Osmanlı tarihinin anlaşılabilmesi için önce Batı ve Dünya tarihi öğrenilmelidir

 

Bugün, Osmanlı tarihi bilinmeden dünya tarihinin yazılamayacağına ilişkin yaygın bir kabulün varlığından söz edilebilir. Dahası, bu sözün kelam-ı kibar nispetinde bir hal aldığından da bahsedilebilir. Oysa söz, hoş bir motto olmaktan ziyade, zamanla farklı anlam yükleriyle de muttasıf bir hale dönüştürülmüş olan bir vakıaya işaret etmektedir. Dolayısıyla gücünü gerçeklikten alarak haklı bir durum tespitinin yapılmasına imkan tanır. Ayrıca haklılık içermesi ve tarihî tezleri kuvvetlendirmesi gibi hususlar bakımından da iddianın benimsenmesini kolaylaştırır. Keza millî tarihle dünya tarihi arasında kuvvetli bir bağın kurulmasını mümkün kılması yüzünden de kıymetli ve önemli bir yaklaşım olarak değerlendirilmeyi hak eder. Bununla birlikte meseleye farklı açılardan bakmak hiç kuşkusuz durumu nitelikli bir biçimde anlamayı mümkün kılacaktır. Bu yüzden doğru bir yaklaşım ve söz olan Osmanlı tarihi bilinmeden dünya tarihinin yazılamayacağına ilişkin kabulden farklı olarak ve aksine, artık Batı ve dünya tarihi bilinmeden Osmanlı tarihinin anlaşılamayacağı düşüncesi üzerinde de durulmalıdır; hatta durmakla da yetinilmeyip tartışılmaya başlanmalıdır. Bu yüzden aşağıda kolay kavranması için meselenin önemine bilindik örnekler üzerinden gidilerek dikkat çekilmeye çalışılacaktır.

 

Osmanlı’nın kuruluşundan beri Batı ile zihniyetten evvel coğrafî bir bağı bulunmaktadır ve elbette fizikî bağın zihnî olana etkisi göz ardı edilemeyecek bir husustur. Aslında Batı’ya doğru olan hareket ediş yeni de değildir ve kökleri çok ötelere götürülebilir. Bu yüzden her halükarda hem tarihî hem fizikî hem de zihnî anlamda Batı ile olan ilişkilerin varlığı izahtan varestedir. Osmanlı tarihi de dahil olmak üzere en azından bin yıllık süre boyunca yaşanan temaslar vareste olan izahı mümkün kılacak vesikaları içerebilir. Böylesine iç içe geçmişlik durumu söz konusu olduğunda Osmanlı tarihinin anlaşılabilmesi için dahili motivasyon kaynaklarının yanı sıra haricî olanların da işin içine katılması elzem niteliğindedir. Bunun yapılamaması durumunda Osmanlı tarihi hakkıyla anlaşılamayacağı gibi mikro tarihçilik bağlamında ele alınmak zorunda da bırakılabilir. Keza tercihin bu şekilde hasıl olması ise zamanla ayrıcalıklı bir nitelikte gelişen tek merkezli yorumlama ve yazımı mecbur kılacaktır. Ancak Osmanlı tarihinin çok kimlikli, yaygın ve derinlikli ilişkileri nedeniyle böylesi bir alanın oluşturulması ikincisinden daha çok emek ve zaman harcanmasını gündeme getirecektir. Bu tercih istenilen bir şey değildir. Osmanlı’nın hem Batı’ya olan ilerlemesini hem de doğu ve güneydeki nüfuz alanlarını genişletmesini dünya ve dolayısıyla da Batı tarihi dikkate alınmadan ya da ondan referans gösterilmeden anlaşılması mümkün görünmemektedir. Osmanlı Devleti her nereye giderse gitsin, nerede bir nizam tesis etmiş olursa olsun dünyanın diğer ülkeleri ile ilişki kurmuştur. Osmanlı aklının kıtlık, üretim ve diğer hususlar dolayısıyla iaşecilik yaklaşımını yani ithalatı önceliyor olması mevzuun ekonomik boyutunu önemsiz kılınamayacak denli güçlendirmektedir. Keza, fikrî temasların ve kültürler arası ilişkilerin varlığı nasıl yadsınabilir ki? Her bir temas ve her bir ilişki kurma biçimi Osmanlı zihnini etkilemiş olması nedeniyle Osmanlı tarihinde olan bitenin anlaşılabilmesi için de ayrıca dış dünyadaki referans ve gelişmelerin kale alınması gerekli kılmaktadır.

