Ramazan’da mülteci kampı notları

Netanyahu’nun Dışişleri Bakan Yardımcısı Tzipi Hotovely’e göre, bu anlaşma “Batı’nın başını İran’ın çektiği kötülük eksenine teslim olması” anlamına geliyor. ABD için eksen kaymasından da kötü bir durum kısacası.

 

Mülteci kampı görmek insanların birbirine neler yapabileceğini anlamak bakımından çok önemli. Lübnan’daki Beddavi kampını görünce İsrail-Filistin meselesiyle ilgili okuduğum bildiğim her şeyin ötesine geçmişti zihnim; yaşananları küçücük çocukların yüzündeki derin çizgilerde okumak mümkündü. Sabra Şatilla kampında bir iki gün dolaşmak da hiçbir okulun veremeyeceği tarih, sosyoloji, psikoloji mastırını fahri olarak verebilir bize.

 

Son iki yıl içinde Antakya, Osmaniye, Malatya ve Urfa’daki kampları ziyaret etmek istesem de önceden izin alınmadığından mümkün olmamıştı. Başka vesileyle gelip ek bir çaba olarak değil de sadece kamplar için gelmeli diye not etmiştim bir kenara. Ak Parti Gençlik Kolları Başkan Yardımcısı Osman Doğan ve yönetimden İbrahim Nail Acar mülteci kamplarına yönelik iftar dağıtımı projesi kapsamında onlarla birlikte bir gün geçirmem için davet edince severek kabul ettim doğrusu. Hatay’dan Maraş’a kadar uzanan iftar programının Urfa Akçakale ayağına dahil oldum. Slogan: “Zalimler Farklı, Ensar Aynı” idi. Bir tırı yemek dağıtım evine çevirmek için epeyce uğraş veren gençler, hazırlanan yemekleri bizzat kendileri dağıtıyorlardı.

 

Kadir Gecesi’nden bir gün önce çıktığım yolda uçaktan Harran Ovası görününce başka bir gözle baktım manzaraya bu defa. Sonsuz ekili araziler umut verdi, bereketli toprakların Atatürk Barajı’yla sulanması ürünleri coşturmuştu madem, mültecilere de yeterdi bu nimet. Bereketle içimizdeki iyilik damarı buluşunca gönüllere paylaşmaya dair bir sükûnet ve sabır inerdi.

 

Urfa Gençlik yönetiminden Yasin Fırat Çiftçi ile Akçakale’ye kadar epeyce sohbet ettik. Kürtlerin Bozan Ağa’ya bağlı İzol aşiretinden olan ailesi Hilvan’dan yoksulluk nedeniyle Urfa’ya göç etmiş. Şimdi yüzlerce dönüm ekili arazileri var ve kendisi de makine mühendisi. Babaannesi ve dedesi tek kelime Türkçe bilmeden yaşayıp göçmüşler bu dünyadan. 

 

Babası ise Şiwan Perwer hayranlığının bedelini ağır ödemiş, içinde müzisyenin eski eşi Gülistan için yazdığı Naze şarkısının da bulunduğu kaseti bulundurmaktan gözaltına alınmış önce, sonra birçok suçu kabul etmesi için işkenceler, sakatlamalar derken 70’li yıllarda altı yılını cezaevinde geçirmiş. Ahmet Türk ve Kemal Pir ile mahpushane arkadaşı. 

 

Şimdi hayret ediyormuş babası, devletin savcısının, hâkiminin bile neden Kürtçe konuşuyorsun diye kınamadığı bir duruma ulaşmamıza, bunu dünya gözüyle görmek onu çok mutlu ediyormuş.  

 

Yasin arkadaşlarıyla birlikte aylardır mülteciler için koşturması hakkında, “biz Urfalılar duygusalız, sahte gözyaşına bile kucak açarız, değil ki böyle bir vahşete” diyor. Dilenenler diğer Suriyelileri üzüyor fakat savaştan önce de bunu yapan insanlarmış çoğunluğu. Kamplarda hafızlar, şeyhler, meslek ve zanaat sahibi kadınlar ve beyler var. Halk arasında rahatsızlık olmadığı söylenemez fakat yüksek dozda değil. Kamplarda sağlanan kolaylıklar ve imkânlar sıkıntı yaratıyor, kendi yoksullarımız dururken neden onlara bu destek diye. Bombalar ve katliamlar ikna edici ama bir ukde kalıyor elbette.

