Osmanlı ne kadar moderndi (4) Avrupa-merkezci “feodalizm” sorunsalı

Fiyef dağıtmayı kaçınılmaz kılan aynı pre-modern koşullar -- yani (a) para ekonomisinin gelişmemişliği ve (b) ulaşım-iletişim teknolojisinin geriliği -- bir kere fiyef dağıtımı başladıktan sonra, merkezin (kralın, hanın, sultanın, imparatorun) fiyef verdiği üst sınıf mensuplarını kontrol altında tutmasını da çok zorlaştırır, neredeyse imkânsız hale getirir.

[27-28 Haziran 2020] Oral Çalışlar’ın 29 Mayıs’taki “Fatih modern bir imparator, Osmanlı modern bir imparatorluktu” yazısı ve bilhassa başlığından hareketle başladığım bu mini-dizide, şimdiye kadar “feodalite” veya “feodalizm” deyimlerini hiç kullanmadım. Bilhassa kullanmadım. Bunun yerine, paraya (likiditeye) dayalı devletin karşılığı ve alternatifi olarak fiyefe (timara) dayalı devlet ifadesini tercih ettim. Çünkü daha genel, daha evrensel. Farklı tarihsel dönemler ve coğrafyalarda ortaya çıkabilecek (nitekim fiilen de çıkmış) fiyefe dayalı devlet tipleri veya fiyef dağıtım sistemlerinin hepsini, bu en temel yapıtaşları, strüktürel ortak paydaları itibariyle tek bir çatı altında topluyor. Fakat aynılaştırmıyor, özdeşleştirmiyor. Tek ve dar bir kompartımana tıkmıyor. Tersine, bir cins (genus) içinde birleştirirken, aynı zamanda farklı türlere (species) ayrıştırmanın ve bir dizi alt-kompartıman oluşturmanın da teorik ve analitik kapısını aralıyor.

Özellikle üçüncü yazımda, bunun nasıl yapılabileceğini biraz göstermeye çalıştım. Mısır, Mezopotamya, İran, Çin, Hindistan… sonra Bizans, Ortaçağ Avrupası, klasik İslâm diyarları, Selçuklular, Haçlı krallıkları, nihayet Osmanlılar… hepsi hem benzer hem biraz farklı geleneksel tarım toplumları demek. Ortak bir maddî-teknolojik eşiğe oturuyor, ama bu eşiğin kuşattığı ayrı ayrı kültür daireleri üzerinde yükseliyorlar. Kimisi çok erken kimisi daha geç. Kimisi fiyefe dayalı devleti sıfırdan, deneye yanıla icat ediyor; kimisi kendinden önce aynı veya komşu coğrafyalarda mevcut modellerden yararlanıyor. Kimisinin hemen hiç parası (likiditesi) yok; kimisinin biraz var ve fiyef dağıtımı dışında paralı bir hassa ordusu beslemeye de yarıyor. Dolayısıyla ikinci karakteristikleri az buçuk farklı fiyef sistemleri kuruluyor. Bazılarında fiyef (timar) veren merkezin görece güçlü kaldığı, bazılarında ise fiyef (timar) alanların çok güçlendiği, kâh nisbeten merkeziyetçi kâh nisbeten ademi merkeziyetçi iktidar biçimlenmeleri (power configurations) ortaya çıkıyor.          

Bunun nedeni, nakit maaş ödemek ile “maaş yerine” fiyef veya timar vermenin aynı şey olmaması. Nakit maaş ödemenin mümkün olmadığı bazı tarihsel (maddî-teknik) koşullar, devletleri “nakit maaş yerine geçen” (Marc Bloch: as a substitute for a cash salary) hizmet koşullu toprak-vergi tevcihleri dağıtmaya zorluyor. Fakat biri diğerinin ikamesi olsa da, bir adım ötede çok farklı sonuçlar doğuruyor. Yönetmek, hükmetmek, bir devlet çekirdeği kurmak, mekânla kaim. İnsanlar toprağa yayılmış halde yaşıyor. İktidar araziyle mümkün oluyor; sınırları çizilmiş bir teritoryalite üzerinde vücut buluyor. Herhangi bir eyalet yöneticinize, vali veya kaymakamınıza nakit maaş ödediğinizde, tabii o parayla da kendine taraftar toplaması mümkün. Ama o çekin veya para kesesinin “üzerinde” bir iktidar alanı peydahlaması mümkün değil. Buna karşılık, al buraların vergisini sen topla diye 3-5-10-100 köyü kapsayan bir fiyef veya timar tevcih ettiğinizde, doğrudan doğruya bir iktidar alanı vermiş, içinden o fiyef/timar birimini çıkardığınız makro-devletin bir mikrokozmosunu bahşetmiş oluyorsunuz. Bu da büyük bir tehlikeyi barındırıyor. Neredeyse alt-devletleşmeye davetiye çıkarmak anlamına geliyor.