 

Osmanlı yöneticileri ya da entelektüellerinin bir evren veya dünya tasavvurları mevcuttur ve düşüncelerinin konu hakkındaki derinliği eserlerine sirayet etmiş durumdadır. Bu yüzden insanlığın ortak kazanımlarını içselleştirmiş bir biçimde eserlerini kaleme aldıkları söylenebilir. Osmanlı sultanlarının Avrupalı mevkidaşları ile yazışmalarında eşzamanlılıktan doğan genel etkileşim ve bilgi yoğunluğunu görmek de son derece olağandır. Çünkü zaman ve zamana koşut gelişen yaşamın kendisi bir bütün olarak izlenebilmekte ve düşünme biçimlerine de etki etmekteydi. Söylenen bu durumun en bariz biçimde gözlenebileceği yerler dünya tarihleri ve peygamberlerin yaşamını konu edinen eserlerdir. Her iki kanalda da tarih, Hz. Adem’le başlatılarak eserin yazıldığı zamana değin getirilir. Konu hakkındaki hassasiyet, insanlığın ortak geçmişini bir silsile olarak ortaya koymanın yanı sıra bir dünya bütünlüğü ile ele alındığını da gösterir. Benzer bir yaklaşım, mesela, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine dek yayımlanmış olan salnamelerde diğer ülke tarihleri, yöneticileri ve tarihlerinden yapılan kısa alıntılarda sürdürülmüştür. Açıkçası bu, Osmanlı deneyimi için şaşırtıcı bir duruma karşılık gelmez. Zira, 16. yüzyıl da dahil sonrasında ve Ebubekir Ratip Efendi’nin sefirliğine kadar geçen süre boyunca Batı’nın pragmatist bir şekilde değerlendirildiği görülebilir. Değerlendirmelerin örneklerini Katip Çelebi’de, Mustafa Naima’da, Nişancı Mehmed Paşa’da, Karaçelebizade’de, Mustafa Selaniki’de, İbrahim Müteferrika’da, Piri Reis’in eserlerinde, Selman Reis’in hatıralarında ve daha bir çoklarının düşünce ve kitaplarında görmek mümkündür. Elbette bahsi edilen ve edilmeyen yazar ve çizerlerin Batı ile dünya tarihine ilişkin yaklaşımları vardır ve bu yaklaşım onların tefekkür dünyasını beslemekte eşsiz birer kaynak niteliğindedir.

 

Osmanlı zihninin böylesine geniş ve kapsayıcı yaklaşımı 19. yüzyıldan sonra terk edilerek yerini dar kapsamlı değerlendirmelere bırakmıştır. Bu yer değiştirmede savunmacı bir tavır alışın varlığından bahsedilebilir. Müdahaleci olmaktan daha çok savunmacı bir güdüyle dünya tarihi denen bütüne mukabele etmenin de derin sebepleri üzerinde tartışılarak bir zeminin inşa edilmesi gerekir. Apolojik denebilecek savunmacı bir yaklaşımın tercih edilmesi de Osmanlı dönemi boyunca görünen bir şey değildir sonuç olarak. Bilhassa Avrupa’nın doğusunda yaşanan ilk geri çekilmeler ancak Balkanlarda durdurulabildiğinde geriye Batı aklına yönelik külliyetli olmaktan ziyade temelli eleştiri ve merakın dışında anlık savunma mekanizmalarının işletildiği bir tarihi yaklaşım kalmıştır. Muhtemeldir ki bahsi edilen bu yaklaşımın en bariz başlangıç dönemi Namık Kemal’in eserlerinin yazıldığı zamana müsadiftir. Fizikî çekiliş kendisini bilhassa Namık Kemal ile birlikte Osmanlı entelijansiyasında da fikren geri çekilişte göstermiş, savunma oluşturucu mevzilerin kurulmasıyla da neticelenmiştir. İlk yapılan işlerden birinin Osmanlı tarihinin dünya ve Batı tarihi içindeki bütünün bir parçası olma durumu ve algılama becerisinin örselenerek Osmanlı tarihinin ayrıca ele alınmış olması şaşırtıcı değildir. Kuşkusuz bu tercihin düşünme yöntemlerinin, dolayısıyla zihniyetin değişmesiyle sonuçlanmış olması gerekir.

