Ortadoğu’yu hasta eden jasta

 

Amerika Birleşik Devletleri’nin son girişimiyle Orta Doğu’da eksik olmayan dertlere yeni bir tanesi daha eklendi. Böylece Amerikan Kongresi’nden geçen yasayla bölgenin daha da karışmasının yolu açılmış oldu. Öyle ki, uzaktan bakılınca yasal bir sürecin uzantısıymış gibi duran kanun, belki de Pandora’nın Kutusu’nu açtı. Bu yüzden, sonuçları anlamak için bir süre daha bekleyip olan bitene bakmak ihtiyacı söz konusu. Türkçesi Terörizmin Sponsorlarına Karşı Adalet Yasası olan kanunun özgün adı, Justice Against Sponsor of Terrorism Act [JASTA]. Adı anılan yasanın, 11 Eylül kurbanlarının haklarını korunmaya yönelik bir içeriği olsa da daha geniş bir etkinliğe sahip olacağı yahut kullanılacağı tahmin ediliyor. Başkan Barack Obama’nın vetosuna karşın yasama kurumundan geçen kanuna ait etkilerin geniş çaplı olacağı da dile getirilen iddialar arasında. Zira Amerikan Kongresi’nin her iki kanadında da onaylanarak yasalaşan kanun, Senato’da yapılan oylamada 97’ye karşı 1, Temsilciler Meclisi’ndeyse 348’e karşı 77 oyla kabul edildi. Böylece Orta Doğu’da Amerika’nın yeni girişimlerde bulunma enstrümanı, hukuki bir boyut kazanmış oldu.

 

Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nin 11 Eylül kurbanlarının Suudi Arabistan'a karşı dava açmasına olanak tanıyan yasayı onaylaması, analistlerin yorumlarına bakılırsa, Orta Doğu'da yeni bir perdenin açılması anlamına geliyor. Sözüm ona yasa, literal anlamda, doğrudan doğruya Suudi Arabistan’ı hedef almıyorsa da dostlar alışverişte görsün misali bir durum söz konusu.  Herkes bu minval üzere Suudi Arabistan ve onun üzerinden Orta Doğu’nun şekillendirilmesiyle ilgili bir alaka muhakkak kuruyordur. Temel anlamda perdenin açılmasının ne hukuki ne de ekonomik bir hedefi olmadığı söylenemez belki, ama konu oldukça çetrefilli. Çünkü perde her iki görünen nedenden daha önemli bir husus olan psikolojik baskı konusuyla da alakalı aslında. Psikolojik baskının ise en önemli ivmesi zihniyet dönüşümüne yol açmasının beklenmesi. Her ne kadar karşılıklı salvoların ekonomik yaptırımlar üzerinden devam ettiği ya da ettirileceği görülse de gelişmelere dair hangi adımların atılacağı er geç müşahade edilecektir. Ki bu türlü adımların atılmasının zorunluluğu Vision 2030 programıyla çok daha önceden görülmüş ve ihsas edilmişti zaten. Hem Muhammed bin Selman hem de Adil el-Cubeyr'in iktidarı oluşturmalarının arkasında yatan sebebin de bu durum karşısında ön almakla bir alakasının olması gerekir. Ne var ki söz konusu adımların yetersiz ve nitelikçe zayıf olduğunun düşünülmesi böylesi bir ulus ötesi müdahaleye zemin hazırlamış da olabilir. 

 

