Ortadoğu’nun yeni Abba Eban’ı: Adil Bin Ahmed El-Cubeyr

 

Ortadoğu’da dış politikanın gerçek patronlarının kim olduğunu, hiç şüphesiz diplomasi uzmanları daha iyi bilirler. Ama bana sorulacak olsaydı eğer, duraksamadan dış işleri bakanları derdim. Hatta onlarca olmasa bile birçok sebep de sayabilirdim. Bu yüzden sanılanın ve umulanın aksine Ortadoğu’da asıl aktörlerin dış işleri bakanları olduğunu düşünüyorum. Bakanlardan bazıları, geçen zaman içinde gerçekten de efsane haline geldiler. Son yarım yüzyılda ülkelerinin menfaatlerini koruyan İranlı Ali Ekber Velayeti, Iraklı Tarık Aziz, Suriyeli Faruk Şara, Suudi Suud bin Faysal es-Suud, Mısırlı Amr Musa ve İsrailli Abba Eban bu bakanlara misal olarak verilebilir. Adlarını saydığım bu hariciye vekillerinin temsil ettikleri ülkelerin kralları, başkanları, başbakanları ve merci-i taklitleri gelip geçtiler ama onlar hep kalıcı oldular. Ortadoğu’da bu hep böyledir; muhtemelen böyle olmaya da devam edecektir. Bu yüzden Ortadoğu söz konusu olduğunda dikkatle izlenmesi gerekenler doğrudan doğruya dış işleri bakanlarıdır.

 

Ortadoğu’da şansa ve bahta asla ihtimal tanınmaz. Bu yüzden hariciyeciler gayet iyi yetiştirilirler yahut iyi yetişmişlerin arasından seçilirler. Genelde en iyi okullarda eğitim görürler. Birkaç dile hakimiyetleri vardır. Felsefi derinliklerinin olmasına özen gösterilir. Bunların yanı sıra sahada yetişmiş olmaları en önemli özellikleri arasında sayılabilir. Müzakerelerde, savaşlarda, diplomatik misyonlarda ve üst düzey karar alma mercilerinde görev alırlar. Diplomasi becerilerinin yanında işbirliği için kullanabilecekleri geniş bir temas ve nüfuz ağları da mevcuttur. Kendileri için en aykırı gruplarla bile irtibat kurabilecek yakınlaşma melekeleri gelişmiştir. Her yerde muhakkak dostları bulunur. Hepsinden daha da önemlisi derin bir istihbarat toplama becerileri vardır. Bu yüzden etkili ilişkiler kurmakta üstlerine bulunmaz.

 

Ortadoğu’da siyasi, ekonomik, demografik ve kültürel anlamda ciddi değişikliklerin yaşandığını artık sağır sultan bile duydu; kör sultan bile gördü. Suriye, Irak, Filistin derken tüm Ortadoğu’da kartlar yeniden karılıp dağıtılıyor. Dere geçerken at değiştirilmez şeklindeki bir Türk atasözüne rağmen Suudi Arabistan dış işleri bakanını, mecburen ancak tahmin edilenden farklı bir şekilde, değiştirdi. Bu değişiklik, kırk yıldır dış işleri bakanlığı yapan Suud bin Faysal’ın vefatı dolayısıyla beklenen bir şeydi ama bu koltuğa Washington Büyükelçisi Adil bin Ahmed el-Cubeyr’in oturması genel anlamda sürpriz oldu. Keza benzer bir sürpriz el-Cubeyr’in Washington büyükelçiliğine atanması sırasında da yaşanmıştı. el-Cubeyr’in bakanlığa getirilmesi, Suud hanedanı dışında bu göreve atanan İbrahim bin Abdullah sayılmazsa eğer dikkate değer bir adım yahut işaret sayılmalıdır. Sırf bu yüzden dikkate alınmayı ve üzerinde düşünülmeyi fazlasıyla hak ediyor. Bu atamanın aşağıda bahsedilecek nedenlerden ötürü dikkat çekici bir özelliği daha var. Zira pek çok nedenden ötürü Suudi Arabistan bir dönüşüm geçirmek istiyor. Bunun için reformlar yapmak ve entelektüel bariyerleri yavaş ama daimi bir biçimde kaldırmak niyetini besliyor. Sırf bunun için 2030 yılının hedeflendiği bir vizyon programını bile uygulamaya koydular. Bu yüzden de bazı kararlar almak zorundalar. Kararlar sırasında da yönetici ekibi nispeten değiştirmekle işe başlamayı makul görmüş olmalılar. Bu kapsamda yeni Suudi Arabistan, muhtemelen, iki kişinin zihni önderliği altında dönüşecek: Bu kişilerin ilki veliaht prensin yardımcısı ve Melik Selman’ın ufak ancak biricik oğlu Muhammed bin Selman, diğeri de yazının merkezini oluşturan Adil bin Ahmed el-Cubeyr.