Çünkü fiyef dağıtmayı kaçınılmaz kılan aynı pre-modern koşullar — yani (a) para ekonomisinin gelişmemişliği ve (b) ulaşım-iletişim teknolojisinin geriliği — bir kere fiyef dağıtımı başladıktan sonra, merkezin (kralın, hanın, sultanın, imparatorun) fiyef verdiği üst sınıf mensuplarını kontrol altında tutmasını da çok zorlaştırır, neredeyse imkânsız hale getirir. O çağlarda, payitahttan 50-100-200 kilometre uzaklaştığınızda, artık başka başka dünyalar söz konusu. Osmanlı ordusunun günlük yürüyüş hızı (Macar askerî tarihçilerinin hesaplarına göre) ortalama 15 kilometre. İstanbul-Belgrad arası yaklaşık 950 kilometre. Başka bir deyişle, Orta Avrupa seferlerinde sadece Tuna kıyısına varmak iki ay sürüyor. Sonrasında Budapeşte gene 900 küsur, Viyana artı 600 kilometre. Hemen ekleyeyim ki bu maddî zeminde anlaşılması zor olan, Osmanlının neden sonunda Macaristan’dan çekildiği değildir. Asıl inanılmaz gelen, oralarda, efektif eylem yarıçapının neredeyse dış limitinde, yaklaşık 150 yıl (1526-1683) tutunabilmesidir. Bunun da temelinde, Avrupa devletlerinin göreli güçsüzlüğü ve bölünmüşlüğü yatıyordu.

Geçelim, asıl konumuz bu değil. Asıl konumuz, zamanına göre bu kadar büyük mesafeler ve bu kadar geniş topraklar üzerinde, bir kere fiyef/timar dağıtmaya girdiğinizde, kral veya sultan olarak sizin, hakim sınıfınızın diğer mensuplarıyla ilişkinizin bundan sonra nasıl bir şekil alacağı. Sonuçta mekân bağışlıyorsunuz, insan ve toprak bağışlıyorsunuz, iktidar bağışlıyorsunuz. Ancak, diyorsunuz, özel ve mevrus mülk olarak vermiyorum; hizmet karşılığı, koşullu olarak veriyorum. Yapmazlarsa geri alırım. Ama pratikte o kadar kolay değil bu. Nakit maaş yerine bu yolla ödüllendirdikleriniz, mutlaka özelleştirmek ve ırsîleştirmek isteyecek, timar veya fiyeflerini. İlk tevcih koşullarını zamanla unutturup, bu bize mevrus mülk olarak verilmişti diyecekler. Babadan kalma miras niyetine, aile içinde bir kuşaktan diğerine müdahalesiz devretmeye çalışacaklar. Siz ise önlemeye, bloke etmeye çalışacaksınız bu özelleştirme ve ırsîleştirme (privatization and hereditization) potansiyelini. Hanedanın başı olarak, ülkenin ve toprağın son tahlilde yalnız size ait olduğunda ısrar edeceksiniz. Sürekli bir gerilim doğacak, bu merkezcil ve merkezkaç eğilimler arasında. Belki sarkaç kâh bu uca, kâh diğer uca salınacak. Karşılıklı bir halat çekme mücadelesi gibi düşünün. Sonunda iktidarın merkez ile çeper (taşra) arasındaki dağılımı biraz farklı “yerel” kılıklara bürünebilecek.