 

Kilometrelerce uzanan ova neredeyse hipnotize ediyor insanı, yol boyu yemyeşil uzanan fıstık ağaçlarını geçerek Akçakale’ye vardık sonunda. 

 

Yol üstünde ilk durak Harran Konteynır Kent. Buradaki evlerin bir kısmı kalıcı konutlara yerleşen Van depremzedelerinin evleri, ihtiyaç olunca buraya taşınmış. Mülteci kampı oldukça ferah. Yaklaşık 15 bin kişi kalıyor ve bu bir ilçe nüfusu. İçinde okul, cami, park, spor alanları, sosyal tesisler, hastane, kadınlar için meslek edindirme kursları var.

 

Harran kampı dört mahalleden oluşuyor. Sevgi-Dostluk-Barış ve Kardeşlik. Okulda Suriye’deki müfredat uygulanıyor ve eğitim dili Arapça. Türkçe dersi de var elbette. Spor faaliyetleri arasında hentbol, voleybol, karate, halı sahada futbol sayılabilir. Bütün Urfa’da iki halı saha, burada ise daha az nüfusa bir saha, gençler biraz bozuluyor tabii. 

 

İnternet odasında tanıştığım Hala Bilal İngilizce öğretmeni. Burada da İngilizce ders veriyor. Belli üniversitelerde okurken eğitimleri yarım kalan genç kızlar var onlar burada mümkün olduğunca dayanışma içinde kendilerini geliştirmeye, internetten gelişmeleri izlemeye çalışıyorlar. Hala ülkesini özlemiş ama burada da mutlu. Tanıştırdığı yakın arkadaşı Ravza’nın Halep’te kendine ait kafesi varmış. Şimdi her şeyini kaybetmiş. Yüzlerindeki gülümseme ve kubbeyi yere koymayan şükür hali çok etkileyici.

 

 21 metrekarelik evlerden birinde yakınlarını varil bombasıyla kaybetmiş olan Halepli Fatıma ile konuşuyoruz. Evini, ülkesini çok özlemiş fakat burada hiçbir eksiği olmadığını söylüyor. Evinin yarısı yerle bir olmuş. Beş çocuğundan birini de kaybetmiş. Bu kadar çocuk için çok genç oluşunu 13 yaşında evlenmiş olmakla açıklıyor. Kocası terzi ve gündüzleri Urfa’da çalışıp akşam kampa geliyor. Televizyon seyretmezse birkaç aya ülkesine dönecekmiş gibi umuda kapılıyormuş Fatıma, seyredince bütün hayalleri yıkılıyor tabii.

 

Kampın çocukları fotoğraf çektirmek için koşuyorlar bütün safiyetleriyle. Görüntüleri kaydedilince unutulmayacaklarını, birilerinin onları göreceğini düşünüyorlar belki. Unutulmak derin bir kuyu gibi, sesinizi kimse duymaz orada.

 

Ressam Fevzi Haculi ülkesinde tanınan bir sanatçı ve kamptaki atölyesinde gördüğüm resimler gerçekten etkileyici. Halep’e yakın Azez şehrinden gelmiş. Kilis ilçemize beş kilometre mesafedeler. Osmanlı parçalanınca bizi ayırdılar, öte tarafta kaldık derken kahrediyordu bu bölünüşe. Halep Muhammed Fethe Üniversitesi’nde sanat ve resim eğitimi almış sonra yüksek lisans yapmış. Sekiz kızı yanında, iki oğlu Özgür Suriye Ordusu’nda savaşıyor. Ailesinden yedi kişi ölmüş. 