 

Türk diplomasisinin bu konuda neler yaptığını yahut Riyad misyonundan ne tür raporların merkeze gönderildiğini bilmiyorum. Bu hususta ne bir bilgim ve ne de bir tahminim var. Ancak bu iki kişinin Türk diplomasisi tarafından yeni Suudi Arabistan’ın dönüştürücüleri olarak dikkate alınmaları ve buna uygun biçimde haklarındaki en ince ayrıntıya değin takip edilmeleri gerekiyor. Muhammed bin Selman’ı bilhassa Suudi Arabistan’ı geleceğe hazırlayacak projelerin müellifi olması nedeniyle başka bir yazıda değerlendirmeyi düşünüyorum. Öncelik şimdilik Suudi Arabistan’ın çiçeği burnundaki hariciye vekilinde, becerileri, eğitimi, üstlendiği görevleri ve üstleneceği vazifeleri yüzünden Adil el-Cubeyr’de olacak. Türk diplomasisi ve Riyad misyonunun el-Cubeyr’i kime benzettiklerini bilmiyorum; ama ben yukarıda sıraladığım özellikleri yüzünden, teşbihte hata da olmaz düsturundan kuvvet alarak, İsrail’in efsanevi dış işleri bakanlarından Abba Eban’a benzetiyorum. Bu yüzden de kendisine Ortadoğu’nun yeni Abba Eban’ı denilebileceğini düşünüyorum.

 

Melik Selman’ın, ağabeyi Abdullah bin Abdülaziz es-Suud’un vefatının ardından kılıç kuşanmasıyla Suudi Arabistan’da yeni bir düzene ya da döneme geçildiğinin alametleri görünmekte. Bu alametleri hiç şüphesiz iyi yorumlamalı. Çünkü Suudi Arabistan hem bölgesinde hem de dünyada sıradan bir ülke değil. Tüm ülkeler sıradan değil elbet! Ama Suudi Arabistan pek çok bakımdan ve bilhassa Türkiye açısından sıradan bir ülke hiç değil; sebeplerden ötürü de çok uzun bir süre boyunca önemli olmayı sürdürecek. Amerika Birleşik Devletleri’nin daimi müttefiki görüntüsü veren Suudi Arabistan’ın İran ve İsrail’le olan rekabetleri yanında Körfez ve Türkiye ile geliştirerek kuvvetlendirdiği işbirliklerinin de pek çok açıdan önemsenmesi gerekiyor. Suriye ve Yemen’de siyasi ve ekonomik mücadeleler sürdüren, Filistin ve Mısır’da aktif bir politika izleyen Suudi Arabistan’ın her adımı ve hareketi gelecekte olacakların da açık bir habercisi niteliğinde. Bu yüzden dikkatle takip edilerek yorumlanmayı fazlasıyla hak eden bir memleket!