 

Osmanlı tarihinin hakkıyla anlaşılabilmesi için Batı ve dünya tarihinin okunması gerektiğine pek çok misal vermek mümkünse bile Osmanlı tarihinin bizatihi kendisi en önemli örnektir. Osmanlı tarihi boyunca ekonominin anlaşılabilmesi için ilk bakılacağı ve olan biten gelişmelerin muhakeme edileceği alan Batı ve dünya ekonomisindeki düzendir. Artık 16. yüzyılda yaygın bir hal alan tağşiş uygulamalarının sebeplerinin sadece ülke içindeki iktisadî gerekçelerle açıklanması, hak vermek gerekir ki, mümkün değildir. Evet; 17. yüzyılın başına değin kimi para birimlerine eşitlik söz konusudur. Ancak Avrupa’daki para arzı genişledikçe bu durumun etkisi Osmanlı topraklarında yaşanan tağşişlerle kendisini göstermiştir. Tağşişin kendisi ise pek çok sebepten ötürü para yönetiminin bir aracı iken diğer taraftan iki biçimde vergilendirme aracı olarak da kullanılabilir bir enstrümana dönüşmüştür. Keza Osmanlı’da yaşanan para arzına ilişkin sıkıntıların farkına varan Avrupalı tüccar tağşiş edilmiş sikkeleri Osmanlı coğrafyasında tedavüle sokabilmiştir. Böylece neredeyse tüm Osmanlı coğrafyasını Batılı kalp paralar işgal etmiştir. Öyle olunca doğrudan doğruya paranın sevk ve idaresi de Batılı devletlerin eliyle yapılabilir bir konuma evrilmiştir. Para arzının ve talebin darlığı doğal olarak Osmanlı’daki ekonomiyi daralmaya ve tabii olarak da enflasyona sürüklemiştir. Amerika ve Afrika’dan Avrupa’ya akmakta olan ucuz gümüş ve altının peşi sıra Osmanlı hükümranlığındaki bölgelere de sirayet etmesi devleti mücadele etmek zorunda olduğu bir dizi sosyal ve ekonomik sorunla yüz yüze bırakmıştır. Devlet para basacak değerli maden bile bulamaz olmuş, ülke sathındaki gümüş madenleri ardı ardına kapanmıştır. Madenlerin kapanması darphaneleri etkilemiş, darphanelerde ise para darbının sekteye uğraması ülke içinde para kıtlığıyla etkisini göstermiştir. Sonuç olarak Osmanlı para piyasası kıymetsiz yabancı paraların istilasına uğramış, yerli para olan Akçe tedavülden çekilmiş ve devletin doğrudan müdahaleleri zorlu bir süreçle karşı karşıya kalmıştır. Ekonomi politikalarının istikrarsızlık göstermesinin önü ihracı yasak mallara ait listelerin yayımlanması gibi önlemlerle alınmaya çalışılmış olsa da bunda pek başarılı sağlanamamıştır. Paraların nominal kıymetleriyle zatî değerleri arasındaki makas açıldıkça açılmış, devletin carî ödemelerini bile yapmakta zorlanması ile karşılaşacağı bir zemin oluşmuştur. Tanzimat da dahil devletin son yüzyılına değin ekonomi, politikaların etkili bir biçimde uygulanma girişimleri ile geçmiş, ancak Batı’nın aldığı pozisyon nedeniyle müdahalelere hep açık bir konuma sahip olmuştur. Zaten sonrasını az çok hemen ilgili herkes bilmektedir. Şimdi, böylesi bir durumda Osmanlı’daki para politikalarını sadece bir örnek olarak tağşişten ve dahili ekonomi politikalarından yola çıkılarak anlamak ne kadar isabetli olabilir ki? Peki, dünyadaki ve Batı’daki diğer gelişmelerle muhakeme etmeden bir sonuca erişmek mümkün müdür?