 

Urfalı olup da Kobani, alep ya da am’da akrabası olmayan yok. Açıkçası Birinci Dünya Savaşı’nın ardından sınırlar cetvelle çizilirken akrabaların ortasından geçivermiş duvarlar, İsrail’deki utanç duvarının babayı oğuldan ayırması gibi. Sınırın iki yakasında kalmışlar. Bizim Suriye’de olanlara bigâne kalmamız mümkün değil bu yüzden. Propaganda (1999) filminde Meltem Cumbul, Metin Akpınar, Kemal Sunal’ın canlandırdığı olayların fazlası var eksiği yok. Suriye’de Türkmen, Ezidi, Alevi, Ermeni, Arap, Kürt, Sünni nice halklar kendi dinleri ve meşreplerince belli bir saygı içinde yaşayıp giderken şimdi ölüm ve yıkım kol geziyor.

 

Konuştuğum beylere Urfalı kadınların üzerine Suriyeli kadınların kuma olarak gelişinin ne derece yaygın olduğunu sorduğumda itirazlar yükseliyor. Bu durum yeni değilmiş, oralarda zaten akraba kadınlar var ve aileler kızımız gün yüzü görecek diye sevinçle kabul ediyorlarmış bu alış verişi. Öteden beri üç dört bine, bazen bedavaya zaten alınıyormuş ikinci eşler.

 

Yasin’in dedesi de 118 yaşında vefat etmiş ve dört kadınla evlenmiş, hepsinin de ismi Fatıma. Eşlerinin vefatı yüzünden olmuş evlilikler ama çok genç aldığı son eş de onu gömmüş, Yasin’in deyişiyle.

 

Ak Parti Urfa Gençlik Kolları’nda görevli gençler Suruç’taki kampta da aynı hizmetlerin verildiğini söylüyorlar. Orada daha çok Kobani’den gelenler kalıyor, Akçakale’de ise Araplar. Ceylanpınar kampında ise Araplar ve Kürtler birlikte kalıyor. Akçakale çadır kentine selam verip geçiyoruz yolumuzun üzerinde olsa da. Çünkü orada da belli bir düzen işliyor ve temel olarak ihtiyaçlar karşılanıyor.

 

Asıl menzilimiz birkaç hafta, hatta birkaç gün içinde canhıraş kaçıp gelen 2.000 dolayında insanın konakladığı Tır Garajı mevkii. Burası sınır boyunda ve silah seslerinin de duyulduğu bir yer. Ne acı ki daha önce ihracat için mal yüklü tırların şoförlerinin dinlendiği bu alan, şimdi “Allahuekber” diyerek ölüm saçan bir örgütten kaçan sivil insanların sığınağı. Zemin sert, iri çakıl taşlarıyla döşeli. Babet ayakkabıdan taşlar ayağıma batıyor. Saçları tarak yüzü görmemiş, gözleri içine kaçmış küçücük kızları yalın ayak görünce utançtan başka bir duyguya yer kalmıyor.  

 

Tır garajına henüz el atılamamış yetkililer tarafından, kampa geçmek için sıra bekliyorlardı. Birkaç sırığın ucunda duran derme çatma çadırların içindeki kadınlar ve çocukların yoksunluk içindeki perişanlığına bigâne kalmak düşünülemez.

 

Siyasetten yana her şey konuşulup tartışılabilir fakat yaşanan gerçeklik karşısında bir dilim ekmeği paylaşmaktan bile kaçınan söylemler geliştirmek, yapılanları küçük görmek aşağılamak insaniyetten uzaklaşmak olur. Türkiye'nin kapısını herkese açması halkın yüce gönüllüğünün bir tezahürü.

 

Bu insanlar ülkesini gönüllü olarak terk etmiş “göçmenler” değil. Kendini ülkesinde baskı altında hissettiği için başka bir ülkeden sığınma talebinde bulunmuş başvurusu kabul edilmiş “mülteciler” de değiller. Geçici belgeleri var fakat onlara hâlâ misafir deniliyor ve garajdaki kişiler tam anlamıyla “sığınmacı”. Statülerinin sorgulanmasından önce acil süt ve bebek malzemelerine, hastaların da ilaca ihtiyacı var…

 

Önceki İçerikAnkara’da sert rüzgârlar
Sonraki İçerikİslamcılığın iflası