 

Melik Selman’ın hem bir kabileler federasyonu şeklinde örgütlenen Suudi Arabistan’ın hem de Suud sülalesinin başındaki kişi olarak sayısız sorumluluğu var. Kendisi melik olabilir ama vazifeleri diğer monarklardan daha zor ve farklı bir niteliğe sahip Suudi Arabistan’da. Zira sülalesinin ve kabilelerin içindeki kırılgan dengeleri gözeterek hareket etmek zorunda. Bu ise hiç de kolay bir iş değil. Buna karşın Suudi Arabistan gün geçtikçe politik, ekonomik ve kültürel sorunlarla karşı karşıya kalmakta. Nitelikleşen nüfusunun demokrasi istekleri yanında petrol arzında yaşanan kimi zorluklar Suudi Arabistan’ın kolayca ve eskisi gibi yönetilebilmesini zorlaştırıyor. Kamu maliyesi başta olmak üzere ülke dışındaki politik gereklilikler, yüklenilen sorumlulukların yerine getirilmesini zorlamaya vesile oluyor. Azalan petrol gelirleri ile mevcudun idare edilebilmesi, alışılageldiği biçimde sürdürülemiyor. Kısacası Suudi Arabistan’da işler zorlaşıyor. Her bir organizma gibi Suudi Arabistan’ın da düzene ve yeni gerekliliklere ayak uydurması icap ediyor. Melik Abdullah’ın zamanında veliaht prens olan ve bu yüzden bunun çok yakından farkında olduğu tahmin edilen Melik Selman ve ekibi işte tam burada bir takım cesur kararlar almaya başladılar.

 

Bu alanda yaptıkları ilk iş ekberiyete dair sürdürülen taht sıralamasındaki veliaht düzeni değişikliği oldu. Bizim için çok bir şey ifade etmese de Suudi Arabistan’ın geleceğini yakından ilgilendiren bir düzenlemeydi bu. Kural gereği Mukrin bin Abdülaziz veliaht tayin edilmiş olmasına karşın hanedan içerisindeki bir müdahale ile Mukrin istifa ettirilir ettirilmez yerine Melik Abdülaziz’in torunu Muhammed bin Nayif’in geçtiği, bir kraliyet emirnamesi ile duyuruldu. Bu, bariz ve basit şekilde tahtın artık Abdülaziz bin Suud’un çocuklarından torunlarına geçtiğinin alametiydi. Ayrıca bazı sıra dışı işlerin olacağının da aşikar işaretleriydi. Melik Selman bununla da yetinmeyip ikinci veliaht olarak oğlu Muhammed bin Selman bin Abdülaziz es-Suud’u tayin ettiğini duyurdu. Her iki adımın atılmasını Suudi Arabistan’ın geleceğe yönelik bir adımı olarak anlaşılması gerektiğini söylemek gerekiyor. Ancak Suudi Arabistan gibi cesametli bir ülkenin bu dönüşümü hızla yapabilmesi öyle kolay olmayacaktır. Bunun için karar alma mekanizmalarında daha genç ve klasik düzenin dışındaki kimseleri işin başına getirmekle bir girişimde bulunmuş oldular.

 

Suudi Arabistan’daki hanedana yönelik bu girişimler, dış işleri bakanlığı başta olmak üzere sıra dışı diğer atamalarla tamamlanmış oldu. Dünyanın en uzun süre dış işleri bakanlığını deruhte etmiş hariciyecisi olan Suud bin Faysal bin Abdülaziz es-Suud’un vefatından sonra bu önemli göreve Suud ailesinin dışından el-Cubeyr atandı. Bu atamanın dünyada da dikkat çektiğini sanırım söylemeye gerek yok. Ama bu atamanın şifreleri doğrudan Suudi Arabistan’ın önümüzdeki çeyrek yüzyıl içerisinde atacağı adımlarda ve Adil bin Ahmed el-Cubeyr’in tefekkür dünyasında, yapmak istediklerinde ve parlak kariyerinde gizli. Melik Selman hatasız bir kararla oğul Muhammed ile birlikte Adil’in atamasını yapmakla Suudi Arabistan’ın geleceğine ilişkin net bir işaret vermiş oldu. Bu birliktelikte Muhammed bin Selman’ın da son derece önemli bir rolü olduğunu tahmin etmek lazım. Çünkü veliaht olarak tayin edilen Prens Muhammed bin Nayif’in protokol veliahtı, asıl veliahtın Muhammed’in olduğunu Arap dünyasındaki herkes bilmekte.