Bu da bizi bir kere daha, Ortaçağın şafağındaki Avrupa ile yedi sekiz yüzyıl sonraki Osmanlı örneklerine getiriyor. Roma’nın yıkılışına hayıflanan tarihçilerin uzun süre “barbar” diye adlandırdığı ilk Germen krallıklarını, bu arada özellikle Frankların Merovenj hanedanı ile sonrasındaki Karolenj İmparatorluğu’nu ve 9. yüzyılda parçalanmasından doğan “vâris devletleri” (ilk Fransa ve Almanya çekirdeklerini), üçüncü yazımda ve yukarıda sunmaya çalıştığım analitik çerçeveye yerleştirirsek, “zaaf”ları ve yol açtığı “hatâ”lar çok açık gözüküyor. Devlet kurma konusunda hiçbir tecrübe birikimleri yoktu; çevrelerinde örnek alabilecekleri başka hiçbir fiyefe dayalı devlet modeli mevcut değildi; nakit vergi toplama ve harcama olanakları neredeyse sıfırdı. Bu koşullarda, çok erken bir aşamadan itibaren fazlasıyla bonkör davrandı Germen ve bilhassa Frank kralları. Sıkı sıkıya hizmet koşuluna bağlanmamış bol bol mülk-fiyef bahşettiler (Latince adıyla, feodum değil beneficium), önde gelen lordları ve savaşçılarına. Hem, kendilerine yeterince “kral toprağı” alıkoymadılar. Hem de dağıttıkları fiyeflerin hızla özelleştirilmesi ve ırsîleştirilmesine çanak tuttular. Böylece hızla, hemen birkaç yüzyıl içinde, toprağa kök salmış ırsî bir soyluluk doğdu. Kralla aralarındaki ilişki, bir tâyin (atama) ilişkisi yerine, bir ittifak ve bağıtsal vasallık (contractual vassalage) ilişkisi biçiminde gelişti (bkz yukarıdaki başlık resminde gösterilen, sadakat yemini etme, şövalyelik bahşetme ve kılıç kuşandırma sahnesi). Merkezin (kralların) görece zayıf, taşranın veya çeperin (büyük derebeylerinin) aşırı güçlü olduğu bir iktidar şekillenmesi (power configuration) oluştu.

Peki, bunun “feodalizm” konsepti ve sorunsalıyla ilişkisi ne? Çok basit: modern üniversite sisteminin kurulduğu, her bir disiplinin ayrı bir bölüm (department) halinde örgütlendiği, yeni sosyal bilimlerin de “bilim” statüsüne ulaştığı, öte yandan 2500 yıldır ayrı bir uğraşı ve bilgi alanı olarak  varlığını sürdüren Tarih mesleğinin de yeniden tanımlandığı ve akademik bir disiplin olarak sistematize edilip kurumlaştığı 19. yüzyılda… Avrupalı tarihçiler sırf Avrupa’nın modernite öncesi geçmişine baktıklarında, işte bu görece ademi merkeziyetçi iktidar konfigürasyonunu buldular karşılarında. İkincil özelliklerinin ne kadar Avrupa’ya özgü olduğu üzerinde zerrece kafa yormaksızın; (bugün sözünü edebildiğimiz, faraza benim sıraladığım) diğer geleneksel tarım toplumları ve fiyefe dayalı devlet örnekleriyle de karşılaştırmaksızın (zira buna elverişli bilgileri de, zihinsel ufukları da yoktu), Avrupa Ortaçağının âdetâ eksiksiz bir fotoğrafını çekip adına feodalite veya feodalizm dediler.

Tersten söylersek, “feodalizm” neydi? Buydu işte; Avrupa Ortaçağıydı; Avrupa Ortaçağının tıpkısının aynısıydı. Ampirik bir realite, kestirmeden, bire bir, teorik bir kategoriye dönüştürülmüştü. Peki, ötekiler, yani az buçuk benzerleri ne oluyordu o zaman? Onlara ne denecekti? İşte bu sorunun, 19. yüzyıl Avrupa düşüncesi üzerinde de, 20. yüzyıl Osmanlı tarihçiliği üzerinde de çok derin etkileri oldu. Olumsuz etkileri oldu. Uzun süre, 1/0, ak-kara, ya biri ya diğeri, feodal mi değil mi ikileminin (metafiziğinin, diyelim) dışına çıkılamadı.

Önceki İçerik“O sene” nihayet “bu sene” oldu!
Sonraki İçerikOral Çalışlar’la Adalar, faytonlar üzerine söyleşi