeyleri yoktu ve ölümden sonra kazanacakları bir cennete inanıyorlardı.

Batı’yı bir bütün olarak alıp düşman kabul ettikleri haliyle, insanların karşısına bütün sorunlarının tek sebebi olarak koyup, bir ölüm kalım mücadelesinin yaşandığına ikna ettiler.

Batı’nın zayıflıklarını ve kendilerinin nerede güçlü olduğunu biliyorlardı.

Batılı müthiş silahlar kullanıyor, onları uzaktan ve kendini farkettirmeden vurabiliyor — ama ölümden korkuyordu.

Onlar ise hayatlarından neşe içinde vaz geçebiliyor ve bomba yüklü bir aracı düşman siperlerine, şehirlerine, gökdelenlerine gülerek sürebiliyorlardı.

IŞİD ile birlikte, bu farkı sadece farkedip kullanmakla kalmadılar; göstermeye de başladılar.

Eğer vakitleri yoksa ve infaz edilecek kişi sayısı çoksa, ateşli silahlara başvuruyorlardı.
 

Ama eğer vakit ve elde infaz edilecek Batılı da varsa, o zaman bir tiyatro kurguluyor ve bıçağa dönüyorlardı.

İnsanoğlunun ilk silâhını, “sizin teknolojiniz bize vız gelir” demek için güneşin altında kameralara karşı parlatıyorlar ve sonra da gözlerinin içine baktıkları, konuştukları, kollarından tutup kamera önünde diz çöktürdükleri kurbanlarının şah damarını kesiyorlardı.

“Bunu siz yapamazsınız, ölümle bizim gibi yüzleşemezsiniz, korkaksınız” diyorlardı aslında.

Muhtemelen içlerindeki Saddam döneminden kalma subayların da taktik katkısıyla, IŞİD’in bu tür terör yöntemleriyle dehşet ve korku salması yeni bir zirveyi gördü.

Çektikleri infaz filmleri ve yaydıkları söylentilerle karşı tarafa yüklemeyi çok iyi becerdikleri bu korku ve dehşet hissi, birçok harekâtlarında fazlasıyla işlerine yaradı.

Musul’da birkaç bin IŞİD savaşçısının üzerlerine yürümesiyle herşeylerini bırakıp kaçan Irak ordusu, yakalananların infaz görüntüleriyle birlikte hafızalardaki yerini hâlâ koruyor.

Aynı his ve başarılarıyla gelen efsaneleşme, Avrupa gettolarının ezilmiş Müslümanları arasında da karşılık buldu.
 

Web üzerinden yaydıkları öğretiler özellikle Fransa ve Belçika’nın gettolarında yankılandı; böylece otonom hücreler oluşturarak eyleme geçirebildiler. 

Artık neredeyse dünyanın her yerindeler ve hakimiyet bölgelerinin ellerinden alınması da pek umurlarında olacak gibi gözükmüyor.

Kolayca halkın arasına karışıp kamufle olabiliyorlar, çünkü zaten halkın içinden geliyorlar. Bölgenin yerlisi olmayıp uzak ülkelerden savaşa katılmaya gelenler de, eğer kaçamıyorlarsa genellikle deliler gibi savaşıyor ve ölüyor.

Bugün IŞİD ile mücadele adına sürdürülen askeri harekâtların da, kovuşturmaların da “bataklığı kurutmak” ile ilgisi olmadığı; bir sinek avından ibaret kaldığı çok açık.

Ve IŞİD hemen herkesle ittifak yapabilip hemen herkesle çatıştığı halde, yine herkesin hedefindeki tek meşru düşman.

Felâketler ve acıların doğurduğu bir olgunun üzerinden herkesin niyetini gizlediği oyunlar oynanıyor ve daha düne kadar Türkiye, bu oyunun içinde niyetini gizlemeyen tek ülke olduğu halde “IŞİD destekçisi” diye anılıyordu.

Üstelik de Batı ile görece iyi ilişkileri olan laik-demokratik bir ülke olduğu halde. Sünni ağırlıklı Müslüman nüfus varlığıyla IŞİD’,n asıl ontolojik zıddı olduğu halde…

Bir sonraki yazıda bu oyunu anlamaya ve anlatmaya çalışacağım.

 

 

 

Önceki İçerikDiyarbakır’a kayyum atandı
Sonraki İçerikÜçüncü Dünya Savaşı’nı Türkiye mi çıkaracak?