 

Adil bin Ahmed el-Cubeyr Suudi Arabistan ve dolayısıyla Ortadoğu’nun geleceğini şekillendirecek bir ekibin parçası olarak görülüyor. Gelecek günler ne gösterir bilmek zor. Ancak bu iş için uzun soluklu bir ekibin şekillendirildiği ifade edilebilir. Bu ekibin içinde yer alan el-Cubeyr ana ve baba tarafından bir Suudi Arabistanlı Arap. Kendisine ait öz geçmiş bilgileri derli toplu bir biçimde dış işleri bakanlığının sitesinde yer almakta. Ama elbette bunun haricinde genel kariyer seyrinde de son derece ilgi çekici bilgiler yok değil. Kimi bazı yorumlarla Stratfor’un bir analizcisi tarafından kaleme alınmış wikipedia içerikli wikileaks bilgilerinde de bu görülebilir.

 

El-Cubeyr, Riyad’dan Hail’e doğru uzayan Üneyze ve Büreyde yolu üzerindeki Mecma’a’da 1 Şubat 1962 tarihinde doğdu. Babası Ahmed el-Cubeyr’in Suudi Arabistan’ın dış misyonlarında kültür ateşeliği yaptığı bilinmekte. Bu yüzden diplomasiye uzak bir kimse değil el-Cubeyr. El-Cubeyr Suudi Arabistan’da doğsa da babasının dış misyon görevleri yüzünden ömrünün büyük kısmını hep Suudi Arabistan dışında geçirdi. İlk eğitimine babasının görevi dolayısıyla ailece bulundukları Almanya’da başladı. Aşağıda tekrar edileceği üzere akıcı Almancası buradaki eğitiminden kaynaklanmaktadır. Almanya’dan sonra aile, baba el-Cubeyr’in görevi dolayısıyla Amerika’ya taşındı. Adil el-Cubeyr’in yaşamının dönüm noktası Amerika olmuştur.  Almanya sonrasından bakan olana değin neredeyse tüm hayatı Amerika’da geçmiştir. Bu yüzden çoğu defa kapalı kapılar ardında el-Cubery’in bir Suudi Arabistanlıdan çok bir Amerikalı olduğuna dair çokça söylentinin dolaştığını da ayrıca not etmek gerekir. 1982 yılında Teksas’ta lisans seviyesinde ekonomi eğitimi aldı. 1984 yılında da Washington’daki George Washington Üniversitesi’nde uluslar arası ilişkiler yüksek lisansı yaptı. Eğitim aldığı her iki kurum da dikkate değer okullardır. Bu okullardan sonra bakanlığa varacak kariyerine başlamıştır. Sırasıyla 1986’da dönemin Washington Büyükelçisi Bender bin Sultan’ın asistanlığını sürdürdü. Öyle ki Bender bin Sultan’ın el-Cubeyr’in yaşamında diğer bir dönüm noktasını oluşturduğunu söylemek gerekir. Zira Bender bin Sultan, Turki bin Faysal gibi  Suud hanedanı içinde sıradan bir kişi değildir ve hanedanın yanı sıra Amerika ile olan ilişkilerdeki kara kutunun kendisidir. Deruhte ettiği bu önemli görevlerden sonra kurmuş olduğu ilişkiler ve hanedana olan yakınlıktan kaynaklı 1990-1991 yılları arasında Çöl Fırtınası adıyla bilinmekte olan Irak’a düzenlenen operasyonlarda aktif görevlerde bulundu ve sözcülük yaptı. Suudi Arabistan’da bulunduğu sırada 11 Eylül olaylarının neticesinde tekrar Amerika’ya dönerek Suudi Arabistan Büyükelçiliği’nde basın sözcülüğü gibi dönemine göre son derece zor bir görevi yerine getirdi. Bu görevinde neredeyse Amerika’da adımını atmadığı yer, konuşmadığı televizyon kanalı ve iknaya çalışmadığı kimse kalmadı. Bu görevi onun Amerikalılarca yakından tanınmasına vesile oldu. Suudi Arabistan’ın Amerika’daki başarılı ve ikna edici yüzü olarak büyük bir başarı ve dolayısıyla da ün kazandı. Bu başarısı anavatanında da dikkatlerin üzerinde yoğunlaşmasına neden oldu. İlk olumlu tepki dönemin veliaht prensi olan Prens Abdullah’ın basın ve siyasi danışmanlığına atanmasıyla yaşandı. Melik Fahd’ın vefatı dolayısıyla Abdullah kral olunca el-Cubeyr’in talih yıldızı da daha çok parlamaya başladı. Melik Abdullah ilk olarak el-Cubeyr’i bakanlık sıfatıyla danışmanlık görevine atadı. Sonrasında ise diğer önemli görevleri ardı sıra gelmeye başladı. Böylece el-Cubeyr’in yaşamındaki bir başka dönüm noktası daha gerçekleşti ve 2007 yılında hanedan içinde bir başka ehemmiyetli kişi Turki bin Faysal’ın yerine Washington’a büyükelçi olarak atandı. Sonrasındaysa tüm kapılar, bakanlık kapısı da dahil, el-Cubery’e ardına dek açıldı. 2015’te Melik Selman tarafından Suud bin Faysal’ın vefatıyla yerine bakan olarak tayin edildi.

