Paris düşerken dindarların ve laiklerin sorumluluğu

'Benim adım Tuncer, Müslümanım ve terörist değilim'

Paris felaketi ve onu takip eden tartışmalar üzerine düşünürken kendime sorduğum bir soruyu ortaya sorarak başlayayım izninizle: İslam dini olmasaydı, dünyada bugün tanık olduğumuz şiddet olmaz mıydı? Basit, düz bir soru. İçinde tuzaklar da var farkındayım. Fakat, sizce bu spekülatif bir soru mudur? Yani; “bilemeyiz, belki de olmazdı” diyebilir miyiz? Bence diyemeyiz. Bu soru hiç de bilinmezlik içinden sorulan, temelsiz bir soru gibi gelmiyor bana. Bu dünya; bu yaşadığımız sorunlar yine şiddet üretirdi.Küresel adaletsizlik, Ortadoğu’nun insan değil enerji olarak okunması, yüzyıl boyunca işgal ve şiddetle çökertilmesi… Göçler, zengin ve “üstün” Batı’nın kendisinden farklı olana anlamlı bir varoluş statüsü sunamaması, entegrasyon politikalarının çöküşü, farklı kültürel yapıları gözetmeye alışmamış liberal gelenek…Bütün bunlardan o veya bu formda bir şiddet çıkar.Bunları asla tanık olduğumuz şiddetin sorumlusu Batı’dır demek için yazmıyorum. Üstelik böyle bir olayın ardından fiili ve failleri tırnak ucu kadar meşrulaştırma tehlikesini bile çok önemsemek gerektiğini ve belirgin vurguyu tartışılmaz netlikte şiddetin reddi ve lanetlenmesi üzerine yapmanın zorunlu olduğunu düşünüyorum. Terörün nedenlerini “anlamak” tartışmalarının kaçınılmazlığının farkındayım. Fakat bu tartışmaları yürütenlerin de etrafında dolaştıkları hassas sınırların, ciddi tuzakların farkında olması gerektiğini düşünüyorum. Ve söze “terör tabii kabul edilemez ama” diye başlayıp kestirmeden parmağını Batı’ya çeviren, Müslüman coğrafyanın sorumluluklarının tartışılmasını “tuzağa düşmek” olarak niteleyen sözlerden aşırı rahatsız oluyorum.Rahatsız oluyorum çünkü; evet “İslam dini olmasaydı bu şiddet yine oluşurdu” demek, “ideolojinin şiddetle hiçbir ilişkisi yoktur” demek değildir. İdeoloji – şiddet ilişkisi, üzerinde ciddi tartışmaları, düşünce mesailerini hak eden bir konu. Ve sonuçta, karşımıza çıkan şiddet hangi ekonomik-sosyal-siyasi süreçlerle ilişkili olursa olsun; ona meşruiyet sağlayan, motive eden bir ideolojiye ihtiyaç duyar ve şiddet karşıtlarının bu ideolojiye karşı mücadele sorumluluğu vardır. “İslam olmasaydı da şiddet olurdu” demek, “bu şiddet kendisine başka bir ideoloji üretirdi” demektir aynı zamanda. Peki, biz o ideolojiye karşı da “bu ideoloji olmasaydı da bu koşullarda şiddet olurdu” diyerek ideolojik mücadeleyi küçümseyebilecek miydik?Şiddetin ekonomik-sosyal-siyasal- kültürel nedenlerine yönelik vurgular ne kadar haklı olurlarsa olsun eksik kalma, dahası sorumlulukları görünmez kılma tehlikesi taşırlar.Şiddetin üretilmesinde ideolojinin rolünü ve ideolojik mücadelenin önemini küçümsemek vahim bir hatadır.Peki, bu ideolojik mücadeleyi kim ve nasıl yürütecek? İlk bakışta tuhaf bir soru gibi gözüküyor değil mi? Çünkü cevabı açık: Şiddete karşı olan herkes yürütecek. Nasıl? Birbirinden güç alarak, uyuşmazlık noktalarını geriye itip şiddet karşısında birbirlerine yaklaşarak…Bu kadar basit değil tabii…Örneğin, laik evrenimizde birçok insan, “tanık olduğumuz terör kendisini İslami ideoloji içinden temellendirmeye çalıştığına göre, bu mücadelede asıl sorumluluk Müslüman dindarlara düşer” diye düşünüyor. Kendilerini, şiddetin meşruiyet devşirmeye çalıştığı değerler dünyasına ait görenlerin- dindarların- bu ideolojik mücadelede daha etkili olabileceğine benim bir itirazım olamaz. Fakat küçük bir şartla…O değerler dünyasının dışında kalanların da en az onlar kadar sorumluluk taşıdıklarının idrakinde olmaları şartıyla…Vahşetin ardından ışık hızıyla Türkiye muhafazakârlarını sınava tutma kampanyası başladı. Daha ilk günden “muhafazakârlara baktıkça içine zehir aktığını” ilan edenler ve bu ilanları muhteşem bulanların sesi yükseldi. Burada amaç gerçekten muhafazakâr sosyolojiyle diyalog kurmak, şiddete karşı samimi düşünsel köprüler önermek mi yoksa bu sosyolojiyi ve siyasi temsilcilerini fırsat çıkmışken dövmek mi? Bütün samimiyetimle bu tutumların sahiplerini kendi alışkanlıkları, duyguları, bilinçaltları üstüne düşünmeye davet ediyorum.