Plan B: iç savaş

Toz duman dağıldıkça 15 Temmuz darbe girişimi aydınlanıyor; ancak yürünmesi gereken daha çok yol olduğu da ortada.

Sadece olayın silah kullanılan kısımlarında ve sıradan erlerden yüksek rütbeli subaylara, suçun haklı cezaya dönüşme sürecinde sadece balistik bilgilerin toplanması bile yıllar alabilir.

Bu da elbette yargılamaları ve sonuçta adaletin tecellisini oldukça uzun bir sürece yayacak. Bunun dışında, darbeye katılan ve katılmayan TSK unsurlarının da birbirlerinden ayrıştırılmasında sorun yaşanacağı, şimdiye kadar verilen ve sonradan değiştirilme olasılığı hayli yüksek ifadelerden anlaşılıyor.

Yine de, darbenin planlanmasından beri içerdiği yüksek şiddet, görevleri gereği şiddet içeren uygulamaların dışında kalan unsurlarda belirgin bir yıkım yaratmış gibi. Dolayısıyla örgütün o kısımdaki itiraflardan kaynaklı söküğü dikilecek gibi görünmüyor.

Muhtemelen şu sıralarda örgütte görülen ve medyaya yansıyan çözülme dalgası, mahkemeler başlayınca biraz gerileyecek, ama soruşturmaların sonuçlanmasıyla daha da büyüyerek geri gelecektir.

Sözün özü, TC ile FETÖ arasındaki uzun savaşta önemli ve geri dönülmez bir kırılma yaşandı.

Bugünlerde AK Parti taraftarlarının dinmeyen öfkesini asıl besleyen, Batı basınının ikircikli bile değil, hattâ neredeyse örtük bile değil, yer yer düpedüz açıkça darbe sevdalısı tavrı.

Geçmişte muhalif aydınlar ve medya, hep belirli bir “antidemokratikleşme, diktatörlük, tek adamın baskı rejimi” söylemini servis ediyor; bu, dışarıda aynen tekrarlanıyor ve oradan yankılanıp güç kazanarak geri geliyordu. Bunu frenlemeye darbe dahi yetmedi. Öte yandan şimdi ağırlık, darbecilere insanlık dışı muamele yapıldığı ve/ya darbenin yeni bir baskı rejimine evrilmede fırsat olarak kullanıldığı gibi konulara kaydı.

Ne darbenin şiddeti, ne seçilmiş bir hükümeti hedeflemesi, ne de kaybedilen insanlar öncelikleri arasına giremiyor.

Ancak tarihin çarkı dönüyor ve hele yeni gelişen partiler-arası demokratik konsensus ortamında, muhtemelen Türkiye’den artık alıştıkları türden besleyici bir haber servisi olamayacak. En azından, saygın kişilikler üzerinden pek olamayacak. CHP üzerinden ve belki (eski “seni başkan yaptırmayacağız” çizgisinden çark etme sinyalleri veren) HDP üzerinden dahi olamayacak.

Eğer AK Parti bu darbenin etkilerini hem TSK üzerinde sivil denetim, hem demokratikleşme adımlarıyla güçlenerek silme yoluna gider, muhalefetin darbe sonrası girdiği şoktan sağduyusuna sarılarak çıkmasına yardımcı olursa (ki olacakmış gibi görünüyor), orta ve uzun vâdede Batı da, sadece medyasıyla değil tüm kurumlarıyla tavrını değiştirecektir.

Ancak bu yolda AK Parti’nin karşısında, önemli bir kısmı kendinden ve çevresinden, özellikle de destekçi medyasından kaynaklanan engeller var.

Batı medyasının yukarıda sözü edilen tavrı ve bunun karşısında oluşan infial, Türkiye medyasında çeşitli aşırılıklara dönüşebiliyor.

Saçma iddialar, abartılı dış düşman söylemleri, uydurulmuş kanlı öyküler, ihanetler… geçici bir öfkeyi dile getirmek dışında, gerçekçi bir yapılabilirliği olmayan “idam istiyoruz” sesleri eşliğinde servis ediliyor.

Darbe sonrası toz duman, biraz da bu aşırılıklar yüzünden yatışmakta gecikecekmiş gibi görünüyor.

Ancak bundan da, tıpkı darbe girişiminin kendisinden çıkacak olanlar gibi, olumlu sonuçlar beklenebilir ve ileride “normalleşme” medyaya da yansıyabilir.

Ne de olsa bir darbenin püskürtüldüğü bu zamanlar, birçok konuda umutlanmak için de uygun.

Yine AK Parti’nin ayağına dolanıp tökezletebilecekler arasında, bu geniş gözaltı ve tutuklamalar ortamında, bir de, fırsattan istifade ihbar yoluyla görülmek istenecek kişisel hesaplar var.
 

Ama en büyük sorunlar bundan uzakta; darbenin araçsallaştırdığı, FETÖ’nün zaten zehirlenmiş yapısını kolayca kullandığı TSK’da.

Darbenin B planını uzaklarda, beklenmedik kuytularda arayanlar yanılıyor.
 

Darbe, B planını zaten içeriyordu ve öyle vurdu.

Şu sıralarda darbecilerde ele geçen görevlendirme listelerinde eksik olan ve en tepelerdeki boşlukları dolduracak isimler merak ediliyor; “darbenin 1 numarası, genelkurmay başkanı, cumhurbaşkanı vb kim olacaktı” diye soruluyor.

