Özerklik seçeneği için yanlış tercih

Fikret Bila, 7 Aralık 2007’de, Milliyet’teki köşesinde, “DTP’nin istediği İspanya örneği” başlıklı yazısına şöyle başlamıştı: “geçtiğimiz günlerde DTP Grup Başkanı Ahmet Türk, ‘İspanya'nın 1978 anayasasını getirin, kabul ederiz’ anlamında bir demeç verdi. Anlaşılıyor ki, DTP, İspanya'daki Bask sorunu ve ‘özerklikler’ sistemini yeni bir politika olarak gündeme sürüyor.”

 

Bila yazısında o yıl piyasaya çıkan “Çoğul İspanya: anayasal sistemi ve ayrılıkçı terörle mücadele modeli” başlıklı kitabıma atıfta bulunarak konuyla ilgili görüşlerimi aktarıyordu.  Yazıda, daha sonra da sık, sık dile getirdiğim gibi, DTP’nin Diyarbakır bildirisinde yer alan “Demokratik özerklik” önerisinin İspanyol Anayasası’nın 2. maddesinden esinlendiği ve aslında o maddede öngörülen “milliyet/bölge” ayırımı da yapmayarak tümüyle “simetrik” nitelik taşıyan, dolayısıyla “ayrılıkçı” olmayan bir özerklik öngördüğü vurgulanıyordu. 

 

Aslında demokrasilerde ayrılıkçı siyasi partiler de pekâlâ kurulabilir ve faaliyette bulunabilir. Avrupa Konseyi (AK) Venedik ölçütlerine göre, siyasi partiler ancak şiddete övgü, çağrı ve destekte bulunduğu ya da şiddet uygulayan örgütlerle organik bağı olduğu için kapatılabiliyor. Ama AK’nin kurucu üyesi olan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) zorunlu yargı yetkisini tanıyan Türkiye’nin bu konuda bir ayıbı var. Gerek 82 Anayasası, gerek Siyasi Partiler Kanunu’nun yukarıdaki gerekçe dışında da parti kapatmalara elveren hükümleri bulunuyor. Bu nedenle AİHM, HEP/DEP geleneğinden gelen PKK ile bağlantılı hiçbir Kürt partisinin kapatılmasıyla ilgili olarak önüne gelen davalarda daha Türkiye’yi haklı bulmuş değil. Ayrı bir tartışma olmakla birlikte, Yeni Anayasa ve 12 Eylül mevzuatının ayıklanması çalışmalarında evrensel demokrasi ilkeleri uyarınca bu konunun da ele alınmasında yarar var.

 

Konuya değinmemin nedeni, DTP’nin kapatılmasında, sadece PKK terörüyle bağlantısının değil, ayrıca demokratik özerklik önerisinin de rol oynamış olması. Özerkliği savunan bir siyasi partinin, özerkliğin Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasındaki “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesine aykırı değerlendirilerek kapatılmasına hep karşı çıktım, çıkıyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi, devletin toprak bütünlüğüne aykırı partiler de kurulabilmeli. Sonuç itibariyle özerklik, federal sistem ya da bir bölgenin bütünden ayrılması  “anayasalarda düzenlenen konular” ; gerçekleştirilebilmeleri için de Meclis’te “ nitelikli çoğunluğa ulaşan bir destek” gerekiyor.

 

DTP’nin esinlendiği ve bizde pejoratif tabirle “bölücü” olarak damgalanan özerk topluluklara dayalı İspanyol Anayasası,  Bask ve Katalan bağımsızlıkçıların girişimlerini konu alan birçok yazımda altını çizdiğim gibi, nitelikli çoğunluğa ulaşamadıkları -ki neredeyse imkânsız- için ayrılıkçılara geçit vermiyor. Bugün HDP, “demokratik özerklik” veya “özyönetim” dediği yönetim sistemini ya da Eş Başkan Demirtaş’ın ima ettiği gibi  “bağımsız Kürdistan”  kurulmasını savunabilir. Bu politikayla oylarını arttırabilir, bir gün gelir diğer siyasi partilerle anlaşabilir, nitelikli çoğunluğa ulaşabilir ve halkoyuyla da benimsetebilir ise hedefine ulaşmış olur. Neredeyse imkânsız ama demokrasilerde her siyasi parti hedefine ulaşacak diye bir kural yok elbette.  

