Osmanlı Mirası: Sosyo-ekonomik düzen

 

Şerif Mardin’in vurguladığı üzere Leviathan ve ulus devlet, yapısal açısından Osmanlı kurumlarıyla karşıtlıklar gösterdiğinden, Türk tarihi bakımından da önem taşır. Osmanlı Devleti’nin Avrupa tipi feodal bir sistemden ziyade “ bürokratik imparatorluk” veya “ oryantal despotizm” modeline yakın olduğu, üzerinde genel olarak uzlaşılan bir değerlendirmedir.

 

Örneğin, Halil İnalcık Osmanlı’yı patrimonyal bir hanedan devleti olarak tanımlar. Bunun açılımı şudur: Osmanlı’da feodalizmle karşılaştırma yapmaya imkân verecek yapılar; yani “irsiyete dayalı aristokrasi, kilise yapılanmasına benzer bağımsız dini hiyerarşi, güçlü bir tüccar-esnaf kesimi, özerk kentler bulunmamaktadır.”

 

Batı’daki modern devleti şekillendiren bu feodal temelli çevre güçleri, devleti yaratan merkezileşme sürecinde merkezle bir dizi uzlaşmalar sonucunda, “Leviathan’ın ve ulus devletin bir ölçüde iyi eklemlenmiş yapılar olmasına yol açtı.”

 

Batı’da zuhur eden merkez ve feodal temelli çevresel güçler arasındaki ilişkiselliğin boyutu sadece uzlaşmalardan ibaret değildi; bu ilişkisellik aynı  zamanda bir dizi karşı -karşı ya gelmeleri de içeriyordu. Devlet ile kilise, ulus kurucular ile yerelciler, üretim araçlarına sahip olanlarla olmayanlar arasındaki çatışmalar, bunun örnekleridir.

 

Mardin’in belirttiği gibi “Bu çapraz bölünümler, Batı Avrupa modern siyasasının bükülgenliğine büyük ölçüde katkı da bulunan çeşitli siyasal kimliklerin ortaya çıkmasına yol açtı.”

 

Osmanlı İmparatorluğunda, on dokuzuncu yüzyıldan önce Avrupa’da gelişen, asilzadeler, ruhban sınıfı  ve avamdan oluşan, özerk bir “estate ” geleneğinin, başka bir deyişle devlet ile toplum arasındaki aracı kurumların (intermediary bodies ) yokluğu; Osmanlı-Türk toplumunda siyasal iktidarın konumlanışı, sivil toplumun alt yapısını hazırlayan Aydınlanma düşünce geleneğinin yokluğu ve Türk kültür dünyasındaki ikili bölünme (saray kültürü-taşra kültürü) onu Batı Avrupa ülkelerinden farklı  kılmaktaydı.

 

Kültür dünyasındaki bölünme iktidar alanına merkez-çevre bölünmesi olarak yansıyacaktır. Bilindiği üzere Osmanlı toplumsal-siyasal yapısı katı bir yöneten yönetilen ayrımına ve bu ayrımın oturduğu hassas dengeye dayanıyordu. Bir yanda siyasal merkezi oluş turan ve devlet görevlileriyle ataerkil bir iliş ki içinde olan baş at bir Sultan ve onun asker-sivil bürokratları, diğer yanda reaya bu eşitsiz ilişkinin taraflarıydı.

 

Yukarı da tarif edilen devletin toplumun (reaya) üzerindeki hâkimiyeti XVII. yüzyıldan sonra daha da artmıştır. Hâkim olan keskin toplum devlet dikotomisini besleyen kaynaklar; devşirme (kulluk) sistemi ile toprak sistemidir. Osmanlı ’da muazzam bir incelikle uygulanmış olan devşirme sistemi merkezi otoriteyi güçlendirerek, devletin bekasını  sağlıyordu.

 

İmparatorluk topraklarının kullanım hakkının mülkiyeti devlette kalmak kaydıyla askeri ya da hizmet karşılığında dağıtılması anlamına gelen tımar sistemi ise ekonomi üzerindeki mutlak denetimi devlete vermekteydi. Tahsis edilen tımarların babadan oğula geçmemesi sayesinde, merkezi otoriteye rakip olabilecek yerel iktidar odaklarının ortaya çıkması engellenmiştir.

Önceki İçerikİslamofobi Fransa’da geriliyor mu?
Sonraki İçerikABD Suriye’de rejim üssünü vurdu