 

Adil el-Cubeyr’in dış işleri bakanı olarak atanmasının hem yarımada hem de dünya politikası üzerinde etkisi olacağını tahmin etmeye bile gerek görülmeyeceğini söylemek mümkün. Washington Arap Merkezi’nin analistlerinden Halil Cahşan da sanırım bu şekilde düşünüyor yahut biz onun gibi düşünüyoruz. Çünkü o da veliaht değişimi yanında bilhassa dış işlerindeki alışılmadık bu atama ile hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını açıkça belirtmekte. Yine Halil Cahşan’ın meliklik emirnamesi ilan edildikten sonra söylediğine üzere “Birkaç saat önceye kadar bildiğimiz Suudi Arabistan artık yok.” Bu alandaki etkilerini görmek için bir süre beklemek gerekiyor. Gerçekten ne olacağını hep birlikte göreceğiz.

 

Adil bin el Jubeyr, anadili olan Arapçanın yanında aksansız ve akıcı bir biçimde İngilizce ile Almancayı da etkin bir biçimde kullanabilmekte. Hiç şüphesiz onun bu becerisinin muhataplarının yanı sıra temas etmek istediği topluluğun üzerinde olumlu etkisi olmalıdır.  Giydiği geleneksel Arap kıyafetlerinin üzerine tam oturmadığını söylemek sakil kaçmayacak diye düşünüyorum. Doğmasının haricinde Suudi Arabistan ile bir bağı olmayan ülke dışında yetişip büyümüş olan el-Cubeyr’in belki de zorunluluktan giydiği elbiseler gerçekten de üzerinde iğreti durmakta. Suudi Arabistanlı yöneticilerde görmeye alıştığımız sakal tuvaleti ile birlikte mimikleri el-Cubeyr’in çehresinde bulmak neredeyse imkansız. Ne düşündüğünü sızdırmayan ama diğerleri gibi de sert olmayan siması ve günlük sakal traşıyla gerçekten de farklı bir görüntü çizmekte.  Öyle ki kimi zaman kamuoyunun önüne çıktığında üzerindeki süit ile hiç kimsenin onu Suudi Arabistan’ın yeni dış işleri bakanı olduğunu düşüneceklerine ihtimal vermiyorum.