 

Ama HDP, hiçbir gerekçeyle, silahlı bir örgüte arka çıkamaz, övgüde bulunamaz, örgütün önerdiği politikaları benimseyemez. Örgütün niyeti ayrılıkçılık olsun, olmasın hiç fark etmez, başlı başına şiddete destek olmak AİHM ölçütlerini çiğnemek anlamına geliyor.  

 

Yanlış tercih nerede?

 

HDP, 7 Haziranda çıkardığı 80 milletvekiliyle “Makyavelik” bir başarıya imza attı ama seçim ertesinde AKP düşmanlığına dayalı politikasını sürdürerek, Çözüm Süreci’ni ve kendi açısından olabilecek en iyi senaryoyu çöpe atmış oldu. HEP/DEP çizgisinden gelen her siyasi parti gibi, HDP’nin de PKK çizgisinde olduğu -romantik AKP düşmanları dışında- herkesçe bilinen bir gerçek.  Bu nedenle, PKK’nın anayasa konusu olduğunu vurguladığım özerkliğe, devrimci halk savaşı gibi hem silahlı, hem de artık miadını doldurmuş bir yöntemle ulaşacağı hayaline destek vermesi,  buna bir yerde mecbur bırakılması, HDP’nin terör örgütünün siyasi kolu olarak Venedik ölçütlerini çiğneyerek harakiri yapması anlamına geliyor.  

 

PKK’nın sivil toplum kolu DTK da geçen hafta “özyönetimle ilgili siyasi çözüm bildirisi” yayımladı. Çözüm Süreci’nin bozulmasının tüm sorumluluğunu AK Parti’ye yıkan bildiride, bazı il ve ilçelerde hukuken yok olan “halk meclislerinin” yani PKK’nın aldığı “özyönetim” kararları savunuluyor. Asıl meşru otorite PKK ve militanlarıymış gibi:  “DTK olarak halk meclislerinin ilan ettiği özyönetim ilanlarını ve halkımızın her alanda yürüttüğü bu haklı ve meşru direnişi sahipleniyor; Kürt halkının ve tüm Türkiye halklarının bu direnişlere katılmasını ve destek vermesini demokrasi ve özgürlük mücadelesi gereği olarak görüyoruz.”  

 

Bildiri, uluslararası ve ulusal arenadaki AKP düşmanlarını selamlıyor ve “ Kürtlerin tüm sorunlarının sorumlusu olarak, alışageldiğimiz gibi, “T. C” yi değil ama AKP hükümetini ilan ediyor. Sanki Türkiye Cumhuriyeti yerine AK Parti’yi suçlamakla, taleplerini halkın çoğunluğuna kabul ettirmek mümkünmüş gibi.  

 

Aslında bildirinin temel özelliği, İspanyol örneğinden esinlendiğini vurguladığım demokratik özerkliğin içini dolduruyor olması. Böyle bir iddiası var en azından. Ama tahmin olunacağı gibi, demokratik özerkliği “özyönetimlere” dayandırıyor. Yeni Anayasa’nın da bunu temel almasını şart koşuyor: “demokratik özyönetimlerin Türkiye'nin demokratik birliği ve halkların ortak geleceği temelinde gerçekleşmesini ve bu nitelikte demokrasiyi ve özgürlükleri güvence altına alacak demokratik bir anayasa yapılması zorunludur.