Çünkü, görüyoruz işte…Dünya dehşetten donup kalmışken, söyleyecek tek yeni bir cümlesi de, kendi fiyakası dışında bir derdi de olmayan yakışıklı delikanlılar, ağır abiler, artık hepimize gına gelmiş cilalı ajitasyonlarından hâlâ bıkmadılar. Hep aynı terane. Onların dünyasında her yol, AKP’ye – hatta doğrudan Erdoğan’a- çıkıyor. Paris vahşetinden düz, kısa bir çizgi çekerek Madımak’a, hemen ardından Berkin’in annesine bağlanmanın hazır alkışlarına alışıklar. Kızgın Laik Kalpler Kulübüne ucuz tatmin malzemesi taşımanın şehvetinden vazgeçemiyorlar. Ajitasyonun buzlu camı arkasından bakınca, Türkiye muhafazakâr sosyolojisini de, onu temsil eden İslami siyasi geleneği de Paris cellatlarıyla – aynı değilse bile- akraba görmek ve göstermek mümkün oluyor.Peki, laik sektörün İslami terörle mücadeleye katkısı bu mu olacak? Fırsat bu fırsattır AKP’den ne kıymık kopartırsak kardır; Paris’i, Madımak’ı, Berkin’i, gaz bombalarını ve artık bu meşum iktidara karşı elimize ne geçerse onu torbaya doldurup ajitasyonun gazına yüklenelim… Böyle mi katılacak laik aydınlarımız bu mücadeleye?Dedim ya; laik aydınların önemli bir kısmı sorunların tartışılmasında samimiyetini yitirdi. Hazmedemedikleri muhafazakâr sosyoloji ve – onun gerçekten kışkırtıcı, incitici, sert sözcüsü- Erdoğan’ın iktidarına duydukları alerji, düşünce sorumluluğundan ağır basmaya başladı.Eğer öyle olmasaydı çok büyük olasılıkla biz şimdi, yükselen İslami radikalizme karşı mücadelede Türkiye İslami siyasi damarının önemli bir ittifak olabileceğini tartışıyor olacaktık. Kör ajitasyonun yerini sakin ve dürüst akıl almış olsa, AKP’de vücut bulmuş İslami siyasi söylem ve eylemle bu sosyolojinin karşılıklı etkileşiminin radikalizmi değil, modernliği üretmekte olduğunu düşünebilecektik. Ya da en azından; durmadan dilimize doladığımız otoriterlik riskleriyle birlikte modernlik ve melezlik potansiyellerini de tartışıyor olacaktık.Evet, benim baktığım yerden gördüğüm budur: Türkiye’de muhafazakâr sosyoloji ve siyasetin seyri; İslami radikalizmin etki alanını genişleten, onu besleyen bir yönde değil; tersine,ılımlı, şiddet dışı, modern bir varoluş modeli kurma yönündedir. Bu durum, içinde bulunduğumuz tarihsel kesiti de aşan bir geleneğin sonucudur ve hem Türkiyeli laikler için, hem de Batı dünyası için önemli bir şanstır.“Bir fırsatını bulsak da iktidarı tasfiye etsek” iştahıyla diş bileyenlere küçük bir sorum olacak. Seçim dışı yollarla Türkiye laiklerini ve müşteki Batı’yı tatmin edecek bir iktidar tesis edilebilseydi, o (özlenen!) Türkiye, radikal İslam için daha verimli bir coğrafyaya dönüşmez miydi?Son olarak şu öngörümle kapatayım bu faslı: Batı’nın, iktidarı döve döve hırpalamasına umut bağlayanlara hiç iyi haberim yok; bu olay büyük olasılıkla AKP iktidarının Batı ile olan ilişkilerini güçlendirecek, onarıcı bir işlev görecek. Çünkü, Batı’nın kimi merkezleri Erdoğan ve iktidarını radikal İslam’ı güçlendiriyor diye değil, bağımsız bir bölge gücü olmaya çalışıyor diye karşılarına almışlardı. Kendi kamusal düzenleri tehlikeye girdiğinde sanırım AKP’nin değerini yeniden düşüneceklerdir.Tepeden tırnağa kendini Batı’ya teslim etmiş, kültürel ve siyasal düzlemlerde aynı hizada durmaktan başka tecrübe tanımamış laik sosyoloji ve aydınların merceğinden bakıldığında; günümüz İslami siyasetinin Batı’yla gerilimli, özerk, fakat ona sırtını dönmeyen tutumundan paniğe kapılmak anlaşılır bir durum. Fakat panik de, aynı hazımsızlık gibi körlük ve nefret yaratıyor.Körlük ve nefret üzerine de diyalog ve fikir tartışması yürümüyor.