 

Bazen el-Cubeyr’e baktığımda beden dilini öğrenmemiş olmaktan dolayı hayıflanıyorum. Bilhassa Batılı uzun boylu mevkidaşları ile karşı karşıya geldiğinde kısa boyunu bir avantaj olarak kullandığını görmemek mümkün değil. Onun bu becerisi karşısında aklıma hep ilm-i kıyafet geliyor. Zira, eğer ilm-i kıyafet konusunda bilgim olsaydı el-Cubeyr hakkında şunları sıralayabilirdim bir çırpıda. Göz çukurlarındaki belirgin hatları ile irice olan gözleri dikkat ve ciddiyetini de ortaya koymakta. Gözaltlarında oluşmuş belli belirsiz çizgiler, üzerinde çalıştığı konulardaki titizliğinin vermiş olduğu derinlikler olması gerekir. Nispeten kısa boyu ve diri bünyesi değişen şartlara göre sağlam durabileceğinin işaretleri olarak anlaşılabilir. Parmaklarının etsiz ve ince uzun oluşu da bir konu üzerindeki hassasiyeti yanında üzerinde çalıştığı konulardaki inatçılığını da gösteriyor olabilir.

 

Babası Ahmed el-Cubeyr’in Suudi Arabistan’ın dış misyonlarında uzun süre boyunca alt seviyeli bir diplomat olarak görev yaptığına yukarıda işaret etmiştim. Onun bu arka planının önemli olduğunu düşünmek lazım. Zira kardeşi Nail el-Cubeyr de Suudi Arabistan’ın Washington’daki misyonunda basın sözcüsüydü. Hala bu görevde mi kontrol etmek imkanı bulamadım. Bunca becerisinin yanında hem bölgede hem de Amerika’daki işbirlikleri onun kuvvetli bir nüfuz alanı oluşturduğunu göstermekte. Her seviye ve düşünceden insanla dostluk kurabilmiş olması bilhassa Amerika’daki kariyerinin bir parçası olarak okunmalı ve buradaki işinin kazancı olarak kabul edilmelidir. Öyle ki el-Cubeyr’in bir Amerikalıdan daha çok ve iyi bir biçimde Amerika’yı bildiği söylenmekte. El-Cubeyr’in müzakere yeteneğini Suudi Arabistan’ın en zor konularından İsrail ile yaptığı görüşmelerde gösterdiğini not etmek istiyorum. Zira, Suudi Arabistan bir şekilde İsrail ile yakından ilişkiler kurmak zorunda. AIPAC ile temas halinde olduğunu bölgedeki herkes bilmekte. Analitik bir zekasının olduğunu kendisi ile yakından irtibat halinde olanlar ifade ediyorlar zaten. Açık fikirliliğinin bizzat hanedanı etkilediğini söylemek de mümkün. Kişiliği, eğitimi, konuları takip etmesi, yılmaz arka planı ve konuyu uzatmamak bakımından işaret edilmeyen daha pek çok husustan ötürü el-Cubeyr bu coğrafyada bence en çok Abba Eban’a benzemekte. Dünya diplomasine yeni bir Abba Eban’ı Suudi Arabistan kazandırmakta.

                                           

Sonuç olarak, Muhammed bin Nayif, Muhammed bin Selman ve Adil el Cubeyr üçlüsünün yönetimde üst sıralara gelmesi yeni ekonomik ve politik bir düzenin Suudi Arabistan’da kurulmaya başlandığını gösteriyor. Bunu anlamak için bu üç Suudi Arabistanlının istihbarat yanında geçmişlerine ve becerilerine de bakmak gerekiyor. Zira Suudi Arabistan’ın, ilerleyen günlerde liderlik etmek istediği coğrafya bakımından Türkiye’yi yakından ilgilendirecek kararları alması hiç de uzak bir ihtimal değil. Bekleyelim ve görelim! Bakalım Adil el-Cubeyr, gutrasının altından Türkiye için ne çıkaracak?

 

Önceki İçerikAB kriterlerinden uzakta, terörle mücadele (1)
Sonraki İçerik‘Tazminat yok’