 

Özerk bölgelere eğitimden sağlık ve ulaşıma kadar birçok alanda önemli yetki devirlerini öngören ve öneri ve eleştirilere açık olduğu belirtilen bildirinin Yeni Anayasa çalışmaları çerçevesinde tartışılması mümkün değil elbette. Bir kere, mevcut anayasal/yasal düzenimizi yok farz eden ve “halk meclisleri” gibi hukuken var olmayan yapılara dayanan bir öneri ciddiye alınabilir, PKK’nın silahla ele geçirdiği mahallelerde ilan ettiği özyönetim, anayasal özerkliğin temelini oluşturabilir mi?

 

Altı çizilmesi gereken ikinci husus, özyönetime dayalı bu demokratik özerkliğin PKK’nın Türkiye’ye yönelik silahlı mücadelesini sonlandırmak için öne sürdüğü koşullardan biri olması. Kabul etmek gerekir ki her devletin öncelikle toprakları üzerinde silah zoruyla tesis edilmiş, egemenlik ve toprak bütünlüğünü ihlal eden yapıları tasfiye etme yükümlülüğü var. Silahlı mücadeleye son verilmesinin böyle bir siyasi bedeli olabilir mi?

 

İspanya’da ETA, 1995 yılında, siyasi kolu Herri Batasuna’nın da benimsediği “Demokratik alternatif” programıyla, silahlı mücadeleye son vermesinin minimal koşullarını belirlemişti. Buna göre, İspanya ETA’nın belirlediği topraklar (Euskadi+Navarra) üzerinde yaşayanlar için kendi kaderini belirleme hakkını tanımalıydı.  Bu toprakların siyasi statüsü daha sonra burada yaşayan halk tarafından referandumla belirlenmeliydi.

 

ETA bu koşulları öne sürmekle de yetinmemiş, ayrıca 1998-2001 arasında, PKK’dan farklı olarak silahtan arındırılmış ortamda, “halk meclisleri” gibi hukuken var olmayan milliyetçi yapılar (Bask Belediyeler Meclisi, Herrialdes Cuntası vb.) oluşturmuştu. Bu yapılar Fransa topraklarına da taşan ütopik büyük Bask Devleti Euskal Herria’nın milli yapılanmasının köşe taşları olarak takdim edilmiş, bu sözde devletin sınır aşan topraklarında da yasadışı referandum düzenlenmeye kalkışılmıştı.   

 

İspanya Demokratik Alternatif’i hiçbir zaman kabul etmedi. Buna karşılık, ETA o tarihten ne yazık ki 16 yıl gibi uzun bir süre sonra silah bıraktı. Kabul etmek gerekir ki demokratik hukuk devletlerinde silah bırakmanın karşılığı, herhangi bir siyasi ödün değil, eli kana bulaşmamış örgüt üyelerine siyaset hakkı tanıyarak, onların topluma kazandırılmasından ibarettir. Bunun için uzun, uzun müzakere de şart değildir; İspanya’da olduğu gibi, özendirici bir topluma kazandırma (reinserción) yasasının varlığı yeterlidir elbette. 

 

Bugün geldiğimiz noktada, HDP’nin PKK’yı, İspanya’da Batasuna’nın son dönemde ETA’ya yaptığı gibi, siyasi mücadele karşılığı Türkiye’ye karşı silah bırakmaya ikna gücüne sahip olmadığı görülüyor. HDP sözcülerinin beyanları, DTK’nın bildirisi, bu gerçeği bir kez daha açıkça ortaya koyuyor.

 

Özyönetime dayalı özerkliğin silahla dayatılması, demokratik bir ortamda bir gün bu halkın çoğunluğunun belki üzerinde mutabık kalacağı anayasal özerklik seçeneğinin de çöpe atılması sonucunu doğurur. Bu halkın bombalı hendekleri, barikatları, evlerinden barklarından olmayı ve korkunç ölümleri çağrıştıran bir sisteme “evet” demesi nasıl mümkün olsun ki.