Sanki bu büyük örgütlü suç, söz konusu görevlere getirilmesi düşünülen bu kişiler bulunmazsa yeterince teşhis edilemeyecek ve asıl hak edenler cezalandırılmaktan kurtulacak duygusu yayılıyor.

Muhtemeldir ki o görevlendirmeler hiç düşünülmedi.

Onun yerine, darbenin başlatmak istediği zincirleme reaksiyonda, girdabın TSK’nın (başta Kemalistler olmak üzere) tümünü, bütün klikleriyle içine çekmesi olasılığında kullanılacak birer pazarlık unsuru olarak saklandılar.

İsimler, olayların gelişimine göre listelere girecek ve çıkarılacaktı.

Ancak darbenin TSK içinde çabucak kitleselleşeceğini ve kendilerine karşı duruşun çok zayıf olacağını o kadar beklemedikleri ve ummadıkları da düşünülebilir.

Bu açıdan bakıldığında, kopyala-yapıştır tarzı “Yurtta Sulh [Cihanda Sulh]” adını verdikleri darbede uygulamaya koydukları etaplar, en yüksek olasılıklı öngörülerinin ülkenin bir şiddet sarmalına yuvarlanması olduğuna dair izler taşıyor.

Buna dair biri oldukça tuhaf, diğeri ise amacı açık eden iki önemli hamleleri var.
 

Tuhaf olan, TBMM bombardımanı.
 

Şimdiye kadarki darbelerin tamamında, aslî amaçları askerî vesayeti sürdürmek olan cuntalar, hemen darbe sonrası açıklamalarında demokrasiye bağlılıklarını belirtip en kısa zamanda “normale dönme” sözleri verir; nitekim bu çerçevede hüküm sürüp iş görür ve hele Meclis’in somut varlığını hiçbir şekilde hedef almazlardı.

Ama 15 Temmuz darbesi aldı, çünkü asıl hedeflediği ne askeri vesayetin geri gelmesi, ne de bir an önce normale dönmekti.

Asıl hedef bir iç savaş çıkarmak ve onun sonuçlarından faydalanmak, hattâ belki uluslararası bir müdahaleye zemin hazırlamak ve söz konusu olabilecek uluslararası güçlerle de birlikte, ülkeden kalan enkazın üzerine çöreklenmekti. Buna, bir Irak veya Suriye modeli demek de mümkün. Adını koyalım; “bu bir darbe değil, daha da fazlası, bir işgal girişimiydi” tanımlamaları da, böyle bir Suriyelileştirme girişimine atıfta bulunuyor.

İkinci gösterge ise, 42 (bazı kaynaklarda 47) kişinin canına malolan Gölbaşı Polis Özel Harekat Merkezi saldırısı.

Bu hedefin, darbe harekatı sırasında bombalanmaya değecek kadar belirleyiciliği olduğu kuşkulu. Dolayısıyla taktik değil stratejik açıdan seçildiğini düşünmek için yeterince sebep var ve bu düşünme mecrası da bir iç savaşa çıkıyor.

Stratejik hedeflerinin bir şiddet girdabı oluşturmak olduğuna, bu yukarıda sayılanlardan başka en net gösterge ise, TSK’ya hareket yasağı gelmesine ve bu sayede planlarının açığa çıktığını anlamalarına rağmen, harekat saatini geriye alarak, bozulmuş organizasyonlarının getireceği yeni, hesaplanamaz riskleri de göze alıp darbeyi tetiklemeleri.

Sonuçta, aslı çok veçheli, çok yıkıcı ve çok sert bir vuruş olan 15 Temmuz darbe planı, her ne kadar başta darbe sevdalısı Kemalist subayları da içine çekip onlarla pazarlık yapma ve anlaşmayı, bu şekilde ortak bir iktidarı sürdürmeyi hedefliyor gibi görünse de, bir anlamda buna kendisi de inanmıyor ve aslında iç savaşa yatırım yaptığının işaretlerini taşıyor.

Bu, bir anlamda, AK Parti’nin önündeki engellere rağmen yürümesi gereken yolun yönünü de belirliyor. Şimdiye dek özellikle muhalefetçe ve çoğu suni yöntemlerle yüksek tutulmasına azami gayret sarfedilmiş “kutuplaşma”nın acilen giderilmesi, darbeye karşı oluşan konsensusun geliştirilerek sürdürülmesinin en başat hedef olması gerektiğinin altını çiziyor.

Üzerinde durulması gereken bir diğer önemli nokta ise yine TSK, daha doğrusu TSK’nın darbeci potansiyeli.

Doğası gereği bir “Cadı Avı”nın sınırlarında dolaşan bu kovuşturmalarda ve önlem silsilelerinde, yine özellikle iktidar yanlısı medya tarafından abartılan bu potansiyel, muhtemel ki tarihinin en düşük seviyesinde seyretmekte.

Geçmişte darbe sevdalısı olan birçok subayın da boynunu büken bu kaostan TSK’nın bir an önce kurtarılması, saygınlığının acilen iadesi gerekiyor.

Ve son olarak belirtmek gerekir ki, artık tam bir yaşındaki ve ilk birkaç günkü suskunluğundan sıyrılıp kendini hatırlatmaya başlayan güneydoğudaki son PKK savaşının bitirilmesi de olasılıklar dahilinde.

Bu yazı, bu konunun detaylarına girmeden ve bir zihin cimnastiğini tetikleme amacının ötesine de geçmeyerek burada bitiyor.