 

Özgün olmamakla birlikte çok bilindiği için burada seferlerin finansman zorluklarına, devletin hükümranlık alanlarından geçen ticaret yollarının sekteye uğramasına, Celali İsyanları ve dolayısıyla tarımsal üretimin azalmasına, rekoltede ciddi düşüşlere, mukataa adı verilen yeni finansman enstrümanlarının icat edilmesine, Anadolu’da ayan adı verilen yeni yerel güçlerin ortaya çıkmasına, İran ile savaşların yaşanmasına, Barok mimarî eserlerin inşasına ve burada anılmayan diğer tüm hususların anılmasına Batı tarihi çerçevesinde değinmek gerekecektir. Elbette her şeyin rasyonel ve ekonomi-politik kapsamda değerlendirilmesi meseleleri anlamada haksızlığa yola açabilir. Ne var ki yukarıda dile getirilen unsurların anlama gayretinde göz ardı edilmesi ve Batı’nın, meselelerin anlaşılmasında mevzu dışı bırakılması da o derece eksikliklere neden olabilir. Salt dahili gelişmeler ve sınırlı etkileşimler, Osmanlı’daki meseleleri anlamaya çalışmada kuşkusuz yetersiz kalacaktır. Zira Batı’daki fikrî ve ekonomik genişleme anlaşılamadan yukarıda not düşülen gelişmelerin hakkıyla idrak edilebileceği yaklaşımı sadece iyi niyetle karşılanabilir. 

 

Düşünce anlamında ise millet sisteminin zamanla dönüşerek Tanzimat’ın sloganları haline gelen hürriyet ve eşitlik ilkeleriyle Batı’daki milliyetçilik fikirlerinin kuşkusuz yakından ilişkisi kurulmalıdır. Oysa Mıkhitaryanlarla birlikte Rum milletinin Avrupa sathında daha 16. yüzyıldan itibaren kurdukları sıkı münasebetler Fransız İhtilali’nin etkisinin yanında görünmez oluvermiştir. Karşılıklı ilişkiler Osmanlı Devleti’nin içindeki millet yapılanmalarını derinden etkilemiş, her iki millette de dönüşümlerin yaşanmasına yol açmıştır. Sonrasında ise bu yaşananların Osmanlı Devleti’ni nasıl etkilediği az çok kabul edilir gerçekler olarak ortada durmaktadır. Ne var ki Fransız İhtilali’nin özgürlük düşüncesinden çok daha yaygın etkisi 19. yüzyılda farklı bir biçimde kendisini göstermiş, Üç Tarz-ı Siyaset’le Osmanlı elitlerinin bir savunma mekanizması üretmesine imkan tanımıştır. Ayrıca şimdi değerlendirildiğinde hem Mühendishane-i Bahr-i Hümayun hem de Mühendishane-i Berri-i Hümayun’un öylesine askerî gereklilikler kapsamında açıldıklarını iddia ile yetinmek de yeterli görülmemelidir. Bilhassa değişmez bir kabul olarak tekrarlanaduran askerî başarısızlıklar sonunda Osmanlı elitlerinin askerî ıslahatlara girişmelerinin bir sonucu olduğu düşüncesi üzerinde de durmak doğru olacaktır. Aslında askerî bir ıslahat söz konusu ise de bu ıslahatların da doğrudan doğruya Batı’nın yeni tefekkür ve organizasyon becerisindeki değişiklikleri kapsamında ele alınması çok daha doğrudur. Sonuçta, üniversitelerin kurulması, üniversitelerle birlikte yeni bilgilerin üretiliyor olması Batı’da organizasyon ve yönetme biçimlerini değiştirmeye başlamış, beraberinde de yeni doğal, sivil ve resmî alanların yolu açılmıştır. Her alandaki bilimsel bilgi üretimi Batılı güçleri Osmanlı karşısında askerî anlamda başarılı kılsa da aksiyomatik bir biçimde Osmanlı elitlerini ilk elden bu halin askerî ıslahatlarla üstesinden gelinebilecek bir durum olduğu kanaatine vardırmıştır. Ancak alınan önlemlerin yeterli olmaması ileride Darülfünun’un kurulmasını zorunlu kılmıştır. Görüldüğü üzere mesele askerî bir denklik geliştirmek fikrinden çok daha uzakta, Batı’nın yeni organizasyon becerisi de dahil pek çok alandaki gelişmesiyle yakından alakalıdır.