JASTA’nın temel anlamda etkilerinin ve hedeflerinin çeşitliliğinden bahsedilebilir. Ancak en azından genel anlamda Orta Doğu ve dar anlamda da Suudi Arabistan için şu üç başlık önemli görülebilir: 1. Ekonomik Baskı, 2. Siyasi Müdahale, 3. Hukuki Nüfuz. Yukarıdaki bu üç başlığın da Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’da yeni politikalar geliştirmek niyetini ortaya koyduğu söylenebilir. Yukarıda da değinildiği üzere meselenin ekonomik bir bakışla anlaşılmaya çalışılması son tahlilde yetersiz bir çaba olarak kalmaya mahkumdur. Amerika’nın bu girişimine Suudi Arabistan’ın menkul varlıklarını çekmek tehdidiyle karşılık vermesinin şimdiye dek gerçekleşmemiş olması, bir yerlere not edilmelidir. Çünkü, bu tehdit ortada dururken Suudi Arabistan’ın Teksas’ta yeni bir rafineri yatırımını finanse etmesi, karşılıklı ekonomik mücadelenin olmadığını ortaya koyar. Diğer yandan ekonomi ile birlikte hukuk ve siyasi çevrelerin de işin içine katılacağı bir rehin siyasetinden dem vurulabilir. Bunun aksi olsa ve Amerika başta Suudi Arabistan, sonrasındaysa istediği ülkeye bu şekilde yani hukuki görünümlü ekonomik yaptırımlar uygulasa, meselenin bir tür savaş tazminatı olarak anlaşılması daha mümkündür. Evet; ekonomik ilişkiyi diğerleriyle eş değerde görmek eğiliminden bahsedilebilir. Ancak ekonominin de sosyolojik bir arka planı olduğuna değinmek gerekir. Suudi Arabistan’a bunlar reva görülürken İran ile yapılan anlaşmanın neticesinde bölüm bölüm blokaj altındaki menkul kıymetlerin kullanılmasına izin verilmesi dikkat çekicidir. Orta Doğu’da Sünni devletler her bakımdan stres altında tutulurken İran’ın görece refaha yönelik bir güncel politika izlemesi İran ile Suudi Arabistan arasında bir dengenin gözetilmek istenmesiyle anlaşılabilir. İran ile yapılan anlaşmanın bu durumu kapsaması da mümkündür.

 

Söz konusu yasanın zımnen Suudi Arabistan'ı hedef aldığı düşünülse de kapsama alanı içine diğer zengin Körfez ülkelerini dahil ettiği de beyan edilmelidir. Durumun vahametini çarçabuk anlayan Körfez hükümetleri yasa daha tasarı halindeyken el altından kulis faaliyetlerine girişmişlerdi zaten. Zira meselenin Suudi Arabistan'dan sonra kendilerini de ilgilendirdiğinin gayet bilincinde olduklarından tepkilerini paylaşmaktan çekinmediler. Hiç şüphesiz Arap Yarımadası'ndaki girift ilişkilerin nasıl şekillendiği meraklısına malum olduğundan sonuç şaşırtıcı da değildir. Ancak yine de Amerika Birleşik Devletleri'nin sadece Suudi Arabistan'ı değil onun yanı sıra bir şekilde Suudilerin uydusu niteliğindeki diğer petrol zengini ülkeleri de terbiye edeceğini düşünmek bir haksızlık olarak algılanamaz. Çünkü Körfez ülkelerinin hem Şii hem de politik meselelerde ne fikirde olduklarını sağır sultan bile duymuş durumda. Dolayısıyla bu ufak emirliklerin de rahle-i tedristen geçirilebileceğinin iması önemli bir işarettir. Bu önemin farkına varan ülkeler de hemen Suudi Arabistan ile birlikte kuvvetli protestolarını yaptılar. Suudi Arabistan için geçerli olan duygusal ve ideolojik terbiye yönteminin burada da kullanılması sürpriz olmaz. Bu terbiyeden hiç kuşkusuz zamanla Pakistan, Afganistan, Mısır ve Orta Doğu’nun geri kalan kısımlarının da nasipleneceklerini tahmin etmek, zor olmasa gerek.

 

Başkan Obama söz konusu yasanın kabul edilmesine ilişkin göstermelik bir veto kullanmaktan başka bir şey de yapmadı aslında. Son tahlilde ve büyük bir ihtimalle hem Obama hem de devlet yönetimi, Suudi Arabistan'a, yönetim bazında bir değişikliğe gitmesi hususunda baskı uygulamak niyetini hedeflemekte. Orta Doğu'nun mevcut düzeninde Sünni-Şii ayrımı ve rekabetinin İran lehine gelişme gösterdiği öne sürülebilir. Şiilerin el altından ve ustalıkla desteklendiğinin düşünülmesi yanında sıcak çatışmalarda müdahalede bulunulmaması, desteğin boyutuna misal olarak verilebilir. Büyük bir ihtimalle Suudi Arabistan'ın selefi akımlara destek verdiğinin düşünülmesi yanında siyasi ve ideolojik karışımlı dini yaklaşımı da Amerika için yararsız ve sorun oluşturucu bir engel olarak görülmesi pekala mümkündür. 

 

Amerika'nın Rusya ve İran'la anlaşmış olabileceği düşüncesi, bu bölgede yeni planların uygulamaya sokulması şeklinde ki beklentileri artırmakta. Sonuçta böylesi bir manevra ile Amerikan yönetimi bir taşla birkaç kuş vurabilecek yetkinliğe sahip olacak. İlkin Suudi siyasetinin dünyada oynadığı rolün bir şekilde terbiye edilmek istenmesi anlaşılabilir bir duruma karşılık gelmekte. Her ne kadar selefi akımların desteklendiği iddiası bu şekilde dillendiriliyorsa da Amerika'nın bilgisi olmadan işleme konulması zaten mümkün değildir. 

 

İkinci husus ise Amerikan'ın kendi iç politikasında 11 Eylül'e ilişkin kimi iddiaların kadük bırakılması niyetiyle alakalı görülebilir. Toplumda ve dış dünya kamuoyunda 11 Eylül'ün plan ve uygulama kısmında kimi boşlukların olduğuna dair yaygın kanıların giderilmesinin bu yolla kolaylaşabileceğinin düşünülmüş olması da mümkündür. Böylece dikkatlerin olması gerektiği şekilde uygun noktalarda yoğunlaştırılabilmesi ihtimal dahilindedir. Bir şekilde bakmakla görmek arasındaki ayrımın yeniden kurulacak olması da dikkat çekicidir. Böylece hem seçim dönemine girmiş ülkenin hem de iç kamuoyunun beklentilerinin karşılanması ciddi bir çaba olarak görülmeyi fazlasıyla hak etmektedir.

 

JASTA ile benzer müdahalelerin önünün açılması bir şekilde işlevsel enstrümanların da kullanıma sokulması anlamına geliyor. Nerede olursa olsun Amerika'nın faaliyetleri yanında askeri ya da politik girişimlerinin karşısında durmanın sebep olacağı sonuçlar bu şekilde özetlenmiş görünüyor. Amerika'nın bundan sonrasındaki girişimlerini sıcak çatışma tekniklerinden yahut müdahalelerden uzakta hukuki yolları kullanarak yapacağının da işaretlerini ustalıkla sergilediğini düşünmek mümkün. Böylelikle söz konusu hukuk ve hukuki yollar olunca mütekabiliyetin de bu ölçüde ve biçimde olması en azından sıcak savaş uygulamalarının hibrit bir boyuta evrilmesinin yolunu açacağı ileri sürülebilir. 

 

Amerika'nın bu yasa ile elde etmeyi düşündüğü başka bir fayda ise kendi iç hukukunun uluslararası hukuk formu şeklinde genişletilmesi olabilir. Belki böylelikle doğrudan doğruya kendine yapılmış addedeceği girişimlerin cezalandırılmasında diğer ülkeleri de bu yasaya uygun kriterleri meclislerinden geçirmek zorunda bırakabilir.

 

JASTA Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi, politik, hukuki ve ekonomik çıkarlarıyla ilgili. Ancak hangi amaçla kullanmayı düşündüğünü anlamak için bir miktar zamana ihtiyaç duyulmakta. Bunu ancak zaman gösterecek. Ne var ki Amerika Birleşik Devletleri’nin bunu bir terbiye enstrümanı olarak kullanacağı açık ve net. Dilediği zaman ve coğrafyada çekinmeden kullanacağını varsaymak pekala mümkün. Emperyal bir güç olarak bu türlü araçlar geliştirmesi de son tahlilde anlaşılabilir bir şey. Ne var ki JASTA’nın kimine göre zımnen kimine göre de alenen Suudi Arabistan’ı hedef alması Orta Doğu’daki dengeleri uzun vadede altüst kılacak. Sıkıntıda olan Orta Doğu belki de daha da sıkıntıya girecek; kim bilir belki de bölgeyi iyileştireceği yerde JASTA, daha da hasta edecek. Yaşanılan bu zaman diliminde tarih bölgede hızlı akmakta. Bakalım akıntıya kapılıp terbiyeye kalkışmak fayda sağlayacak mı?

 

Önceki İçerik‘Kumpas’tan, ‘Sapına kadar gerçekti’ye Ergenekon ve Balyoz (2)
Sonraki İçerikFırat Kalkanı’na Esed müdahalesi