 

Şimdi tüm bu olan bitenle Koçi Bey’in risalelerine, Sarı Mehmed Paşa’nın öğütlerine veya Hasan Kafi’nin yazdıklarına uzaktan bakıldığında Osmanlı tarihinin Batı ve dünya tarihi olmadan anlaşılamayacağının işaretleri açıkça izlenebilmektedir. Osmanlılar gelirlerini korumak adına ticaret yollarını sıkı sıkıya kontrol için Kızıldeniz’de ve Hint Okyanusu’nda Portekizlilerle mücadele ederken aslında başka bir şey ile mücadele etmekteydiler. Batı’daki hemen tüm yeniliğin ve buluşun Endülüs’e bağlanmasından ötede başka girişimlerle durumu anlamak son derece mühimdir. Anlaşılması gerekenler arasında Hindistan alt kıtasındaki tarımsal üretim ve çeşitliliği yanında meteorolojik olayların da dahil edilmesi bir elzemdir. Ancak kuşkusuz Portekizlilerin sert denizleri aşacak ölçüde teknoloji geliştirmelerinin arkasında yoğun bilimsel faaliyetlerin var olduğu asla unutulmamalıdır. Sıradan bir misal olması için Pedro Nunes’in1544 yılında Coimbra Üniversitesi’ne matematik ve astronomi hocası olarak atanması verilebilir. Bu atama sade bir atama olmayıp Portekizlilerin açık denizlerdeki seyrüsefer becerilerini artıracak matematik alanındaki çalışmaların yapılması ile neticelenmiştir. Uzak yollara gidebilecek gemilerin inşası ve teknik beceri ucuz gümüş altınla beraber baharatın da Avrupa’ya akması ile sonuçlanmış, Portekiz gemileri uzaklardaki Diu Adası’na ulaşarak ticaret kolonilerinin kurulması mümkün olabilmiştir. Portekizlilerin Hindistan’a erişmesi İran’ın Osmanlı siyasetinin değişmesine de yol açmış küresel değişiklikler birbirini izlemiştir. Vaziyeti başka bir örnekle ele almak gerektiğinde Batılıların çok yoğun bir Arapça öğrenimine başladıkları da bir sır değildir. 16. yüzyılda başlayan ancak 17. yüzyılda adeta zirveye yükselen Arapça öğrenimi ve araştırmaları çok yönlü sonuçların elde edilmesine neden olmuştur. Paris, Oxford, Leiden, Danzig, Londra ve Roma arasındaki yoğun eğitim trafiği Robert Boyle, John Wallis, Edward Pococke, Edmund Castell ve daha pek çok Avrupalı bilim insanının yeni yaklaşımlar geliştirmesini mümkün kılmıştır. Gözlemlerden mekanik çalışmalara, madencilikten botaniğe ve burada anılamayacak pek çok alandaki bilimsel bilgi üretimi geometrik ritimle belli bir seviyeye çıkartabilmiştir. Basit ve sıradan bir bilimsel çaba gibi görünse de durum sıradanlıktan çok uzakta bir konum sergilemektedir. Öncelikle bu çabaların sonucunda elde edilen gelişmeler hem Batı’nın hem de dünyanın tarih bakımdan yeni bir döneme girmesini sağlamıştır. Mesela Kepler ile dünya merkezli evren algısı yıkılmış yerine güneş merkezli evren algısı konulmuştur. Bu algı anlaşılmadan sonrasının tarihini anlamak ise neredeyse mümkün değildir. Şimdi buradan bakıldığında Osmanlı tarihi Batı’da yapılan Arapça öğrenimi ile bunun maddî sonuçlarından ayrı biçimde değerlendirilebilir mi?

 

Uzun süreden beri metodolojide de Batı oldukça geriden takip edilmektedir. Bu yüzden Batı’da ve dünyanın geri kalan kısmında meydana gelen metodolojik değişimler sonradan değerlendirilebilmektedir. Dolayısıyla tefekkür süreçlerinde genel anlamda müesses ve kanonik hale gelmiş doğru kabullerin tercih edildiğine şahit olunmaktadır. Öyle olunca kabullerin aksine farklı bir metodoloji önerisi, her zaman anakronistik olarak vasıflandırılma ihtimalini akla getirmektedir. Zira bu ihtimal hem kullanışlı hem de son derece esnektir. Ancak kanonik doğruların berkitilerek devamının pek çok sakıncası yanında hem anakronist hem de vigist yan etkilerinin bulunduğu ne yazık ki fark olunamamaktadır. Aslında bu yaklaşımın, bilgi transferinin yavaş ve eksilerek sürdürülmesiyle de bir alakası pekala kurulabilir. Özellikle ve bilhassa, Tanzimat sonrasında fikrî ithal ikamesinin kesin bir kural olarak bilimsel çalışmaların en üst makamına oturtulması hem metodolojik transferi zorlaştırmış hem de mevcut kabullerin kanonikleşmesiyle nihayetlenmesine yol açmıştır. Dolayısıyla Osmanlı tarihinin bu çerçeve içerisinde ele alınıp dünya ve hassaten Batı tarihi ile ilişkilendirilerek yeni biçimlerde anlaşılması sağlanmalıdır.

 

Neticeten, Osmanlı tarihi bilinmeden dünya tarihinin yazılamayacağına ilişkin düşünce, içinde, Osmanlı tarihinin anlaşılmasını engelleyici iki önemli unsuru gizlemektedir. Bu gizli engellerden ilki mikro tarihçiliktir. İkinci engel ise mikro tarihçiliğin hem bir sebebi hem de sonucu olan tek odaklılık [self-centric] algısıdır. Her ikisi de vakıayı anlamak şöyle dursun, sanılanın aksine, anlaşılmayacak duruma sokacak bir karışım ve enstrüman niteliğindedir. Osmanlı tarihinin hakkıyla anlaşılabilmesi, her şeyden çok onun dışındaki varlıklarla kurumların izahına ve yorumlanmasına bağlıdır. Eğer Osmanlı tarihi sadece yalın içeriği ile anlaşılmaya çalışılacak olursa öznenin esatire dönüşmesi pek muhtemeldir. Keza mukayese imkanından uzakta bulunmak savunmayı ve ikameci yaklaşımı da bir ortak yaşam koşulu olarak beraberinde taşıyacaktır. Söz konusu edilen mesele ise aslında ve bir bakıma usule matuf bir tercihe bağlıdır. Mesele ayrıca olgularla nesnelerin nasıl anlaşılacağıyla izlenecek yolun ne olacağının karar verilmesine ilişkindir. Tarih, son tahlilde bir değer kazanma enstrümanı olmaktan ziyade muhakeme ile anı idrak etme keyfiyeti olarak kabul edilmeyi daha çok hak etmektedir. Kıymet göreceli olsa da asıl mezun olunacak saha meşruiyetin tecellisiyle alakalıdır. Geçerliliğin kazanılması ise tarihin yerel ya da mevzi olup olmadığına bakılmaksızın geniş çeşitlilik içindeki konumunun ve ilişkiler bütününün tespitle tevsik edilmesidir. Bu söylenenler çerçevesinde Osmanlı tarihi bilinmeden dünya tarihinin anlaşılamayacağı düşüncesi doğrudur. Ancak bu manada ilki kadar doğru olan, hatta, belki de daha doğru olan diğer bir düşünce ise Batı ve dünya tarihi bilinmeden Osmanlı tarihinin anlaşılamayacağı fikridir. İşe, yaklaşım biçimindeki değişiklikle iyi bir başlangıç yapılabilir!

 

Önceki İçerikÜç ay önce bir panelde söylediklerim
Sonraki İçerikCanikli: YPG’ye silah yardımı kabul edilemez